Kopekbaligi Cenneti Palau

20 bin nufuslu minicik Palau Cumhuriyeti, 2009′da tum dunyaya ornek olmasi gereken bir secim yapmis ve kopekbaliklarinin avlanmasini kendi karasulari icinde tamamen yasaklamis. Sharkwater belgeselini seyredenler bunun ne buyuk bir karar oldugunu, pek cok hukumeti parmaginin ucunda oynatan kopekbaligi yuzgeci mafyasina karsi atilan ne cesurca bir hareket oldugunu anlayacaktir. Bu hareketin sonuclarinin gozle gorulur bir sekilde alindigini soyleyebilirim.

2009′dan once Palau’da dalis yapmadim, ancak yaklasik 10 sene once kopekbaliklarini rahatca gozlemleyebildigimiz yerlerde artik kopekbaliklarina rastlayamaz hale geldik. Acimasizca katledilen kopekbaliklari, insan olan, tekne sesi duyulan yerlerden onlari bulamayacagimiz sulara kactilar. Tabii ki bu benim iyimser yorumum, oysa pek cok bilimadamina gore sayilari oyle hizli azaliyor ki, kopekbaligi goremiyorsak, gorecek kopekbaligi zaten kalmamis durumda.

Iki gundur Palau’da yaptigimiz 6 dalisin her birinde bol bol kopekbaligi gorduk. Ozellikle akintili resif koselerinde asili duran suruler hayranlik vericiydi. Akinti kancalariyla kendimizi zor tuttugumuz bu sularda, tum asaletleriyle acik suda asili duran, sakin ve zarif hareketlerle yavasca suzulen o guclu hayvanlari saatlerce seyredebilirdim.

Onlarca gri ve beyaz resif kopekbaligi gorduk her dalista. Sipadan’in beyaz resif kopekbaliklari kadar yakin temaslar yasayamadim ama o kadar cok karsilastik ki beni mutlu etmeye yetti de artti. Zaten dogali da bu degil mi, ne isi var kopekbaliginin dalgicin burnunun dibinde?

Bazi dalis noktalarindaki mercanlar harikaydi. Resif baliklari sayisini az buldum acikcasi ama mercanlar ve kopekbaliklari dalislarin tatmin edici olmasi icin yeterliydi dogrusu.

Cok ilginc sualti yapilari olan yerlere daldik. Ilk dalisimizi yaptigimiz Siaes Tuneli, icerinin karanligindan disaridaki muhtesem maviligin gozlerimizi kamastirdigi koskocaman bir kovuktu. Bugun gittigimiz Blue Hole ise tepesinde dort buyuk delik bulunan bir magaraydi. Bu delikler sayesinde magaranin ici oldukca aydinlikti ve tahmin ediyorum ki gunesli bir havada harika isik oyunlari gozlenebilir.

Son dalisimizi German Channel adindaki temizleme istasyonlariyla unlu dalis noktasina yaptik. Iki tane manta gorduk ama baliktan cok dalgic gordugumuz bir dalis oldu. Bu manta dalisi, daha once yaptigim manta dalislarina gore cok zayif kaldi. Belki ozel bir organizasyonla herkes gitmeden once orada olunacak sekilde dalinsa farkli olabilir ama bu haliyle de daha once hic manta gormemis olanlar icin ilginc olacaktir eminim.

Palau’da ilk gun

Sabahin kor karanliginda geldik Palau’ya. Bir, kucucuk havalimanindaki asiri kilolu pasaport memurunun kan canagi gozlerini hatirliyorum, bir de gecenin karanligina gomulmus adanin yaydigi huzurun denize yansimalarini. Sonrasi deliksiz, kisa bir uyku ve sabah her firsatta ucundan kenarindan denizi gormeye calistigimiz telassiz ama cabuk bir kahvalti.

20120219-211236.jpg

Her yeni bir yerdeki ilk gun gibi, bu gunumuz kesifle, Palau’nun insani, kulturu, dilleri, halk hikayeleri gibi konularda ipuclari yakalama cabalariyla gecti. Bugunun sonunda hayalkirikligiyla anladim ki Palau’da hayat sadece otellerin sinirlari icinde geciyor. Otellerin disinda gunduz yada gece, sahilde oturup cayimi yudumlayabilecegim, guzel muzik dinleyip, guzel vakit gecirebilecegimiz bir bolge yok. Varsa da biz defalarca sormamiza ragmen ogrenemedik. Yani soyle Bali’nin Sanur’u yada Jimbaran’i gibi bir yer yok. Yerel el sanatlarini gorebilecegimiz tek yer merkezdeki kucuk muze ve yemek yiyebilecegimiz yerler alisveris merkezi denen kucuk binalarin icindeki yerlerle sinirli.

