İskeçe yolları taştan

Yeni mezundum, arabayla Yunanistan sınırına yakın, İskeçe’de bir fabrikaya gitmem gerekiyordu sık sık. Bir de Yılmaz Abi vardı şirkette, dünya tatlısı, düşünceli, insancıl, çalışkan, dürüst.

Ne keyifliydi o yolculuklar. Yılmaz Abi sabahın köründe, daha güneş bile doğmadan alırdı beni evden. Annem beni geçirirken Yılmaz Abi’ye emanet ederdi. Ataköy’deki evin bahçesinde kirpiler yollara dökülmüş olurdu sabahın o kör karanlığında. Tekirdağ’a kadar durmadan giderdik. Tekirdağ’da kahvaltı molası verirdik. Bazan Malkara’dan peynir alırdık. Eğer daha geç çıkmışsak illa ki köfte yerdik.

İpsala’ya geldiğimizde içim daha bir hafiflerdi. İpsala sınır kapısında beni Yorgo Amca karşılardı. Gittiğim fabrikada çalışan Maria’nın amcasıydı Yorgo. Beni almak için bizim tarafa geçmiş, Türk gümrük memurlarıyla tavla oynarken bulurdum onu. O zamanlar sorun olmazdı, rahat rahat gelir alırdı beni. Yorgo Amca mutlaka Aleksandropolis’te durur bana frappe ısmarlardı. Frappeyi ne çok severdim. Fabrikadakiler de bilirdi sevdiğimi, gelir gelmez az şekerli frappemi önüme koyarlardı.

Bir seferinde yine Yılmaz Abi beni evden aldı ve her zamanki gibi İpsala’ya gittik. Ancak bu sefer Yorgo amca yoktu, karşıdan da bizim taraftan da gelip almasına izin vermemişlerdi. Bizimkiler Yılmaz Abi’yi de içeri sokmak istemiyorlardı. Yılmaz Abi beni yanlız bırakmamaya kararlıydı, annem ona emanet etmişti ya. Bizim sınır polisleri hemen çözüm ürettiler, sınırı geçmekte olan kamyonlardan birine bindireceklerdi. Yılmaz Abi hemen duruma müdahele etti. Neyse ki hemen bir tur otobüsü geldi de beni Yunanistan tarafına geçirdi. Aynı gidişin dönüşünde arabalarıyla sınırı geçmek için bekleyen bir aileden rica etmek zorunda kalmıştım.

Öyle işte… Nerden aklıma geldi bilmem. Unutulmaz ya, yine de yazayım dedim.

