>Serabi

> Gectigimiz hafta bir gunlugune bile olsa ekibimi gunluk is ortamindan uzaklastirmak, biraz kafa dagitmak icin Bandung’a goturdum. Bazilari senelerdir tekstilin icinde olmalarina ragmen, ayrintisiyla bir kumas fabrikasi gezmemisti. O yuzden once dokuma kumaslarimizi ureten bir fabrikaya ugradik.

Daha sonra Bandung’da Sundanese mutfagindan birseyler atistirdiktan sonra Tangupan Perahu yanardagina ciktik. Tazecik karadutlar, cilekler aldik, dagin kukurt kokulu serin havasini icimize cektik. Donus yolunda da Serabi (srabi diye okunuyor) adinda bir tatli yedik. Ben bayildim bu serabiye, en cok da toprak kaplarin icinde, komur atesinde pisiyor olmasina. Tadina baktiktan sonra ise fotografini cekmek ancak yarisini mideme indirdikten sonra aklima geldi. Muhallebiyle, krep arasi bir dokusu vardi. Ustundeki hindistan cevizli sos ise damagimda yaptigi butun tropik cagrisimlara ragmen, soguk yagmurlu bir gunde sicak sicak yenmesi gereken bir tatli oldugu izlenimini degistiremedi.

Bu blogu yemek bloguna donusturme niyetim yok ancak bu tatlinin ilginc tarifini paylasmadan duramayacagim. Kapakli, alti yuvarlak minik toprak kabi ve mangali olanlar, mutlaka denesin ve damaginda kalan lezzetle Guneydogu Asya’ya kisa bir yolculuk yapsin.

Malzemeler:
250 gr pirinc unu
150gr az yaslanmis hindistan cevizi rendesi (yani disi yesil olacak)
½ cay kasigi tuz
600ml hindistan cevizi sutu
1-2 macademia findigi

Macademia findiklari yagi cikana dek cok ince rendelenecek, yada ezilecek. Cikan yag toprak kabi yagmalak icin kullanilacak. Alternatif olarak hazir findik yagi da kullanilabilir diye dusunuyorum ama orjinal tarifi yorumlamak denemek isteyenlere kalmis artik.

Hindistan cevizi sosu icin:
1-2 hindistan cevizinden elde edilecek 500ml hindistan cevizi sutu
200 gr hindistan cevizi yada palmiye sekeri
¼ cay kasigi tuz
2 adet pandan yapragi (Uzunlamasina yirtilip, tek bir dugumle baglanacak. Bulamazsaniz sorun degil, benim yedigim sosta bence pandan falan kullanilmamisti. Ama orjinal tarifi deneyecegim diye inat ederseniz Asya urunleri satan yerlerde bulunabilir belki)

– Pirinc unu, rendelenmis hindistan cevizi ve tuz karisimina hindistan cevizi sutunu azar azar dokerek homojen bir karisim elde edene dek ciplak elinizle karistirin. Daha sonra karisimi avuc icinizle, hafif ve yumusak olana dek, 10-15 dakika dovun. (ne demek oldugundan emin degilim, hayal edebiliyorum ama denemek lazim)
– Toprak kabi iyice kizana dek komur atesinde isitin. Ezilmis findiklari ince bir tulbente koyup sikin ve cikan yagla toprak kabi yaglayin.
– 3-4 yemek kasigi kadar karisimi toprak kaba dokun ve yuzeyde baloncuklar gorene dek kapagi acik pisirin. Daha sonra kapagini kapatin ve alt yuzeyi iyice pisip acik kahverengi bir renk alana dek pisirin.
– Pisen serabiyi kaptan alip hindistan cevizi sosuyla sicak sicak servis yapin.

Hindistan cevizi sosu:
Hindistan cevizi sutu, seker, tuz ve pandan yapraklarini orta ateste surekli karistirarak pisirin. Kaynama noktasina geldiginde atesten alin ve ilinmasini bekleyin. Pandan yapraklarini alip tatliyla servis yapin.


Not: Bizim yedigimiz yerde krepi arasina muz dilimleri koyarak pisirip, cikolata sosuyla da servis yapiyorlardi. Ben orjinal olanini denedim ama eminim muzlu cikolatali versiyonu da harikadir.