Bugun onemli bir is hallettik, otelleri gezdik. Gorduk ki butun oteller brosurlerine ayni beyaz kumsal resmini koymuslar ama sadece uc tanesinin gercekten denize kiyisi var. Brosur ve internet sitesinde cennetten bir kose goruntusu veren bazi otellerin, pansiyondan bile daha dusuk standartlarda oldugunu gorduk. Ama bu arada cok hos yonetilen, karakteri olan yerlere de gittik. Diyecegim su ki, Palau oyle gozunuzu kapatip gelinecek bir yer degil. Her otel cennetten cikma degil, aman dikkat.

Burada dalis disinda da yapilacak pek cok sey var gibi gorunuyor. Daglarda trekking, hatta kamp yapmak mumkun. Atv gezileri, selale gezileri gibi ilginc secenekler var. Biz gozumuzu ucak gezisine diktik. Son gun ucakla mantar adalarini ustunde gezip cekim yapmak istiyoruz, umarim gerceklestirebiliriz. Ancak her aktiviteye de gozu kapali atlamamak gerekiyor. Brosurlerden birinde timsah dalisi oldugunu gorduk ve ilgilendik. Ancak biraz sorusturunca bunun tutsak bir timsahla yapilabilecek cekimler oldugunu ogrenince hevesimiz kursagimizda kaldi. Bu tur bir dalis prensiplerimize aykiri oldugundan hemen vazgectik.

20120219-211524.jpg

Yarin dalislara basliyoruz. Bugun islanamadigimiz icin zor gecti. Ama otelleri gezerek onemli bir isi halletmis olduk, hem de butun Palau’yu gezmis olduk. Buranin ekonomisi tamamen dalis uzerine dayaniyor gibi gorunuyor. Butun reklamlar, butun oteller dalicilara yonelik. Dalis merkezi cok buyuktu ve son derece profesyonel yonetildigi izlenimi birakti bende. Ekipmanlari, kurulu sistemi, elemanlari, tekneleri, herseyini begendim. Bakalim sualti nasil ?

Palau’ya Yolculuk

Uzun zamandir gitmek istedigimiz bir yerdi Palau. Gitmek isterdim de, okyanusun ortasinda 20 bin nufuslu bir devlet oldugundan haberim yoktu. Filipinler’in 500 mil dogusunda, Japonya’nin 2000 mil guneyinde, tam anlamiyla Pasific Okyanusunun ortasinda bir adaymis meger. Bolgedeki Amerikan egemenliginden payini 1978′e kadar alip, 1981′de Amerika bu adalari kismen rahat biraktiginda bagimsizligini ilan edip Palau Cumhuriyetini kurmuslar.

Yuzolcumu 459 km2 nufusu da 208′de yapilan sayima gore 21 bin kisiymis. Tarihleri bouunca pek cok bayrak dalgalanmis topraklarinda. Kendi devletlerine sectikleri bayrak ise masmavi bir zemin uzerine sapsari, yuvarlak bir gunes. Henuz yoldayiz, Palau’ya ulasmadik ama bu bayrak bu tatilin guzel gececegi mesajini veriyor bana.

Manila uzerinden gidiyoruz Palau’ya. Bu ada devletciklere Amerikan havayollari ucuyor. Okyanus ortasindaki Amerikan hakimiyetinden pek bir bihaber oldugumdan, bu yolculugu planlamaya basladigimizdan beri saskinlik ustune saskinlik yasiyorum. Mesela Guam adasina ayak basailmek icin Amerikan vizesi gerektigini, Amerikan havayollarinin butun el bagajlarini ve yolcularin ustlerini baslarini didik aradigini hic bilmiyordum.

Manila havalimaninin dunyanin en kotu 10 havalimani arasinda oldugunu duydugumda pek inandirici gelmemisti. Hatta o dunyanin en kotu 10 havalimani listesinde Jakarta’nin olmamasini ilginc bulmustum. Gorunce hak verdim, gercekten kotuymus. Su icmek istedik, ancak bufelerin hicbirinde kredi karti gecmiyordu. Doviz burosu yada atm icin ise gumrukten disari cikip tekrar ulkeye giris yapmak gerekiyordu. Bufelerden birinden dolar bozmasini rica edip icebildik bir sise suyu. Filipinliler gordugumuz kadariyla gayet guleryuzlu, guzel Ingilizce konusabilen, yardimsever insanlar.