Medeniyetle ilk temas

Bu hafta ilginc bir aileyi misafir ediyorum. Alman bir baba, Avusturalya’li bir anne ve dogduklarindan beri hayatlari Papua’da minik bir adada gecmis 3 ve 1 yaslarinda iki cocuk. Anne ve baba icin medeniyet yeni degil, zaten o tek disi kalmis canavardan kacip siginmislar yagmur ormanlariyla denizin bulustugu o cennet yere. Ancak cocuklar hayatlarini hep kum, deniz ve ormanla cevrili bir ortamda gecirmisler. Oyuncaklari cicekler, bocekler, yengecler, deniz kabuklari olmus. Arkadaslik kurabilecekleri cocuklar olmamis etraflarinda, iletisim kurduklari tek cocuk arada bir gittikleri koydeki Papua’li cocuklar olmus. Hic okula gitmemisler, hic oyun parki gormemisler, tahta bloklarla dahi oynanamislar. Duse kalka buyumusler, ellememeleri gereken hicbirsey olmamis etraflarinda, bocekleri ve isiran hayvanlari da ellememeyi ogrenmisler kendi kendilerine. Ayakkabi giymemisler, denize duse duse yuzmeyi, dusunce aglamamayi ogrenmisler. Sozlu iletisimden cok bagirarak ve jestlerle iletisim kurmayi ogrenmisler. Diger cocugun yuzune yuzunu dayayip, avazi ciktigi kadar bagirarak sinirlarini belirlemisler hep.
Iste bu iki cocuk o ormandan cikip bizim eve geldiler. Sinir konmadan yasadiklari o ozgur ortamdan kopup, dort duvar arasina girdiler, dokunulmayacak, kirilip bozulabilecek pek cok sey kesfettiler. Ne yapilacagini bilmedikleri, oyuncak denen bir suru renkli seyle karsilastilar. Jakarta’nin yogun trafiginde onlari arabada yarim saatten fazla tutmak cok zordu. Anne ve baba da adaptasyon devresinden geciyordu. Babanin cocuklar gibi hissettigi ortadaydi, evden disari cikmak istemiyor, trafikte bunaliyor, cocuklarla disarida olmaktan rahatsizlik duyuyordu. Cocuklari zaptetmek, rahatlatmak zor geliyordu, kendisi de rahat degildi cunku. Annenin ilk yemege oturdugumuzda verdigi tepki, “gercek tabaklardan yemek yemek ne guzel” oldu. Anne mutfagi ve porselen tabaklari olan bir yerde olmaktan cok keyif aldi, mutfaga girip yemek yapmak, bulasik yikamak bile onu mutlu etti. Disari da cikmak istedi, alisveris yapmak, medeniyeti hissetmek, belki bir yerde kahve icmek. Ama esi ve cocuklari el vermeyince kaderine razi oldu.

Bize geldiklerinde kucuk kizin ayakkabisi yoktu. Bizim cocuklarin verilmek uzere ayirdigim kuculen ayakkabilarini getirdim, uygun bulduklari ve begendikleri birsey olursa alabileceklerini soyledim. Bir iki sandalet vardi giyebilecegi, ancak ayakkabisiz yurumeye alismis minik ayaklar, ayakkabiya girince dengelerini saglayamadilar. Yuruyemedi bir turlu ayakkabiyla, dusup durdu. Disarida ayakkabisiz geziyor, sokaklarda, cimende, heryerde. Minicik ayaklari bazan aciyor, ciziliyor, aglamadan gelip gosteriyor aciyan yerini, sonra yine sari lulelerini dalgalandira dalgalandira kosturmaya devam ediyor.

Arda’ya cok fazla ilgi gosterdi ikisi de. Surekli onunla oynamak, bogusmak, bagirip cagirmak isteyen iki minikle karsilasinca Arda bir sure sonra bunaldi. O kadar hareket ve gurultu ona cok gelmisti. Biraz sakinlessinler diye kagit ve boya kalemleri getirdi, ilgilerini 5 dakikadan sonra cekmedi. Oyuncaklarini getirdi, kirilmaya baslayinca toplayip geri goturdu. Oyuncaklar ilgisini cekmiyordu cocuklarin zaten. Sonra tahta bloklari getirdi ama ancak 10 dakika oyalanabildiler. Bir ara ben mutfaktayken 3 yasindaki oglan “Arda benimle oynamak istemiyor” diye soylendi gelip bana. Gittigimde Arda’nin odasinin kapisini kapattigini gordum “biraz tek basima oynamak istiyorum” dedi, saygi gosterdik, yanliz biraktik onu. Ama minik ellerin Arda’yi tutup iceri getirmesi uzun suremedi.

