Noel Baba hotline

Lara bana Noel Baba’dan ne istesem falan diye konuyu açtığında ‘bu sene Noel Baba ihtiyacı olan çocuklara yardım edecekmiş, gezegeni temizleyecekmiş. O yüzden öyle tek tek evlere uğrayıp hediye vermeyecekmiş’ demiştim. Bizimki bunu ciddiye almış, mantıklı da gelmiş olacak ki okulda arkadaşlarına ve öğretmenine de söylemiş.Ne tepki aldı bilmiyorum ama hiç hediye aramadı ağacın altında bu sene.

Oğlunu tüketimden ve hediyelerden uzak tutmaya çalışan bir arkadaşım da benim bu uyduruk fikrimi beğenmiş ve oğluna aynı şeyi söylemiş. Bu açıklama çocuğa çok mantıklı gelmiş ve hediye yerine Noel Baba’dan geyikleriyle birlikte bir resmini istemiş. Çok anlamlı bir istek, direk olarak Noel Baba’nın varlığını sorguluyor aslında. Sabah annesi ve babası Noel Baba’nın zarf getiremeyecek kadar meşgul olduğunu, e-mail gönderdiğini söylemişler ve bilgisayarlarından bir Noel Baba resmi göstermişler.

Noel Baba da online oldu sonunda, olacağı buydu. Aslında zaten online imiş de benim haberim yokmuş. Buyrun konuşun kendisiyle : http://www.santabot.com/

Somurelim, somurulelim

Tehdidini hep ensmizde hissettigimiz, dilimize persenk olmus bir kelimeydi emperyalizm. Herseyin modasi oldugu gibi, kelimelerin de modasi geciyor ya simdi baska sozcuklere alisti dilimiz ve beynimiz. Komunizm nasil unutulup gittiyse, emperyalizm de miyadini doldurdu bizim icin. Avrupa ve Amerika belini dogrultmaya calisadursun, biz kendi icimizde bolunerek cogalma derdindeyiz.

Oysa ne korkardik emperyalizmden bir zamanlar. Uzun uzun dusunulup, Turk cocuklarinin neye inandirilmasi gerektigine karar verdikten sonra ozenle yazilip, bizlere ezberlettirilen tarih kitaplarimizdan somurgeciligin ocu oldugunu, biz zavalli Turklerin surekli birileri tarafindan somurulmeye calisildigini, nasil kahramanca bunlari geri puskurttugumuzu ogrenirdik. Sevinir, gururlanirdik ama ya bir gun gelir de bizi somurmeyi basarirlarsa diye de icten icten korkardik. Gunumuzde ulkemizde olan biten hicbirseyin sorumlulugunu almayip, herseyin bizi pusuya dusurmek isteyen dis guclerin buyuk planlari oldugu, bunlara karsi cikmanin imkansiz oldugu saplantilarinin tohumlarinin atildigi sayfalardi o tarih kitaplarinin sayfalari.

Halbuki yasadigimiz topraklar ve baglarimizi bir donem unutmamiz, simdilerde ise hic unutmamamiz istenen Osmanli tarihi somurgeciligin guzel ornekleri ile dolu. Aslinda, Osmanlidan da once, yasadigimiz topraklar somurgeciligin ilk orneklerine sahit olmus. Milattan once 15. yuzyilda Anadolu topraklari Hititliler ve Misirlilar arasindaki guc ve somurgecilik mucadelelerine sahitlik yapmis.  

Somurgecinin bir salagi , bir de kotusu var. Bazi somurgeciler somurdukleri ulkelerin kaynaklarini afiyetle yerken, zahmet edip ulkeye ve halka yatirim yapmislar. Dillerini ogretmisler, dinleri de empoze etmeye calismislar ama bazan olmus, bazan olmamis, o ayri ve cok derin bir konu. Alt yapisini gelistirmisler, uzun vadeli sehir planlari yapmislar, kanalizasyon, yol, tren yolu, madenler falan yapmislar.  Somurgecinin iyisi olmaz, olsa olsa cok uzun seneler daha orada olacaklarini dusunduklerinden yapmislardir bunlari da mutlaka. O yuzden bunlari salak somurgeciler olarak kategorize ediyoruz. Diger grup somurgeciler ise sadece suluk gibi kan emmis, etliye sutluye karismamis, sadece kendi adamlari icin bir iki yol, bir iki bina yapmis o kadar. Ne egitimle ilgilenmis, ne altyapiyla. Iste bunlar kotuleri.

Somurulen ulkelerin  kendi icinde bir hiyerarsisi var. Salak somurgeciler tarafindan somurulup mevcut altyapinin ustune kat cikarak gelismeye devam eden, sakir sakir Ingilizce konusan halklar, gelismis sehirleri ve Bati tinili soyadlariyla ile gurur duyarken, kotuler tarafindan somurulenler sansli komsularina giptayla bakip, tas ustune tas koymayan, adam gibi yol yapmayan somurgecilerine lanet ederek bitiriyorlar “bu memleket nasil kurtulur” konulu sohbetlerini.