Ucaga gecmek icin kapiya geldigimizde ise, simdiye dek gordugumuz en ilginc guvenlik kontroluyle karsilastik. El bagajlarimizi acip, icindeki herseyi cikarip, cantanin butun gozlerini elle aradilar. Cantanin icindeki butun kutulara, torbalara tek tek baktilar. Butun lenslerin kapaklarini acip icine baktilar. Elmalarimiz bile evirip cevirip birsey aradilar. Sonra yan tarafa gectik ve yine elle yapilan bir vucut kontrolunden gectik. Daha sonra yanyana alcak tabulere oturmus memurlari gosterdiler. Bizim sokakta ayakkabi boyayan cocuklar gorunumundeki bu adamlarin onune oturdugumuzda ayaklarimizi onlerindeki basamaklara koyalim mi, koymayalim mi bilemedik. Adamlar bize ayak masaji mi yapacaklar yoksa ayakkabilari mi boyayacaklar diye gulusurken ayakkabilarimizi evire cevire incelediklerini gorduk. En pis is bunlarinkiydi herhalde, zaten onlar da durumlarindan memnun gorunmuyorlardi. Neyse, ayakkbilar da temiz cikinca salona gecebildik.

Uzun yolculugun ardindan sabah 3 gibi Palau’ya vardik. Biz yattigimizda horozlar otmeye baslamisti. Bugun kesif gunu, bakalim Palau nasil bir yermis.

Giysiler ve Yilbasi Hediyelerine Detox !

Her yerimiz zehirle cevrili. Yediklerimiz konusunda cogumuz hassasiz ama giydiklerimiz hakkinda ne biliyoruz? Bazi markalara guveniyoruz, onlar ne yaparsa dogru yapar diyoruz, bazilarini ise ucuz fiyati yuzunden tercih ediyoruz. Herseyin bir bedeli var, ucuz etin yahnisi gercekten de tatsiz. Ancak pahali olanlarin da garantisi var mi?  En buyuk organiminizi, derimizi kapliyoruz bu giysilerle. Peki kumaslar derimizden vucudumuza neler salgiliyor diye hic dusunuyor muyuz?

Gectigimiz sene, unlu bir spor markasi urettigi alli, pullu, harika gorunuslu cocuk t-shirtunun yaninda hediye olarak bir sac tokasi verdi. Paketin icinden cikan bu sac tokasinda metal bir parca vardi. Onca teste, onca baglayici resmi anlasmaya ragmen ya bu minik metal parcayi test etmeyi unutmuslar, yada numune asamasinda guvenli bir madde kullanan aksesuar imalatcisi, seri uretimde kaliteyi degistirmisti. Sonuc olarak dunyanin bir ucunda uretilen bu t-shirt Ingiltere’ye gonderildi. Bir anne, minik kizina cok yakisacagini dusunerek bu urunu satin aldi. Icinden cikan sac tokasina cok sevindiler ama anne minik kizin tokayi agzina atabilecegini dusunmeden ortalikta birakti. Minik kiz, merakla tokayi agzina atti, ve yuttu. O kucucuk metal parcasinin icinde o kadar yuksek oranda kursun vardi ki, minik kiz kurtarilamadi, kursun zehirlenmesinden hayatini yitirdi.

Dunya ekonomisinin bir turlu pacasini kurtaramadigi krizlerin sorumlusu olarak pek cok kisi “corporate greed” yani “kurumsal acgozluluk”u gostermekte. Ben bundan emin degilim, kurumsal acgozluluk tuketicinin acgozlulugunden besleniyor. Birseyler degisecekse, bunu yapabilecek tek gucun tuketici oldugunu dusunuyorum. Tuketici daha ucuzunu, daha hizlisini, daha guzelini talep etmekten vazgecmedigi surece kurumsal acgozlulugun buyuymesi engellenemez. Bu acgozlulugun, yada piyasa zorunlulugunun sonucu olarak buyuk, kucuk butun markalar ucuz isgucu pesinde kosuyor. Cin’i bitirdiler, gelisti, biraz palazlandi ya Cin bile pahali geliyor artik. Asya’nin daha az gelismis yerlerine goz diktiler. Laos, Kambocya gibi ulkeler asiri dusuk asgari ucretleriyle tekstil devlerinin gozdesi haline gelmek uzere. Altyapisi olmayan bu yerlerde endustriyel gelisim ne kadar saglikli oluyor?

Haziran ayinin ortasindan beri Kambocya’daki fabrikalarda toplu bayilma vakalari gorulup duruyor. Yuzlerce isci bir anda fenalasip, birbiri ardina bayiliyor. Haziran’da 101 kisi, Temmuz’da 300 kisi, Agustos’ta 284 kisi, Ekim’de 200 kisi hastaneye kaldiriliyor. Vakalar farkli fabrikalarda, ama sebepler ve sonuclar benzer. Birinde kumaslarin bocekler tarafindan yenmesini onleyemeyen fabrika yonetimi,  butun fabrikayi ilacliyor. Ertesi gun isciler fenalasip, bayiliyor, nasil bir kimyasal kullandilarsa artik. Digerlerinde fabrikanin ic mekan isisi cok yuksek, kullanilan kimyasallar agir, havalandirma yok, oturarak calisan iscilerin sandalyelerinde sirtlarini dayayabilecekleri bir yer bile yok, calisma saatleri yasal limitlerden cok daha uzun, yeteri kadar sivi ve gida alimi da saglanmayinca isciler dayanamiyor.