Yarin Almanya’ya gidecekler. Emimim alisacaklar, sakinlesecekler ama o cennet adayi hep cok ozleyecekler. Onlari gozlemlemek benim icin de cok ilginc bir deneyim oldu. Oyle ozgur yetisen cocuklarin her ortama uyumlu olacagini dusunurdum, oysa kafese tikilmis aslan gibi huzursuzlar aliskin olduklari ortamin disinda. Demek ki ister evinin duvarlari arasi, ister ormanin kiyisi olsun, kucuk bir cocuk icin ev diye benimsedigi guvenli yer neresi ise, onun disina cikmak huzursuzluk veren bir deneyim olabiliyor. Oyuncaksiz buyuyen cocuklarin konsantrasyon zamanlarinin daha uzun, cocuklarin da daha yaratici olacagini dusunurdum, ama pek ilgisi yok gibi gorunuyor. Cocugun ilgi duydugu alanlar yetistigi ortamdan bagimsiz sanirim, karakterleriyle, sevdikleri ve sevmedikleri seyleri cok net bilerek dunyaya geliyorlar. Biz anne babalarin en onemli gorevi onlari degistirip kaliplara sokmadan buyutmek icin elimizden geleni yapmak sanirim.

Ross-Kubler Egrisinde Mantinin Yeri

Manti ozlemini yurt disinda yasayanlardan iyi bilen yoktur sanirim. Insan her yemegi ozleyebilir, bundan dogal birsey olamaz ama bir saat icinde ve yemegi kendin yapmadan ozlemi giderebilme kismidir zor olan. Bu zorluk baslarda katlanilmaz gelse de, kesfedilmemis yetenekleri su yuzune cikarmakta birebirdir. Mutfagin yanindan yamacindan gecmeyi tercih etmeyen pek cok kisinin, nasil da birer mutfak ustasina donustugunu pek cok kez gozlerimle gordum. Benim de mutfakta birseyler yaratmanin keyfini kesfetmem ancak yurtdisina ciktiktan sonra oldu.
 
Isvicreli psikiyatrist, Elisabeth Ross-Kubler, 1960’li yillarda insanlarin buyuk kayiplar uzerine yasadiklari ruh hallerini incelemis ve sirasiyla icinden gecilen durumlari Ross-Kubler egirisi denilen bir diyagramda ozetlemis. Calismanin cikis noktasi cok buyuk acilar yasayan insanlarin duygulari olsa da, herhangi bir degisiklik karsisinda da uc asagi bes yukari herkesin ayni yoldan gectigi gozlemlenmis ve zamanla daha da gelistirilmis. Bu egri gozumun onunden hic gitmez benim. Yasadigim yada sahit oldugum her olayda benim yada karsimdaki kisilerin bu egride yol aldigini bilirim. Bazi adimlari atlansa da, icinden gecilen durum kabaca her zaman budur. Hayat surekli degisimden ibaret oldugu icin bu semayi cok severim ben.

Manti yapmayi bir kez denemistim. Zor degil de yorucu gelmisti. Degisik araclar kullanmistim kapatmak icin, ravioli kalipi, manti kalibi gibi ama hic birini de cok kullanisli bulmamis, sonunda bilege kuvvet bitirmistim basladigim isi. Manti konusu da rafa kalkmisti. Sadece buradaki arkadaslarla bir araya geldigimizde dilimize duser olmustu son zamanlarda. Bir gun hep birlikte manti yapalim, sohbet edip cay icerken acar acar kapatiriz, bitiverir diye. Ara ara Lara manti diye tutturdugunda kalkip yapmak icin icim icimi yese de, tembellik galip gelmisti hep. Ta ki bir gun Tunc gun icinde elcilige ziyarete gittigini ve ogle yemeginde manti yedigini soyleyene kadar. “Ben de yapar cocuklarima yediririm” diye dellenmem o zaman oldu iste.