Somurulen halklarda, DNA’lara isleyip gunumuze kadar gelen bazi davranis sekilleri olusmus. Beyaz derili insanlarin herseyi, kosulsuz sartsiz onlardan daha iyi bildigi, daha akilli  ve kesinlikle daha guzel oldugu gibi. Efendisinden kirbac yiyerek ceza alan insanlarin torunlari, ne olursa olsun “hayir” dememeyi, hep gulumsemeyi, asla basini derde sokacak birsey soylememesi gerektigini, gelecegi olmadigina inandigi icin gunu kurtarmayi ogrenmis. Kendilerinden olmayanlarin hangi “evet”in “hayir” oldugunu ogrenmesi, satir aralarini okuyabilmesi, laf kalabaliginin ardindaki gercegi gorebilmesi, korkutmadan iletisim kurmasi vakit ve emek istiyor.

Katilin suc mahaline geri donme durtusu gibi, somurgecilerin torunlari da eskiden dedelerinin cirit attigi, pardon, polo ve golf oynadigi bu uzak topraklari gezmeye, gormeye pek meraklilar. Ondandir her ulkenin turistik esya saticisinin ogrendigi dilin farkli, Endonezya’da Ingilizce iken, Vietnam’da Fransizca olmasi. Vietnam demisken, kendileri de 11. Ve 18. Yuzyillar arasinda  yerlesim alanlarinin disina cikip Mekong Deltasi, Saigon ve Kambocya bolgelerini somurmusler. Eh etme bulma dunyasi. Somurelim, somurulelim.

Yogurtcu Selen Ana*

Bugun Facebook’u actigimda bir arkadasimin  “Dishekimi Abdurrahman Bilmemne” ile arkadas olmasini okudum ve bu beni cok guldurdu. Bu davranis sekliyle normal hayatta karsilasmisligim cok ancak yazili ve umuma acik alanda uygulamasi ilk kez dikkatimi cekti. Ozellikle doktorlarda, avukatlarda ve dishekimlerinde yaygin olarak gorulmekle birlikte, muhendislerde ve akademik basamaklarda ilerledigi halde hayatin diger alanlarinda kendini ilerletememis butun sahsiyetlerde gozlemlenebilir. Yuksek Muhendis Cart, Doktor Curt, Muhendis (yuksegini yapamamis bu ama gene de muhendisligi kimliginden one cikmis) Zirt, Doc.Dr.Zort seklinde ornekler hepimizin hayatinda fazlasiyla vardir eminim.

Yeni tanistigi birine adini soylerken meslek sifatini kullanmak , soyadinin olmadigi zamanlardan kalma antik bir aliskanlik midir diye dusunmedim degil. Nalbant Huseyin Efendi, Hattat Mustafa falan gibi birsey olabilir diyerek anlamaya calistim bu insanlari. Ama yok be kardesim, artik bu devirde kendini lakabiyla, meslegiyle, babasinin adiyla falan, “”Haddehaneli Kel Esref” deyip, elini gogsune vurup, hafifce kafayi one egerek kendini tanitan var mi yahu? Sanmam, baska birsey olmali… Yoksa bunlar acik acik kendi islerini mi pazarliyor? Hadi doktorda, avukatta bu davranis seklini anladik. Bu is kollari icin  “word of mouth” en etkili pazarlama yontemi belki de ki, mantikli bulurum. Ama makine yuksek muhendisinin olayi ne? Ya universitede doktora yapip da kendine doktor diyen cevre muhendisine ne demeli? Doktor dedin mi zaten komsu teyze heyecanlanir, tansiyonu cikti mi kapini calar. Dertsiz basina dert acarsin ama gorulen itibar herseyin ustunde demek. 

Bir de kafami karistirirlar hep, yok yuksek makine muhendisi denmezmis, ayipmis da, makine yuksek muhendisi denirmis. Yoksa tam tersi miydi? Ayip olmasinin sebebi, muhendisin yuksegi alcagi olmaz mantigiymis. Sen yukseksen, ben alcak miyim hesabi. Sanki cumle icinde yerini degistirince anlami degisiyor, bak dogru yerini hatirlamiyorum bile.  Ego oyle buyuk ki baskasinin yukseginden kil kapabiliyor. Mevki yada titr nasil onemli bazi insanlar icin, oysa oylesine kof.