Greenpeace elini tekstile uretimine de atti neyse ki. Isin icinde olanlar bilir, tekstil urunleri icin zararli kimyasallarin limitleri vardir. Yani belli bir oranin ustunde olmamasi sarti vardir. Ancak Greenpeace’in hakli savi suydu: ne kadar dusuk olursa olsun, herhangi bir alt limit olmasi, bu zararli kimyasalin uretim hattinin bir yerinde var olmasina izin vermek anlamina geliyor. Bu kimyasal, son urunde cok az bulunabilir, ve kullaniciya zarar vermeyebilir ancak uretimde, buna yogun olarak maruz kalan bir isciye cok ciddi zarar verebilir. O zaman zararli kimyasallar icin alt limit falan olmasin, bunlarin herhangi bir tekstil urununde olmasi tamamen yasak olsun. Bu harekete pek cok ulke ve pek cok buyuk marka destek verdi. Bu kimyasallari bir anda uretimden cikarmak cok zor oldugu icin, 2015 senesine dek tamamen kurtulma sozu verdiler. Bu hareketin adi The Detox, ve Greenpeace’in web sitesinden gelismeleri takip etmesinizi tavsiye ederim: http://www.greenpeace.org/international/en/campaigns/toxics/water/detox/

Tuketiciler bilinclenmedikce bazi seyler ne yazik ki degismeyecek. Organik diye gonul rahatligiyla aldiginiz bir urunun, ustundeki baski yuzunden ne tur kimyasallar icerebilecegini de dusunun. Eve geldikten sonra hemen copu boylayacak etiketleri, plastik torbayi, karton etiketleri de unutmamali. Basit bir t-shirtun, ipliginin Cin’de uretildigini, bu ipligin Vietnam’da kumas haline gelidigini, oradan Kambocya’ya gonderildigini dusunun, karbon ayakizini kabaca hesaplayin. Bir de Endonezya’dan gelen kolileri, HongKong’dan gelen etiketleri dusunun. Uretimin her asamasinda ona dokunan binlerce huzunlu hayat hikayesini, belki ugrunda bayilan, gecesini hastanede geciren iscileri.

Bilincli tuketin lutfen, cunku degisimin anahtari bu. Yilbasi, Noel geliyor, yine tuketim cilginligi baslayacak. Herkes gozu donmus bir sekilde birseyler alacak sevdiklerine.  Peki siz ne yapacaksiniz? Cocugunuzu yarim saat mutlu edecek bir kazagi mi, yoksa ona saglikli bir yasam ortami saglamakta payi olacak bir secimi mi tercih edeceksiniz? O kazaga gercekten ihtiyaci var mi diye dusunecek misiniz, yoksa ustundeki Ben10 karakteri yuzunden hemen satin mi alacaksiniz? Elinizde sevgiyle oreceginiz, belki cocugunuzla birlikte susleyeceginiz bir oyuncak yada giyecek yerine, kutudan cikan, hazir cozumleri mi tercih edeceksiniz? Bu sene herkese kendi yaptiginiz hediyeleri vermeye ne dersiniz? Buyrun size bolca fikir:

 - Ev yapimi recel (kavanozlari da cocuklarinizla birlikte susleyin)

- Ev yapimi likorler (yine siselere renkli etiketleri yapip, kurdelerle suslemek ne keyifli olur. Tarif isterseniz, buyrun, burada bolca var: http://bestebonnard.blogspot.com/search/label/lik%C3%B6rler  )

- Ev yapimi susler (etrafi tarcin cubuklariyla suslenmis mumlar, kozalaklari ve kuru yapraklari boyayarak yapilabilecek yilbasi susleri, vs)

- Ev yapimi kurabiyeler, kekler, mis kokulu ekmekler. Elinizin hamura degmesi size de iyi gelecek eminim.

- Kendi yapabileceginiz basit oyuncaklar. Buyrun bir fikir:  http://obsessivelystitching.blogspot.com/2009/01/make-it-for-you.html

-Kenarina yeni yil mesajinizi isleyebileceginiz, kullanmadiginiz havlular.

- Yaprak baskisi defteri , fikir Evren’den, detaylar burada : http://basitbiryasam.blogspot.com/search?updated-max=2011-12-10T15:40:00%2B02:00

- Basit dikis becerisiyle yapilabilecek seyler, mutfak onlugu, mutfak bezi, minik cantalar, Dilek’in harika patchworkleri : http://berceste.blogspot.com/2011/12/suffolk-puff-yo-yo-patchwork-parmaklar.html

- Basit orgu becerisiyle yapilabilecek seyler: atki, banyo kesesi, vs.