>Passage

>Waigeo ve Gam adaları arasında yer alan, yaklaşık 5 metre derinliğinde, zaman zaman nehir hissi veren fiyord benzeri, çok özel bir coğrafi oluşuma sahip bir yer Passage. Denizin kireçtaşından kayaları oymasıyla ortaya çıkan yüzlerce mantar adacıktan meydana geliyor. Bu adacıkların çoğunun üstü yemyeşil bir bitki örtüsüyle kaplı. Bazı yerlerde kıyılar tamamen mangrove ağaçlarıyla çevrilmiş. Bu ilginç yer, biyolojik açıdan sağladığı benzersiz şartlar sayesinde okçu balıkları (hani suyun hemen altında durup, suyun üstündeki böcekleri, ışığın kırılmasını falan hesaplayarak, doğru açıda su fışkırtıp suya düşüren ve yiyen balık var ya, işte o) gibi çok nadir canlı türlerine de ev sahipliği yapıyor.

Biz ise buraya gitmek için ne kadar sabırsızlansak da, yağmurlu hava yüzünden iki gün beklemek zorunda kaldık. Bu geziyi yapabileceğimiz tek uygun gün geldiğinde ise şansımız yaver gitti ve güneşli harika bir gün hediye etti bize doğa. Biz de o muhteşem güzellikleri parlak güneş altında tüm ihtişamıyla yaşayabildik. Yesil ve mavinin arasindan iki kucuk tekneyle ilerledik.


Bazi yerlerde deniz oyle durgundu ki, neresi gok, neresi deniz ayrimina varamadik. Yansimalar ruyada oldugumuz mesajini verip durdu beynimize.

Labirent gibi dizilmis adaciklarin arasinda kaptanimiz yolunu nasil buldu sasirdik. Tamamen kapali gibi gorunen yerlerde bile daracik gecis yollari bulup bizi cennet gibi koylara cikardi.

Bu koylardan birinde buz gibi bir tatli su kaynagina getirdi bizi ve tatil boyunca buldugumuz en tuzsuz suyla guzel birer dus aldik hepimiz.

Dustan sonra teknelerde piknik yaptik ve ogle yemegimizi yedik. Piknik sepetleri hazirlanirken catal bicagin unutulmus oldugu ortaya cikti. Tabii ki bu kucuk detay keyfimizi hic kacirmadi. Kaptan bazilarimiza karpuz kabugundan kasik yapti. Bazilarimiz karadan topladiklari dal parcalarini cubuk gibi kullanarak yedi yemegini, bazilarimiz elleriyle daldi pilava. Yemek yerken yanimizdan bir balikci gecti, bizim az once dus aldigimiz kaynaga gitti, su aldi, yikandi, belki o da yemek molasi verdi bizim gibi…

Buralara kadar gelip dalmamak olmaz. Hem snorkelle gezdik, hem de daldik.

Donus yolunda koylardan birine yerlesmis bir aile gorduk. Anne baba evin tepesinde kurutulacak baliklari ipe diziyor, cocuklar kumsalda oynuyordu.

Bir yerde durup bu kafataslarini gosterdi bize rehberimiz. Ikinci dunya savasindan kalma ve Japon askerlerine ait olduklari tahmin ediliyor. Denizin dibinde bulduklari bu kemikleri, yerli balikcilar saygi ifadesi olarak oradan cikarip, kayaliklara koymuslar.

Yine bu guzel adaciklarin arasindan suzulerek otelimize geri donduk. Butun gun suren, uzun bir geziydi, yine de bitsin istemedik. Bu guzellikleri iyice beynimize kazimak, icimize cekmek icin susup izledik sadece.

>Şok Terapisi: Sorong

>Sorong, tüketen dünyanın insanlarına (yoksa dünyayı tüketen insanlara mı demeliyim?) şok terapisi yapmak için seçilebilecek ideal yerlerden biri. Dünyada, ve hatta Endonezya’da buradan çok daha fakir yerler var tabii ki, ancak kademeli bir şekilde göz açmak için birebir Sorong. Uçaktan inip toprak yoldan havalimanına yürürken, o kapının ardında seni nelerin beklediğini tahmin etmek pek mümkün değil.