Hep kendime ait oldugunu dusundugum, dogdugumdan beri ismimin, benim bir parcam oldugunu sandigim soyadimdan vazgectigimde kendi icimde olanlara cok sasirmistim. Evlendikten sonra hicbir belgeyi degistirmemistim, benim soyadim degildi ya yeni gelen, kabul edilmemisti icimde. Hatta birseylerin degismesi gerektigine cok bozulmustu o koskoca egom.

Lara dogdugunda ise, ilk is nufus cuzdanindan is e-mailine kadar herseyi degistirmistim. Oyle kolay, cabucak vazgecmistim ki, beni buna iten sebebi anlamam, soyadimi hayatimdan silivermemden cok daha yavas oldu. Beni ben yapan ne ismim, ne de soyadimdi. Oyle cabuk kabuk degistirmistim ki, sasirmistim olanlara. Kendimi bazi seylerin ustunde hissetmistim, icimde koskocaman bir guc vardi, onu gormustum. Anne olabilmistim ya, demek ki her turlu mucizeyi gerceklestirebilirdi o guc. Oyle bir seydi ki, isim, sifat, meslek gibi kavramlar sadece insanlarin onun dis kabugunu algilayabilmesi icin konmus tanimlardan ibaretti. Annelik de o sifatlardan biriydi aslina bakilirsa da benim gozumu acan o mertebeye yukselmek olmustu. Herkes kendisinin ve etrafindaki herkesin icindeki pirlantayi gorebildigi, ucundan kenarindan, bir saniyeligine bile olsa parlakliginin farkina varabildigi gun dunya cok daha guzel bir yer olacak.

*Kendime isim yada lakap secsem ne derdim diye dusundum de, Yogurtcu’yu uygun buldum. Cok guzel yogurt mayaliyorum ben yahu. Yogurdu tutturmanin cok zor, mayalarin bes para etmez oldugu bu iklim ve cografyada, benim yogurtlarim harika oluyor. Muhendis diplomamla, boyle bir basari elde etmedim ben. Herkes evinde kedi kopek besler ben probiyotik ve prebiyotik bakteri besliyorum. O yuzden, bundan boyle biline, Selen’e yogurtcu denile.

Luis Alberto Salvatierra

Senelerdir beraber dalışa gittiğimiz bir Yunanlı arkadaşımız var. Türkiye’ye her gelişinde eli kolu çikolatalarla, domuz pastırmalarıyla ve salamlarıyla dolu olur neşeli, canayakın, dünya tatlısı bir insandır. İpsala’ya yakın bir kasabada annesiyle birlikte oturur ve bir kafe işletir.

Endonezya’ya taşındığımızdan beri görüşememiştik. Şimdi bizde, gene bavulunu hediyelerle ve dalış malzemeleriyle doldurmuş gelmiş. Sohbet ederken Yunanistan’da bizim Türk dizilerinin çok meşhur olduğundan bahsetmeye başladı. Binbir Gece, Ezel ve bir tane daha ama hatırlamıyorum şimdi. Meğer bunlar bizim çocukluğumuzun Brezilya dizileri gibi olmuş. Heryeri kasıp kavuruyormuş da haberimiz yokmuş. Arabeskleşme ekonominin gidişatıyla mı ilgili acaba? 20 sene sonra Yunanistan’da yaşayan bir grup insan bir anda durup dururken, benim şu anda Luis Alberto Salvatierra ismini hatırladığım gibi, Kenan İmirzalıogğlu adını anımsayıp gülümseyecekler.

Neyse, arkadaşa Türk televizyonlarını seyredemediğimizi söyledik, ‘e internetten de mi izlemiyorsunuz?’ diyerek sitem etti. Derken Ezel’in DVD’lerini yanında getirdiğini, akşam beraber seyredebileceğimizi söyledi. Akşam yemekten sonra baktım, çıkarmış DVD’yi getirmiş. Gözlerini koca koca açıp bak Kenan falan diye oyuncuların adlarını sayıyor. Tunç ‘gel dışarı çıkalım, birşeyler içeriz’ dedi, ama o evde oturup dizi seyretmeyi tercih etti.

Şimdi Yunanca alt yazılı olarak Ezel dizisi seyrediyoruz hep beraber. Bakti ki bizim hiçbirşeyden haberimiz yok, fazla ilgi de yok, diziyi övmeye başladı. Hiç sigara içme sahnesi yokmuş, mafya hikayesi olmasına rağmen arabaya bindiklerinde hep emniyet kemerlerini bağlıyorlarmış, senaryo çok iyiymiş, müzikleri de çok güzelmiş. Ben tam bu arada ‘Ezel kız mı erkek mi’ diye sorarak bütün büyüyü bozdum ama sonra seyredermiş gibi yaparak durumu kurtardığımı ümid ediyorum. Fazla dayanamadım gerçi, bilgisayarımı alıp bu hikayeyi yazmaya başladım.