- Buyrun size yuz kirk tane daha fikir , eminim cok daha fazlasi vardir internette ve sizlerde …. http://familycrafts.about.com/od/giftstomake/tp/HomeMadeGiftIdeas.htm  http://familyfun.go.com/christmas/last-minute-christmas-gift-ideas-pg-823574/view-all/

Durum Raporu

Oyle yogun geciyor ki gunler, oyle cok sey oldu ki en son yazdigimdan beri nasil ozetlemeli emin degilim. Bir kez ucu kacti mi yakalamak zor oluyor.  En iyisi kaldigim yerden, UN Day ile devam edeyim.

UN Day’de isteyen ogrenciler, kendi ulkelerini temsilen bir kulturel gosteri sahneye koyabiliyorlar. Bu seneye dek cok az sayida Turk ogrenci oldugundan, boyle bir gosteri hazirligi yapamamistik. Sadece gecen sene Rana ve Arda,kendi siniflarina minik bir “Katibim” gosterisi yapmislardi. Bu sene annelere “hadi birsey yapalim” diye e-mail gonderdigimde yapilabileceklerin son derece sinirli oldugunu dusunuyordum. Hazirlanmak icin fazla vakit yoktu, bizim boyle bir gosteri hazirlama tecrubemiz yoktu , daha dogrusu ben oyle saniyordum, cocuklar cikip Turkce bir cocuk sarkisi soylerler diye dusunuyordum. Ancak fikirler ortaya dokulmeye basladiginda, aramizda senelerce ogretmenlik yapip, defalarca bu tur gosteriler sahnelemis bir cevher oldugunu kesfettik. Cocuklari ona emanet edince ortaya iki haftada nefis birsey cikti. Ellerine, emegine saglik Fisun Ogretmen.

Gosteri gunu sahneye cikmak istemeyen iki firemiz oldu ama kalanl  harika bir performans sergilediler. UN Day’in 10.Kasim’a denk gelmesi, dalganan ay yildizli bayraklar, arka fonda tarihi ve kulturel guzelliklerimizi gosteren fotograflar, sahnede tamamen ogretmenlerine, birbirlerine ve hareketlerine odaklanmis minikler oyle bir duygu yogunlugu yasatti ki, anlatmam mumkun degil. Gurur, ozlem, mutluluk karisimi ama inanilmaz yogun duygular fiskirdi icimizden ve butun gun devam etti. Aksam salya sumuk defalarca bu videoyu izledim.

Ertesi hafta baska bir onemli olay vardi bizim icin. Lara’nin bir suredir hazirlandigi, Facebook’tan takip edenlerin prova videolarini gormus oldugu konser. Italyan Kultur Merkezi’nin destegiyle piyano ogretmeninin organize ettigi bir konserdi. Bizim klasik piyano resitali anlayisimizdan cok farkli bir sekilde, bir saatlik bir konusma ile baslasa da, cocuklar calmaya baslayinca harika bir tecrubeye donustu. Lara’nin sabah gozunu acar acmaz piyanonun basina gecmesi, ogretmenini yeni sarkilar ogretmeye zorlamasi cok guzel de, kizin sahnede olma meraki ayri bir konu. Konser bittikten sonra ogretmenine ilk sordugu soru “bir sonraki konser ne zaman?” oldu.

Bu iki olayin arasinda ise seneler sonra saat 3’e kadar dans ederek gecirilen bir gece oldu ki, kayitlara gecmeli gercekten.  Oyle siseleri devirip, sarhos olunan falan bir gece degildi. Aklimiz basimizda, yerimize oturmadan toplu olarak, genc yasli dansettigimiz bir geceydi. Oykum’un dogum gunu kutlamasiyla basladi, ancak sonra dansi, muzigi ve tesadufler sonucu biraraya gelmis bir avuc kadinin cesaretlerini, maceraci ruhlarini ve arkadasliklarini  kutladiklari bir cadi ayinine donustu. Inanilmaz keyifliydi. Milletin kasim kasim kasildigi bir klupte bizim halay cektigimizi soylemeyecektim aslinda ama madem herseyi yazdim, bu da kayitlara gecsin.

Gectigimiz gunlerin raporu budur.

ne yerdeyim ne gokte

Cuzdanimda 5 ulkenin parasi var. Pasaportum uc haftadir cantamdan cikmadi. Az once ofise gelirken arabada icim gecmis. Engebeli bir yola girip sarsilinca ”hah, ucak indi” diye firladim uykumdan. Kocami, cocuklarimi, evimi ozledim. Butun gun evde pinekleyesim, o koltuktan bu koltuga kendimi atip, bahcede uyuklayasim, mutfaga girip yemekler yapasim var. Cocuklarla kavustuk ama doyamadim. Kocami, daha goremedim bile, kendisi Kalimantan’da bir yerlerde, Cumartesi gelecek ve ayni gun tekrar ucaga atlayip, cuzdanimda parasi yer alacak altinci ulkeye dogru yola cikacagiz. Bu sefer hep birlikte, ailece, Arda’nin ilk adimlarini attigi yere gidecegiz, Malezya’nin Mabul adasina. Bakalim bu sefer ne ilkler yasayacagiz.