Yaklasik bir senedir kullanilmadan, hatta kutusundan cikmadan duran makarna makinasinda hamuru acip, cabucacik kesip, evdeki yardimci kadina kapattirma fikri uzun zamandir kafamdaydi. Derken yemek bloglarindan birinde makarna makinesinde acilmis manti tarifi gorunce iyice kafaya taktim. Plan kafamda butun detaylariyla tamamdi. Ben zihinsel olarak olaya hazirdim. Cumartesi gunu hicbir plan yoktu, bu is icin bicilmis kaftandi. Once hamuru yogurdum. Tarifte sert bir hamur olmasi gerektigi yaziyordu, yogurabildigim kadar sert yaptim. Bir sure sonra el, bilek, kol bolgesinde zorlanma yasamaya baslayinca, koylu teyzelerin tekniklerini dusunmeye basladim. Gozumun onune yere serili buyukce bir sofra bezi, bu bezin ustunde alcacik bir tabureye ilismis al yanakli bir teyze ve yere koydugu legeni cevire cevire, vucudunun butun agirligiyla hamur yogurmasi geldi. Hemen ayni duzenegi kurdum ve yogurmaya basladim. Hamur yogurmak ne guzeldi, arada aska gelip hamuru sertce legene atiyordum, gluten denen meretin aciga cikmasi gerekiyordu ya. Hamurdan yillarin bilgeligi akiyordu vucuduma, ellerim beynimden bagimsiz hareket ediyordu hamuru yogururken. Hersey kontrol altindaydi, hayat cok guzeldi.

Ben hamuru yogururken Narsih icini hazirlamisti bile. Makarna makinesini cikarip kurdum. Hersey hala ne guzeldi, hamuru bekletmeye ne gerek vardi canim. O kadar yogurmustum ya, gluten falan tamamdi, tamam olmaliydi. En acik ayardan baslayalim bakalim dedim, hamuru koydum. Ama hamur makineden dumduz bir sekilde cikmiyordu, yamuk yumuk birsey cikiyordu.

INKAR: Hmm, duzelirdi canim, makineyi biraz daha unlamaliydim.

OFKE: Unladim, hicbirsey degismedi, hamuru bekletmedigim icin bir turlu acilmiyordu, nasil boyle bir hata yapabilirdim? Ben kimdim ki makarna makinesinde manti yapacaktim? Demek ki ben makarna da yapamayacaktim bu makineyle, kim aldirmisti bakayim bunu bana?

PAZARLIK: Belki biraz daha un katip yogurursam hamur kendine gelirdi. Ama zaten oyle sert bir hamurdu ki, daha fazla un katamadim, yoguramadim bile.

DEPRESYON: Hersey berbat olmustu. Elimde kullanilmaz bir hamur, agriyan kollar ve aksama manti yemeyi bekleyen uc kisi vardi…

DENEME: Acaba oklavayla acabilir miydim? Oluyordu galiba, biraz bilek gucu gerektiriyordu ama oklavaya direnemiyordu su lanel hamur.
 
KABUL: Is basa dusmustu ne yapalim. Bilege kuvvet acacaktim artik.
 
Iki saat suren bir bogusmanin, iki gun agriyan avuc iclerinin ardindan iki tencere mantiyi iki gun icinde tukettik. Bundan boyle yemek bloglarina girip manti aciveren kisileri okumak, makarna makinesiyle manti yapiveren arkadaslarin gazina gelmek, benden manti talep etmek, elcilige gidip yediklerini evde ballandira ballandira anlatmak ikinci bir emre kadar yasaklanmistir. Ilgili mercilere onemle duyrulur.