Kopya DVD cenneti Ratu Plaza’da Mahzun Kırmızıgül’ün suratını görünce yaşadığım şaşkınlıktan sonra, Avrupa’yı kasıp kavuran Türk dizisi furyası haberi beni bir daha benden aldı. Yürü be Yeşilçam, kim tutar seni.

Ross-Kubler Egrisinde Mantinin Yeri

Manti ozlemini yurt disinda yasayanlardan iyi bilen yoktur sanirim. Insan her yemegi ozleyebilir, bundan dogal birsey olamaz ama bir saat icinde ve yemegi kendin yapmadan ozlemi giderebilme kismidir zor olan. Bu zorluk baslarda katlanilmaz gelse de, kesfedilmemis yetenekleri su yuzune cikarmakta birebirdir. Mutfagin yanindan yamacindan gecmeyi tercih etmeyen pek cok kisinin, nasil da birer mutfak ustasina donustugunu pek cok kez gozlerimle gordum. Benim de mutfakta birseyler yaratmanin keyfini kesfetmem ancak yurtdisina ciktiktan sonra oldu.
 
Isvicreli psikiyatrist, Elisabeth Ross-Kubler, 1960’li yillarda insanlarin buyuk kayiplar uzerine yasadiklari ruh hallerini incelemis ve sirasiyla icinden gecilen durumlari Ross-Kubler egirisi denilen bir diyagramda ozetlemis. Calismanin cikis noktasi cok buyuk acilar yasayan insanlarin duygulari olsa da, herhangi bir degisiklik karsisinda da uc asagi bes yukari herkesin ayni yoldan gectigi gozlemlenmis ve zamanla daha da gelistirilmis. Bu egri gozumun onunden hic gitmez benim. Yasadigim yada sahit oldugum her olayda benim yada karsimdaki kisilerin bu egride yol aldigini bilirim. Bazi adimlari atlansa da, icinden gecilen durum kabaca her zaman budur. Hayat surekli degisimden ibaret oldugu icin bu semayi cok severim ben.

Manti yapmayi bir kez denemistim. Zor degil de yorucu gelmisti. Degisik araclar kullanmistim kapatmak icin, ravioli kalipi, manti kalibi gibi ama hic birini de cok kullanisli bulmamis, sonunda bilege kuvvet bitirmistim basladigim isi. Manti konusu da rafa kalkmisti. Sadece buradaki arkadaslarla bir araya geldigimizde dilimize duser olmustu son zamanlarda. Bir gun hep birlikte manti yapalim, sohbet edip cay icerken acar acar kapatiriz, bitiverir diye. Ara ara Lara manti diye tutturdugunda kalkip yapmak icin icim icimi yese de, tembellik galip gelmisti hep. Ta ki bir gun Tunc gun icinde elcilige ziyarete gittigini ve ogle yemeginde manti yedigini soyleyene kadar. “Ben de yapar cocuklarima yediririm” diye dellenmem o zaman oldu iste.

Yaklasik bir senedir kullanilmadan, hatta kutusundan cikmadan duran makarna makinasinda hamuru acip, cabucacik kesip, evdeki yardimci kadina kapattirma fikri uzun zamandir kafamdaydi. Derken yemek bloglarindan birinde makarna makinesinde acilmis manti tarifi gorunce iyice kafaya taktim. Plan kafamda butun detaylariyla tamamdi. Ben zihinsel olarak olaya hazirdim. Cumartesi gunu hicbir plan yoktu, bu is icin bicilmis kaftandi. Once hamuru yogurdum. Tarifte sert bir hamur olmasi gerektigi yaziyordu, yogurabildigim kadar sert yaptim. Bir sure sonra el, bilek, kol bolgesinde zorlanma yasamaya baslayinca, koylu teyzelerin tekniklerini dusunmeye basladim. Gozumun onune yere serili buyukce bir sofra bezi, bu bezin ustunde alcacik bir tabureye ilismis al yanakli bir teyze ve yere koydugu legeni cevire cevire, vucudunun butun agirligiyla hamur yogurmasi geldi. Hemen ayni duzenegi kurdum ve yogurmaya basladim. Hamur yogurmak ne guzeldi, arada aska gelip hamuru sertce legene atiyordum, gluten denen meretin aciga cikmasi gerekiyordu ya. Hamurdan yillarin bilgeligi akiyordu vucuduma, ellerim beynimden bagimsiz hareket ediyordu hamuru yogururken. Hersey kontrol altindaydi, hayat cok guzeldi.

Ben hamuru yogururken Narsih icini hazirlamisti bile. Makarna makinesini cikarip kurdum. Hersey hala ne guzeldi, hamuru bekletmeye ne gerek vardi canim. O kadar yogurmustum ya, gluten falan tamamdi, tamam olmaliydi. En acik ayardan baslayalim bakalim dedim, hamuru koydum. Ama hamur makineden dumduz bir sekilde cikmiyordu, yamuk yumuk birsey cikiyordu.