Bu kosusturmaca arasinda yazmaya vakit kaldi mi? Kaldi tabii, yazdim da, buralara koymaya firsat kalmadi. Internet baglantisi her zaman yok malum. Durum budur, hadi ben gidip bavul hazirlayayim gene. Yolcudur Abbas, baglasan durmaz.

Bayram

Ramazani atlattik neyse, bayrami bile atlatali cok oldu ya, gec olsun da guc olmasin diyelim. Hem bu yaziyla, tadi damagimizda kalan bayram gunlerini animsar, icimizi hafifletiriz gene, degil mi ama?

Seker Bayramina burada Idul Fitri deniyor ve Musluman nufus icin yilin en onemli gunleri olarak takvimlerde yerini herkesin icini heyecanla doldurarak aliyor. Bati dunyasi icin Noel neyse, burasi icin de Idul Fitri o. Is kanunlari pek isciyi koruyan tarzda olmamasina ve devlet tarafindan pek de ciddi kontrol edilmemesine ragmen, Idul Fitri konusunda herkes cok hassas. Statusu ne olursa olsun, her Endonezya’li calisana bir haftalik ucretli izin ve en az bir aylik maas kadar bonus verilmesi mecburiyeti var. Buna uymayan isyerlerine cok buyuk cezalar veriliyor. Bu mecburiyetin de bir sebebi var elbette.

Idul Fitri’nin en onemli ozelligi aile ile birlikte kutlanmasi. Genelde kirsal kesimden gelip buyuk sehirde calisanlar, bu tatilde ailelerini alip buyuklerini ziyarete gidiyorlar. Bu sene yaklasik olarak 7 milyon kisinin Jakarta’dan Java’nin cesitli yerlerine seyahat ettigi tahmin ediliyor. Koskoca Java adasinda sehirlerarasi yollarda trafik tikaniyor, insanlar bir iki gunu arac icinde, yollarda geciriyor. Bu gidisin bir de donusu var. Koyunden donen buyuk sehirliler, yanlarinda bavullari, kalabalik aileleri ve buyuk sehirde is bulma umitleriyle her sene baska hemserilerini getiriyorlar yanlarinda. Eger calisanlar is degistirecekse, bonuslarini alip oyle ayriliyorlar. Bonusu alabilmek icin de genelde isten ayrilacaklarini onceden haber vermiyorlar. Bu yuzden bayram tatili sonrasi isyerlerinde belli bir oranda isci kaybi yasaniyor. Evlerde ise bakicilarin ve evislerine yardimci olanlarin geri donmemesi ihtimali, bayram bitip de herkes donene dek, annelerin icini kemirip duruyor. Koyune donen buyuksehirliler elleri bos gitmek istemedigi icin, butun Ramazan boyunca iftar sonrasinda acilan gece pazarlarina akin edip surekli alisveris yapiyorlar. Iste bu yuzden cok ciddi bir olay Idul Fitri, beklentiler buyuk, sevincleri, yorgunluklari, eziyetleri de buyuk.

Idul Fitrinin cok kaliplasmis bir kutlama cumlesi var: Mohon Maaf Lahir dan Batin, yani ‘sana karsı isledigim hatalar için gonulden ozur dilerim’. Bu cumleyi söyleyerek birbirlerinden af diliyorlar. Ailelerin, büyük, kucuk herkesin gonlu aliniyor. Darginliklarin unutulup, yeni bir baslangicin yasanmasina firsat tanıyan guzel bir gelenek. Idul Fitri’nin sembolu Ketupat. Ketupat, sepet gibi orulmus palmiye yapragi icinde pisirilen bir pilav. Bu pilavi sadece bu bayramda yapiyorlar ve cesitli korili yemeklerle birlikte yiyorlar. Bayram ziyaretinde bu pilavin esliginde yemek yenmesi cok guclu bir gelenek. Ikram edilen yemegi yememek de buyuk ayip. Bayram tatilinden kac kilo fazla ile donuldugu, akrabalarin sayisi ve israrciligi ile dogru orantili. Bayram oncesinden, ayni bizdeki yilbasi paketleri gibi hediye sepetleri gonderiyorlar birbirlerine. Tek fark, suslemelerde agirlikli olarak yesil renk ve ketupat motifleri kullaniliyor ve alkol icerigi olmayan icecekler sampanya goruntusu verilerek sepetlere dahil ediliyor.