Belgesel Iskencesi

Dijital teknolojinin ilerlemesi, ucuzlayip yayginlasmasi goruntuleme dunyasinda pek cok seyi degistirdi. Fotografcilik acisindan cok iyi oldu bence, cunku fotograf kitaplarindaki temel kurallara uyulup cekilen, birbirinin ayni ama cok guzel fotograflari herkes cekebilir oldu. Herkesin albumunde, facebook profilinde, blogunda son derece estetik, gozumuzu gonlumuzu acan fotograflara rastlar olduk. Altin noktalara objeyi yerlestirip cekilen fotograflar bu kadar hayatimizin icine girince, gorsel olarak one cikan fotograflar yaraticiligin ve farkli yaklasimlarin kullanildigi sanat eserleri olmaya basladi. Ornegin gun batimi fotograflarini fotograf yarismalari kabul etmemeye baslayinca, cok daha degisik seyler dusunup bulmaya basladi fotografcilar. Cok iyi oldu ozetle, bu isi ciddiye alan herkes kendini zorlayip gelistirmek zorunda kaldi. Benim gibi izleyiciler ise birbirinden harika fotograflari daha cok gorur oldu.
Ancak video acisindan ayni seyin gerceklestigini soyleyemeyecegim ne yazik ki. HD goruntuleme teknolojisi kuculup, heryere girdikce belgesellerin kalitesi dustu de dustu. Eline kamerayi alip tatile giden belgesel cekmeye basladi. Aslinda cok guzel bir gelisme, guzel olmayan tarafi HD teknolojisinde cekilmis yapim sikintisi yasayan kanallarin onlerine konulan herseyi, herhangi bir suzgecten gecirmeden yayimlamasi ve bunun sonucunda dogal hayata saygi gosterilmeden cekilmis belgesellerin dolayli yoldan desteklenmesi. Belgesel mafyasi BBC’nin ve Nat Geo’nun yuksek butceli yapimlari degil bahsettiklerim. Bu devler zaten sonsuz kaynaklari ile harika isler cikarmaya devam ediyorlar. Bilim adamlariyla ve isin uzmanlariyla calistiklari icin goruntulerde hayvanlara ve dogal hayata karsi falsolu birsey olmuyor genelde. Arka planda neler oldugu hep tartisilmistir, hatta hepimizin idolu Kaptan Cousteau’nun kopekbaliklarina yaptiklari hala zaman zaman gundeme gelir, ancak ben ekrana baktigimizda gorduklerimizden bahsediyorum.
Bir grup heyecanli genc belgesel cekmeye heveslenmis. Guney Afrika’ya gidip bir tekne kiralamislar. Buyuk beyaz kopekbaligini inceleyeceklermis.Suya olu balik falan atip hayvani cekmeye calisiyorlar, nihayetinde buyuk beyaz geliyor. Buraya kadar guzel. Derken uzun, kocaman bir kanca cikiyor ortaya. Baligi agzindan yakaliyorlar ve buyuk bir mucadele basliyor. Hayvan can derdi icinde kurtulmaya calisiyor, bunlar daha cok asilip hayvani teknenin kenarina baglamaya ugrasiyorlar. Kazanan insan tabii ki. Benim filmim burada koptugu icin nasil bir luzumsuz sebeple hayvana bunca iskencenin yapildigini ogrenemedim. Hayvanlarin orasina burasina birseyler takilmasina oldum olasi karsiyim. Balinalarin, yunuslarin, kaplumbagalarin, kopekbaliklarinin yuzgeclerine birseyler takip duruyor insanoglu senelerdir. Herbirinin bir amaci var mutlaka da, bunlar ne ise yariyor? Sonucunu gorduk mu? Baliklarin soyunun tukenmesi durdu mu? Populasyonlari artmaya basladi mi? Habire data topluyoruz da, bunlar ne ise yariyor? Gecen sene Sipadan’da daldigimizda pek cok kaplumbaganin zimbalanmis oldugunu gordum. Sordugumda, ne yediklerini tespit etmek icin yurutulen bir calisma icin oldugunu soylediler. Asil bakilmasi gereken kaplumbagalarin degil, insanlarin ne yedikleri. Butun Asya’da her turlu iktidar sorununun cozumu olarak icilen kopekbaligi yuzgeci corbasi ne kadar tuketiliyor diye arastirmali mesela, yada mercanlari yiyip olduren bir cesit denizyildizini yiyen deniz hiyari tuketimine goz atmali. Gozunu kirpmadan yunuslari, balinalari katleden, sadece kendi cevresindeki denizleri degil, butun dunya denizlerini somuren Japonya’yi durdurmali birileri. Dinamitle ve trolle avlanma yasaklarini dunya capinda uygulatmak icin savas vermeli. Birilerinin bir yerine zimba takilacaksa, baliklara degil, insanlarin bogazlarina takilmali acil tarafindan.
Ben hayvanlara karsi siddet iceren goruntuleri belgesel adi altinda izlemek istemiyorum. Saygideger belgesel kanallarinin mafyavari yaklasimlari yuzunden kaliteli belgeselleri dislamalarini, destek vermemelerini kiniyorum.