INKAR: Hmm, duzelirdi canim, makineyi biraz daha unlamaliydim.

OFKE: Unladim, hicbirsey degismedi, hamuru bekletmedigim icin bir turlu acilmiyordu, nasil boyle bir hata yapabilirdim? Ben kimdim ki makarna makinesinde manti yapacaktim? Demek ki ben makarna da yapamayacaktim bu makineyle, kim aldirmisti bakayim bunu bana?

PAZARLIK: Belki biraz daha un katip yogurursam hamur kendine gelirdi. Ama zaten oyle sert bir hamurdu ki, daha fazla un katamadim, yoguramadim bile.

DEPRESYON: Hersey berbat olmustu. Elimde kullanilmaz bir hamur, agriyan kollar ve aksama manti yemeyi bekleyen uc kisi vardi…

DENEME: Acaba oklavayla acabilir miydim? Oluyordu galiba, biraz bilek gucu gerektiriyordu ama oklavaya direnemiyordu su lanel hamur.
 
KABUL: Is basa dusmustu ne yapalim. Bilege kuvvet acacaktim artik.
 
Iki saat suren bir bogusmanin, iki gun agriyan avuc iclerinin ardindan iki tencere mantiyi iki gun icinde tukettik. Bundan boyle yemek bloglarina girip manti aciveren kisileri okumak, makarna makinesiyle manti yapiveren arkadaslarin gazina gelmek, benden manti talep etmek, elcilige gidip yediklerini evde ballandira ballandira anlatmak ikinci bir emre kadar yasaklanmistir. Ilgili mercilere onemle duyrulur.

Herşey yine birbirine girdi, dünya karmakarışık. Oysa 11 Mart gecesi Kuzey Sulawesi’deki deniz kenarındaki otelde birlikte kaldığımız bir avuç kişinin aklındaki tek şey doğanın gücü karşısındaki küçüklüğümüz ve çaresizliğimizdi. O akşam Libya, Mısır yine gündemdeydi ama konuşulmasının tek sebebi vakit geçirmek, dikkatimizi dalgalardan bir süreliğine olsun uzaklaştırmaktı.

Ertesi gün uçağa bineceğimiz için, öğleden sonra dalışa gidememiştik. Biz de yakındaki köylerden birini görmeye gitmiştik. Arabadan dışarı adım atar atmaz çocukar sarmıştı etrafımızı. Çocukların olduğu heryerden enerji ve hayat fışkırır ya, öyle olmuştu yine. Onların inanılmaz enerjisi ve misafirperver yakınlığı, derme çatma evlerin hayat dolu, parlak renkleri ve önlerini süsleyen rengarenk çiçekler, gözümüzün önündeki bütün fakirliğe rağmen, cennetin bir köşesinde bir yerlerde olduğumuzu hissettirmişti bize.

Tam toparlanıp limanı gezmeye doğru yola çıkacakken, otelde kalmış olan Tunç telefon etti. Japonya’da deprem olduğunu, Kuzey Sulawesi için tsunami alarmı verildiğini ve hemen otele geri dönmemiz gerektiğini söyleyip tam olarak boyutunu anlayamadığımız bir felaketin çok yakınımızda olduğu haberini verdi. Dedim ya, anlamadık tam olarak ne olduğunu. Otele döndüğümüzde hemen internet başına geçti herkes. İşte ancak o zaman anlayabildik nasıl bir felaketin meydana gelmiş olduğunu. Herkes kendince hesaplara girişti, tsumani saatte 800km hız ile ilerlerse saat kaçta bize gelir, yok saatte 900km hızla ilerlerse saat kaçta gelir diye.  Eski, yeni bütün fizik, matematik, jeoloji ve coğrafya bilgileri ortaya saçıldı cömertçe. Boğazın arka tarafında kaldığımız için etkisinin az olacağı gibi hurafelerle kendimiz rahatlatmaya çalıştık ancak son sürat boğazdan içeri kaçan tekneler buna pek izin vermedi.

O gece tsunami Kuzey Sulawesi’ye gelmedi. Bizler ise acil durum kaçış planları ve internette haberleri ve tsunami alarmlarını takip arasında uyumaya çalıştık. Gece bir ara dalgaların sesleri değiştiğinde ikimiz birden yataktan fırlayacak kadar uyanıktık. Sabah olduğunda tsunami alarmı Kuzey Sulawesi için kalkmıştı. Ancak deniz  yaklaşık 20-30 dakikalık süreler içinde 1-1,5m yükselip alçalıyordu sürekli. Tsunami çok küçük bir şeklide gelmişti. Biz dönüş uçağına binmek üzere çektik gittik. Ailelerinden haber alamayan iki Japon kızla gözlerimiz dolu bir şekilde vedalaştık. Japonya’da acıların artacağının, felaketin gerçek kayıplarının sonradan ortaya çıkacağı gerçeğinin ağırlığı taş gibi yüreğimize çökmüştü ama tehlikeden uzaklaşıyor olmanın bencilce hafifliği galip gelmeye başlamıştı bile.