Ketupatin plastik ve rafyadan yapilmis kucuk maketlerini etrafi suslemek icin kullaniyorlar. Ayni Noel agaci susleri gibi, agaclari, binalari, heryeri bu minik ketupatlarla ve rengarenk isiklarla susluyorlar. Cinlilere has bazi kagit suslemeleri, Islami temalarla renklendirip kullandiklarini gordum ama ben en cok ketupat suslerini seviyorum. Kendilerine ait birseyi boyle guzel sembollestirip kullandiklari icin cok guzel ve ozgun oldugunu dusunuyorum.

Bayramda Java’nin kirsal kesimleri ve diger adalar kalabaliklasirken, Jakarta hayalet sehre donuyor. Normade 1-2 saat harcayarak gidilen yerlere 15 dakikada gidebilmek insana cocukca bir cosku veriyor. Alisveris merkezleri disinda pek cok yer kapali oluyor ama yine de sehrin tadini cikarmak icin mutlaka bir bayrami Jakarta’da gecirmek lazim. Evlerinde yardimci olmadan yasamaya alisik olmayan zengin Endonezya’lilar ise, ellerini ev isine bulastirmaktansa 5 yildizli otellerde kalmayi tercih ediyorlar.

Biz bu bayram tatilini Tanrilarin Adasinda gecirdik. Ozlemisim, cok iyi geldi. Bali’nin serin ruzgarinda baklavasiz, el opmesiz, hatta ketupatsiz bir bayram yasadik. Jakarta plakali arabalari Bali’de gorerek sastik, bizi takip eden trafik yuzunden fazla kalabaliga karismamaya calistik, cok tatli insanlarla tanistik. Bir de bayramdan hemen once bir dugun hikayemiz var ki, burada boyle gecistirmek olmaz. Bir sonraki yazi Jakarta’da Turk dugunu nasil olur anlatacagim. Herkesin gecmis bayrami kutlu olsun (biraz gec oldu ama idare edin artik…)

Jakarta’da Ramazan

Endonezya’nin geneli nasildir bilemeyecegim ama Jakarta’yi Ramazan’da bir telastir aliyor. Bazi aliskanliklari ve gelenekleri bize benziyor, bazilari da hic benzemiyor.

Ramazan baslamadan once sanki ertesi gun bir ayligina ulke genelinde kitlik yasanacakmiscasina marketlere hucum edip, deli gibi yiyecek icecek alisverisi yapma aliskanligi burada da var.  Ramazan’dan once is arkadaslariyla, ozel arkadaslariyla ve aileleriyle bol bol „son ogle yemekleri” yeniliyor. Ramazan’da yiyemeyecekleri ogle yemeklerinin acisini bol bol cikariyorlar bastan.

Oruc tutmaya baslanilacak olan gece sabaha kadar camilerde toplaniyorlar. Ne yapiyorlar bilmiyorum, herhalde dua ediyorlardir, ama ertesi gun hepsinin butun gun uyukladigini cok iyi biliyorum. Hayatimda duydugum en cirkin ezan ve dua okunan yer burasi oldugu icin, o gece, camilere yakin oturanlar icin biraz eziyetli geciyor dogrusu. Sahura kalkilacagi zaman geldiginde, mahallenin cocuklari toplanip canak comleklere vurarak gurultu yaparlarmis sokaklarda. Ramazan davulcusu yerine, samataci cocuklar grubu yani bir nevi. Ancak ya bizim mahallede bu cocuklardan yok, yada anlayissiz yabancilardan birinden saglam bir azar isittiklerinden seslerini cikaramiyorlar artik.  Ramazan davulu deyince, burada camilerin kendi davullari var. Yani seyyar davul yerine, sabit davul kullaniyorlar.

Iftarlarini meyve serbetiyle ve hurmayla aciyorlar. O yuzden Ramazan oncesi meyve serbeti ve hurma satislari tavan yapiyor. Insanlar birbirlerine serbet ve hurma hediye ediyorlar. Iftarla ilgili ozel bir yemekleri yada rituelleri var mi bilmiyorum.

Ramazan boyunca alisveris merkezleri ve marketlerde Ramazan temali dekorlar, muzikler ve kostumler kullaniliyor. Erkekler fesli, kadinlar basortulu kostumler giyiyor. Alisveris merkezi calisani olmayip, Ramazan boyunca bu tur kostumler giyen insanlar da var. Erkekler fes, takke, kadinlar basortusu ve uzun kollu tuniklerle gecirebiliyor Ramazan’i. Ramazan bitince hop hop hop gene eski hallerine donuveriyorlar.  Icinde “Allah” kelimesi gecen bilimum sarkilar bangir bangir caliniyor. Sarkilarin icerigi onemli degil, Arapca, Turkce ask sarkilari ve gobek havalari heryerde. Bir de Endonezya’li bir sarkicinin Ramazan’a ozel albumu var sanirim, bayik mi bayik “insaaaaalaaaaah” diye bir sarki var, heryerde o.