>Şerefe !

>
Yeni bir yıl. Aslında zamanın sonsuzluğunda anlamsız ve sanal olsa da yeni bir başlangıç. Bütün mutsuzlukları, tatminsizlikleri, başarısızlıkları, olumsuz herşeyi geçen senenin sırtına yükleyip vicdanları rahatlatmak, yeni senede herşeyin farklı olacağına, kendimizin bambaşka bir insan olacağına inanmak için uyduruktan bir bahane. Büyük ihtimalle çoğu tutulmayacak sözler vermek için motivasyon sebebi. Yine de insana ümit veren herşey gibi çok güzel, rengarenk ve pırıltılı.

Haydi bu yılbaşı farklı birşey yapın. Kendinize tutmayacağınız sözler verip gerçekleşmeyen dileklerinize takılacağınıza başarılarınızı düşünün ve kendinizi kutlayın. Elde ettiğiniz, emek verdiğiniz herşey için kendinizi tebrik edin. Belki birkaç fazla kilodan kurtulmuşsunuzdur, en sevdiğiniz çiçeği balkonunuzda yetiştirmişsinizdir, ilk defa ekmek yapmışsınızdır, hep dağınık olan bir çekmeceyi düzenlemişsinizdir belki… Küçük, büyük, bütün başarılarınızı düşünün, bir sürü şey olmuştur eminim içinizde, dışınızda, hayatınızda. Haydi hepsini kutlayın bu akşam. Bu gece sizin geceniz olsun, çok gülün, çok eğlenin, ümit dolsun içiniz.

Herkesin yeni yılı kutlu olsun, sofralarından kahkahalar eksik olmasın.

>Su Urunleri Anketi

>Tatilden bomba gibi dondum, en kisa zamanda yazacagim. Ancak once sizlerin yardimi gerekiyor. Sualti Urunleri Fakultesi’nde ogretim uyesi olan bir dostum bir anket calismasi ile, su urunleri icin kullanilan bazi teknolojilerin universite mezunu kesim arasinda ne kadar tanindigini belirlemeye calisiyor. Asagidaki linkte de bulunan anketi doldurup, en sonda yer alan “anketi gonder”i tiklarsaniz, bilgiler gerekli yere ulasacak ve bu arastirma icin cok yararli olacak.

Ben anketi tamamladim ve bilmedigim pek cok gida isleme teknolojisi oldugunu gordum. Haberim bile yoktu dogrusu bazi proseslerin nasil oldugundan, saglik icin zararli olup olmadigindan ki bu konuda oldukca merakliyimdir. Cogunuzun yemek duskunu, hatta yemek blogu sahibi oldugunu dusunursek, sizin de ilginc bulacaginizi dusunuyorum.

Yardiminiz icin simdiden tesekkur ederim.

http://suurunleri.istanbul.edu.tr/anket.html

>es

>Suskunlugumun sebebi ne yogunluk, ne bunalim, ne de buhran. Aksine cok dingin ve olumluyum bir suredir. Etrafim cok guzel seylerle cevrili ve ben her gunumu bana sunulan guzelliklere sukrederek geciriyorum. Ilginc ve hos tesadufler oluyor, olmadik zamanlarda gulumsetiyor beni. Ornegin cocuklarin okul gosterisi icin deli gibi “Katibim” mp3’u arayarak gecirilmis bir gunun ardindan, arabama binen jokinin (ne oldugunu anlatacagim sonra, ozetle hic tanimadigim biri) telefonunun Katibim’in melodisinde calmasi. Endonezya’li birinin telefonu icin bu melodiyi secmesi, bu kisinin benim arabama binmesi ve arabadayken telefonunun calmasi olasigi nedir? Saksi almak icin durdugum yol kenarindaki saticida, bir zamanlar deli gibi sahip olmak istedigim kucuk mandalina agacinin 10 dolara satiliyor olmasina ne demeli? Ya okumayi cok arzu ettigim bir kitabi, arkadasimin getirip bana vermesine? Ne zamandir tarifini arayip durdugum Guney Amerika’nin Alfajor kurabiyelerinin bir Arjantinlinin elinden yapilmis olarak onume cikmasina, bana gercek dulce de leche getirme sozleri vermesine?