Herkes sıcak, güvenli kalesinde, evinde şimdi. Japonların kibarlıkları, metanetleri, bizde olsa bilmemneler olurdu lakırdıları, İbrahim Tatlıses, Mısır, tsunami, radyoaktif bulut, nükleer santral, tüpgaz lafları sinek vızıltısı gibi gürültü yapıyor kafamın içinde arka planda.Bütün bu vızıltının üstünde yankılanan tek şey  ise ‘seçimlerini dikkatli yap’ uyarısı. Ne demek istediğimi Evren çok güzel anlatmış, buyrun okuyun ve üstünüze düşeni yapın siz de.

>Çıban

>Soylenecek cok sey var, yapilmasi gereken daha da cok. Butun dunya devrimin, degisimin icinde. Her ne kadar bazi seyler hic degismeyecek, guc dengeleri bozulmadikca sahnede gorunen yuzden, agizlara calinan birer parmak baldan baska bir degisim olmayacak gibi gelse de bana, degisiyor, donusuyor iste hersey. Uzaktan bakinca bizim ulkemiz de degisiyor, hic istemedigimiz birseye donusuyor istikrarla. Icindeyken, guzel, rahat kavanozunda hayatini surdurmeye devam ederken anlamiyor belki insan. Belki her sabah ugradigi pastahaneden pogacasini alip plazadaki isine gittikce, ogle yemegini her zaman gittigi kafede yedikce, cocugunu her sene oldugu gibi bu sene de ayni ozel okula gonderdikce fazla farketmeyecek onun icin neler oldugu. Sabah gazetesini okuyup ic gecirecek, ancak magazin sayfasina geldiginde unutacak neye ic gecirdigini. Aksam hangi filme gitsem diye sinema matinelerine dalacak. Belki sinema sonrasi Nevizade’de iki kadeh rakidan sonra dusecek dert yuregine. Memlekete seref kaldirilacak ve alkolun etkisi gittiginde, o ic sikintisinin sebebi de unutulup gidecek.

Poposunun kenarinda, bacaga dogru kisimda cikmis bir sivilce icin neler hissediyorsa, bunun icin de ayni seyleri hissedecek hep. Oturmasini, yurumesini engellemediginden ancak gun icinde rahatsizlik verdikce animsayacak. Doktora gidecek kadar ciddi bulmayacak, kendi kendine yokolmasini bekleyecek. Iltihabin gittikce buyudugunden, cibana donusmeye baslayacagindan, her yere yayilacagindan endiselense de birsey yapmayacak. Oysa ki bilecek, sorun ciddilestiginde tedavi olmak cok daha fazla yakacak canini. Yine de hayati fazla etkilenmiyor ya, keyfini kacirmayacak. Hem belki mucize bir krem cikar birgun, surersin, aninda yokolur ciban.. Evet evet, kesin oyle birsey lazimdir bu sorunu cozmeye, en iyisi bu mucize ilaci bekleyecek.

Hak ve hukukun olmadigi, guclunun sozu gecen durumlarda yonetilenler kisiliksizlesiyor. Daha az zarar gorme, belki de hayatta kalma gudusu, kisisel dogrularin onune geciyor dogal olarak. Egitimsiz birakilmak, hayatinin, geleceginin, herseyinin baska birisinin iki dudagi arasinda olmasi, hakkini arayabilecegin adil kurumlarin olmamasi, hem kisilerin kendi adaletlerini aramasini ve elde etmesini toplumsal anlamda hakli kiliyor ve suc oranini daha da artiyor, hem de dusunce ozgurlugunun gelismesini engelliyor. Surekli guclu kalmak isteyen yoneticiler icin essiz bir yontem. Halki cahil birak ve haksiz bir sekilde yonet. Tamam iste, avucunda herkes. Hot dedin mi sinerler, ne istersen yaparsin.

Youtube koskoca iki sene yasakli kalabildi. Dusundukleri ve yazdiklari icin bir suru degerli insan herkesin gozunun onunde tutuklanip susturulabiliyor. Simdi de bloglara erisim engellendi. Sivilce artik pantalonun disindan gorunur hale geldi, bacak gidecek yakinda. Mucize kremin cikacagi falan da yok, e peki ne yapmali?