Muslumanlarin hepsi oruc tutuyor. Zaten bayrami da tutulan orucun mukafati olarak goruyorlar. Restoranlar gun icinde vitrinlerini bir perdeyle ortuyorlar. Sokaktaki yemek arabalari da ortaliktan cekiliyor. Alkol satisi bazi yerlerde aynen devam ediyor, bazi yerlerde kahve fincaninda geliyor, bazi yerlerde ise tamamen menuden kaldiriyor. Uygulama neye gore hic bir fikrim yok.

Iftara dogru, basliyor Amok kosusu. Acliktan gozu donmus, bir an once yemek yemekten baska birsey dusunmeyen insanlar sokaklara dokuluyor. Trafik iftardan 2 saat oncesinden kilitlenmeye basliyor.  Evine gidebilen sansli, sokaklarda aciliyor oruclar. Gerci evde yemek pisirme aliskanligi fazla olmadigi icin, belki de hedef odur, ben  bosuna dert ediyorumdur „ah be sokaklarda iftar yapiyorlar“ diye.

Bayram kutlamasini ayri anlatayim, bu yazi yeterince uzun oldu. Ozetle Ramazan benim pek de hoslanmadigim bir ay burada. Hayatin zaten ite kaka ilerleyen rayinin iyice yamuldugu, ogleden sonralarinin “acaba bugun eve 3 saatten once gidebilir miyim” umidiyle gectigi bir donem. Neyse ki yarisi gecti, azi kaldi. Bayram sadece oruc tutanlara degil, herkese odul olacak.

Dondum!

Merhaba! Hala buraya ugrayan varsa, dondum. Iki hafta Turkiye, ardindan Hong Kong seyahatlerinden sonra, onumuzdeki hafta Shanghai’ya gitmeden once bir sureligine evimdeyim.

Turkiye seyahati harika gecti, cok ozlemisim, yedigim ictigim hersey cok guzel geldi. Aile ve dostlarla birlikte olmak harikaydi. Sanirim hayatimda ilk defa plansiz bir zaman dilimi gecirdim. Gunlerimi saati saatine planmadan gittim ve istedigim seylerin cogunu yaptim. Cocuklar icin ise unutulmaz bir tatil oldu. Pek cok guzel sey yasadik bu tatilde ama sanirim en carpici olani Lara’nin halasindan 4 haftada piyano calmayi ogrenip, konsere cikmasi oldu. Onun ve bizim hayatimizda pek cok kapilar acan bir ilk oldu bu. Sevgiyle, sabirla ona piyanoyu ogreten Sezi halamiza, piyanoyu oyun haline getirip Lara’yi calistiran Beste halamiza ne kadar tesekkur etsek azdir.

Bir diger tarihi olay da Arda ve Lara’nin Metin Dede’lerini CRR acikhava sahnesinde canli olarak izleme sansini yakalamasiydi. Ada Muzigin 20. Yili kutlamalari dahilinda verilen konserde Mavi Isiklar da, pek cok degerli sanatciyla birlikte sahne aldi. Tarafsiz olmam mumkun degil ama basinda cikan haber ve yorumlara gore de, seyirciyi en cok costuran grup onlardi. Lara ve Arda’nin dedelerini sahnede izlerken yuzlerinin aldigi ifadelerini gozlemlemek ise benim icin paha bicilmezdi. Saskinlik, mutluluk, gurur ve heyecan dolu gozlerle sarkilara eslik ettiler. Hepimiz icin unutulmaz bir ani oldu bu. Mavi Isiklarin adini daha cok duyacagiz, Metin Dede’mizle daha cok gururlanacagiz, biliyoruz. Ama onlari boyle buyuk bir sahnede, bu kadar kalabalik bir seyirci karsisinda izlemek tatilin en unutulmaz anlarindan biri oldu.
Mavi Isiklari kim animsayamadiniz mi? Yardimci olayim, buyrun.

Arda kucuk bir erkek cocuk olarak futbol takimi tutma muhabbetine dayi ve amca tarafindan maruz birakildi. Diyalog aynen su sekildeydi:

- Hangi takimi tutuyorsun sen?
- Hi ?
- Fenerbahce, Galatasaray, Besiktas ?
- O ne?
- Mmm.. peki hangi renkleri seviyorsun? Sari/kirmizi , siyah/beyaz, sari/lacivert?
- I like blue

Neyse ki mac, futbol kulturunde fazla marine olmadan donduk. Cocuklarla Istanbul’u cok guzel yasadik, Kiz Kulesine gittik, Mehter Takimini izledik, Ortakoy’de gumusculere baktik, Bogaz’a karsi bol bol balik yedik. Bol park bahce gezdik, cok yedik, cok dolastik, cok trafikte kaldik, cok gulduk, cok konustuk. Istanbul’la bol bol hasret giderdim, onunla ilgili izlenimlerini ayrica yazacagim. Cok ozlemisim, hasret gidermek hostu ama evimize, kendi duzenimize donmek harika.