UN Day cok guzel gecti, simdi de Lara’nin altinci dogum gunune hazirlaniyorum. Bu sefer hazirlik asamasi yemek sitelerinde tarif toplayarak degil de, Corel Draw basinda geciyor. Tamamlandiginda detaylari burada paylasacagim. UN Day fotograflari da sabirla kendilerine sira gelmesini bekliyor.

Iste boyle guzel geciyor gunler. Suskunlugumun sebebi ise internete karsi kendimden hic beklemedigim bir yabancilasma icine girmem. Sebebini tam cozememekle birlikte, elim gitmiyor iste bir turlu birseyler yazip internete salmaya. Takipten geri kalmiyorum, hala okuyorum, hala merak ediyorum insanlarin neler yaptiklarini da, kendimle ilgili birsey yazmak gelmiyor icimden. Blogumu ihmal ettigim uyarilarini dikkate alip birseyler yazmaya calisiyorum ama hepsi yapay, uyduruk geliyor, icime sinmiyor. Ben de once bir internetle yuzleseyim dedim, sonra acilirim herhalde diye dusundum. Bana hediye edilen bu blogun varolus sebebi, uzaktaki sevdiklerimizi gunluk gelismelerden haberdar etmekti. O yuzden devam etmek lazim, internetle barismak lazim. Ilk adimi attim, gerisi gelir artik…

>I realize that my attempt to blog in English is going down the drain. I wanted this one to be different than the Turkish blog, that’s why I was trying to tell my story here. But it doesn’t seem to work. Life’s own pace doesn’t really let me stop and go back to the past often. And frankly, I shouldn’t blame the pace of life or anything else, I just realized that I don’t like doing stopping and looking back in time. I’m not a person to keep organized photo albums and regular diaries of the past. I like treasuring the present moment so I hope this post will change the course of this blog.

>Obay *

> Gecenlerde eski toplanti notlarimdan birine bakmak icin isyerinde not aldigim defterleri cikardim ortaya. Haziran 2009’dan beri butun defterlerim kelebekli. Kelebek degisimin, donusumun simgesi. Hayati surekli, olumu de donusum olarak dusunmek bazi seyleri kabullenmeyi kolaylastiriyor sanirim.

Blog disinda bir gunlugum var artik. Genelde icimi ya buraya ya yakinlarima dokerdim. Arada bir kizginlik dolu, ofkeli yazilarim olmustur ama hicbirini kaydetmemisimdir. Sadece icimden cikarip silmisimdir. Farkettim ki bazi seyler var yazmam gereken, onlari yazmadan baska bir satir bile dokulmeyecek kalemimden. Herkese duyurmanin gereksiz oldugu, ama unutmak da istemedigim, belki zamani geldiginde birileriyle paylasmak isteyebilecegim bazi seyler. Ben de actim bombos bir sayfa, kosesine bir kelebek kondurdum ve yazdim. Ancak ondan sonra belli bir rahatlama yasayabildim, nefes almaya baslayabildim, kelebekleri gormeye baslayabildim. Sanki gunes de benim icin parliyor bugun, bundan sonraki her gun bir oncekinden daha guzel olacak, onu haber veriyor bana.

* Arda, kelebege butterfly demeye calisarak „obay” diyor. Hic te benzemiyor ama oyle diyor iste.