>Hikaye

>


@font-face { font-family: “Cambria”; }p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal { margin: 0cm 0cm 10pt; font-size: 12pt; font-family: “Times New Roman”; }div.Section1Genelde klavyenin başına oturup yazmaya başladığımda yazının başlığı kafamda şekillenmiştir çoktan. Ancak bu kez uygun başlığı bulamadım. Komik mi, hazin mi, karizmatik mi, esrarengiz mi yoksa ilginç mi bilemedim yazacağım hikaye. O yüzden sadece hikaye diyorum bu yazıya, yorumu size kalmış.

Bundan 2,5 sene önce Endonezya’ya taşınan bir Türk aile (biz, daha doğrusu Tunç ve ben), otobüslerin üstünde, otobüs duraklarında, sağda solda, heyerde gördükleri bir enerji içeceği reklamıyla çok eğlenirler. Bu aileyi ziyarete gelen Türk konuklarun da hemen dikkatini çekip, eğlencesi olur bu reklam. Bu kadar komik bulunmasının sebebi ise enerji içeceği mi, kocakarı ilacı mı olduğu anlaşılamayan ürünün adının Kuku Bima olmasıdır.

Mart 2010’da bir grup blogger kendi aralarında komik ilaç isimleriyle dalga geçerken Kuku Bima yine gündeme gelir. Nedense Kuku Bima hep gündemde, gözümün önündedir, hala da öyle. Otobüslerin bir tarafında yaşlı mı yaşlı bir adamın resmi, diğer tarafında ise vücut şampiyonu Ade Rai’nin fotoğrafı olan, bugüne dek pek anlam veremediğim bir reklamları var. İlacı içince seksenlik amca Ade Rai gibi aslan mı kesiliyor diye dalga geçilmişliği var.


Yaşlı amcanın hikayesini bugün öğrendim. Maridjan Gaul adındaki bu adam Merapi yanardağının bekçisiymiş. Görevi yanardağın ruhlarıyla iletişim kurup çevrede yaşayan halkın zarar görmesini engellemek, kızdıklarında ruhları sakinleştirmek, gerektiğinde onların mesajlarını insanlarla paylaşakmış.

Maridjan Gaul, 2006 yılında Merapi hareketlendiğinde ‘patlamayacak’ demiş ve gerçekten de Merapi tam olarak patlamamış, sadece kül ve gaz püskürtmüş. İşte bu olay ülke çapında bir anda ünlü olmasına sebep olmuş. 79 yaşında olmasına rağmen ceylan gibi sekerek hergün koca dağın tepesine çıkıp inen yaşlı adamın Kuku Bima reklamının yıldızı olması da bu olay üzerine olmuş.

2010 yılında Merapi hareketlendiğinde ‘patlayacak’ demiş. Patlayacağını bildiği halde görevinden ayrılmayı reddedip son ana kadar elinden geleni yapmak için yanardağın başında kalmış. Ekim 2010’da kızgın küllerin altında kalarak canını teslim etmiş. Cansız vücüdu dua eder pozisyonda bulunmuş.

Kuku Bima’ya gelince, kökleri İÖ 1280 yılı öncesine, Batı Java’da kurulmuş olan Pajajaran krallığının dövüş tekniklerine dayanıyormuş meğer. Bu Sunda krallaı çok güçlüymüş. Halk bir kral öldüğünde, ruhunun kaplana dönüşüp ormanlarda dolaştığına inanırmış. Sunda dilinde kaplana Pak Macan (büyük kaplan) yada pamacan deniyormuş. Kaplan pençesi de Kuku Macan imiş. Sunda halkı kendilerine has geleneksel kılıçlarına, işte bu kaplan efsanesi yüzünden Kuku Macan adını vermiş. Ancak Kuku Macan çok büyük ve ağır bir silahmış. Savaş alanlarında idaresi zor olduğundan boyutlarını küçültmüşler ve avuç içine saklanabilen, ölümcül, küçücük bir bıçak yapmışlar. Adına da Hint mitolojisinin cengaver kardeşlerinin sihirli pençesine ithafen Kuku Bima yada Kuku Hanuman yani Bima’nın yada Hanuman’ın pençesi demişler. Bir diğer adı da karambit.

Şimdi biraz da Bhima ve Hanuman’ı okumak gerek. Hanuman, Kecak Dansında anlatılan hikayedeki beyaz maymun çünkü. Bu kadar çok karşıma çıktığına göre Bhima ve Hanuman kardeşlerin anlatacağı birşey olmalı, dinlemek lazım.

>Julia Roberts’in ardindan Bali

>

Okudugum ve duydugum kadariyla, Eat Pray Love filmi, kitabini okuyanlara yasattigi hayalkirikligina ragmen pek cok kisi tarafindan begenilerek izlendi. Bali’de cekilen sahneler ise filme renk katan, ic acici bir gorsel solendi. Filmin Bali’de gecen kisminin iki carpici karakterinden biri karizmatik, kocakari ilaci ustasi Wayan, digeri de falci Ketut Liyer idi. Ketut, yasini ve dislerinin sayisini bilmeyen, yuzunden kocaman gulumsemesi eksik olmayan, Bali’nin ne kitapta ne de filmde bahsedilen ruhani yasantisinin siradan bir parcasiydi aslinda.

Ancak artik o, kapisinda onu gormek icin insanlarin saatlerce bekledigi ve hatta ustune 50 dolar verdigi, hakkinda belgeseller cekilen bir unlu. Turistler, Kuta’nin atletik vucutlu sorfcu genclerle dolu sahillerinden, eskiden sadece sakinlik arayanlarin, pirinc tarlalarini merak edenlerin, yoga ve sanat meraklilarinin ilgi gosterigi Ubud bolgesine akin eder oldu. Ubud’a giden ise Ketut Liyer’i gormeden donmek istemez oldu. Isi ticarete dokup, hayatin son demlerinde piyangoyu vuran Ketut’un hayatinda ne degisti bilmiyorum, fazla birsey degistigini sanmiyorum acikcasi, ama Bali’nin kendine yeni bir ticaret kapisi actigi kesin. Bir de Ketut’u ticari bulup, gercek “medicine man” pesine dusenler var. Aradiklarini buluyorlar mi, yada ne buluyorlar bilmiyorum ama size ozel Bali Fal Tur’larimiz baslamistir, ilgilenenlere duyrulur! Ketut’un falindan memnun kalmayanlara bakilacak kahve fali fiyata dahildir.

Ekstra Turlar: Gercek medicine man turu, gece yarisi mezarlik torenleri, olu yakma torenleri

Fiyata Dahil Olmayanlar: Carpilma halinde cikacak ozel tapinak toreni, kurbanlik hayvan ve doktor masraflari

Firmamiz Ketut’un tutuklanmasi yahut vefat etmesi halinde tur programinda degisiklik yapma hakkina sahiptir.

>Noel

>Noel hazirliklari basladi ya gene ortalikta, benim de icim kipirdanmaya basladi. Eski yazilari okuyanlar bilir, Noel kutlamasi seklindeki yilbasi kutlamalarina kafayi takmisligim var. Buralarda bizim bayramlari falan kutlayabildigimiz yok ya, kendimize has aile kutlamalari uyduracagim diye kendimi zorladigim da cok (bak bu yaziyi okuyunca o zamanki akli dengemden supheye dustum simdi). Ben mayayi caldim ama kimi tuttu, kimi hic tumadi (tutmaz tabii oyle sacma sapan olursa). Bu sene yine konuyu kendi icimde ele aliyorum.

Daha once de soylemistim ya, seviyorum kardesim ben bu Noel’i, heryerin isiklarla ve kirmizi, yesil, altin renkleriyle bezenmesini, ortalikta soylenen, calinan muziklerin herkesin icini hafifletmesini, insanlara verdigi heyecani ve mutlulugu. Ben de kutlayacagim bu sene, bana ne, kime ne? Cocuklarla adam gibi bir agac susleyecegim, isil isil olacak ortalik. Evi zencefilli kurabiye kokusu saracak, kocamin hatirina belki lebkuchen bile yaparim. Hediye konusunda hala takintiliyim o da genel olarak tuketime karsi oldugum icin, ama hediyeler yapilabilir, elinin emegi, alninin teri karisinca daha da degerli olur. Cocuklara kendinden baska birilerini dusunmeyi anlatmak, baskalarini mutlu etmenin guzelligini yasatmak icin daha guzel firsat var mi? Evet, Noel gecesinin benim icin hala bir anlami yok, belki kendimce ozel aile yemegimi yilbasinda yerim gene, belki hediyeleri yilbasinda veririm, belki benim icin ozel biri olur yanimda benimle Noel kutlamak isteyen, onunla Noel yemegi yerim, ne onemi var? Kutlayacagim iste, ister Noel olarak, ister Noel maskesi altinda yilbasi olarak. Cin yilbasinda havai fisek atacagim, Hidrellez’de ates ustunden atlayacagim, Diwali’de de bir mum yakarim belki. Oh be!

Ailemize has kutlamalara gelince, cocuklar buyudukce bazi seyler sekillenip oturuyor zaten. Her Pazar kahvaltimiz, her dogum gunu hazirligimiz birer rituele donustu bile, oturmus bir sirasi var islerin, ben unutsam cocuklar hatirlatiyor. Eee, o zaman nedir bu kadar kasmak Selen Hanim? Rahat birakiyorum kendimi bu sene. Her zaman oldugu gibi yine minik klavuzlarimi takip ediyorum, Noel Baba’yla baris imzaliyorum. Hooo hooo