Sorong havalimanı eski püskü, minicik bir bina. Uçaktan inmeden önce son gördüğümüz yer olan Makassar havalimanının modern, temiz, aydınlık, ferah ortamından sonra Sorong havalimanının sıcak, sigara dumanlı havası insanın yüzüne tokat gibi çarpıyor. Evet, Sorong havalimanında sigara içmek serbest, herkesin elinde bir sigara var. Zaten havalimanının ‘geliş’ kısmı bir odadan ibaret. Bavullar duvarda açılmış büyükçe bir delikten içeri elle veriliyor tek tek. İçeri giren bavulun bagaj numarasını bağırıyor birileri, gidip alıyorsunuz. Aslında içeride yolcudan çok bagaj taşıyıcı olduğu için bavullara elinizi bile sürmüyorsunuz. 3-5 bin Rupiah karşılığı bavullar gitmesi gereken yere gidiveriyor.

İnsanların görüntüsü Java’da çok farklı. Makassar’da koyulaşmaya başladığını gözlemlediğimiz ten renkleri Sorong’da iyice kararıyor. Boylar kısalıp, yüz hatları bambaşka bir şekle bürünüyor. Saçlar kıvır kıvır, burası gerçekten de Ilhos Dos Papuas. Daha utangaçlar sanki Java’lılardan, gözlerini kaçırıveriyorlar hemen. İnsanın içini ısıtan gülen gözler, kocaman gülümsemeler burada da baki.

Havalimanında bizi gideceğimiz tesisin görevlisi bir bayan karşılıyor. Bavullarımızı toparladıktan sonra arabalara doluşup, bizi adaya götürecek tekneye binmek üzere limana gidiyoruz. Limana varana dek nerede olduğumuzu çok net algılayamıyoruz. Dünyanın bir ucunda, sıradan, fakir bir kasaba görüntüsünde herşey, olağan dışı birşey yok. Arabalar dar bir toprak yolun sonunda duruyor ve bize arabadan inmemiz söyleniyor. Görünürde deniz falan yok, köyün ortasında duruyor gibiyiz, yine de iniyoruz. Bir anda etrafımızı 4-5 tane çocuk sarıveriyor. Öyle güzeller, öyle canayakınlar ki hayran oluyoruz her birine ayrı ayrı. Fotoğraflarını çekip makinedeki görüntülerini kendilerine gösteriyorum, çok hoşlarına gidiyor.

Çocuklardan ayrılmak zor ama limana gitmemiz söyleniyor, biz de ağaçların arasından yürüyoruz. Neyse ki çocuklar da bizimle geliyor. Liman denilen şey uzun, ince bir koyda, tahtadan, derme çatma bir iskele. Ancak iskelenin ucuna yürüyüp karaya baktığımızda nasıl bir yerde olduğumuzu anlayabiliyoruz. Biz, çocukların çıplak ayakla ve yırtık giysilerle gezdiği, çekilen denizin kıyıya atılan bütün çöleri ve lağımı geri kustuğu, balıkçıların kayığını karaya çekmek için dizlerine kadar bu pis çamura girdiği, tuvaletlerin deniz kenarında, sular yükseldiğinde üstünde, yerden 2-3 metre yüksekliğinde altı açık barakalar olduğu ve bu tuvaletlerin altında domuzların beslendiği, derme çatma baraka görünümündeki evlerin önünde renkli papağanlar olan bir yerdeydik.
Gördüklerimi hazmetmeye çalışırken beni uzakan izleyen çocuklarla gözgöze geldiğimde bana bu güzel pozu verdiler. Hepsini kucaklayıp götüresim geldi. Anlaşılan böyle hisseden bir tek ben değildim.

>Raja Ampat Heyecani

>Gecen sene birlikte Sipadan’a gittigimiz arkadaslarin bu sene Raja Ampat’a gitmek istediklerini ogrendigimde, ne yapip edip iznimi o tarihlere ayarlamam gerektigine karar vermistim. Tunc yaninda misafiri oldugunda hep stresli, yorgun, endiseli olur. Hersey yolunda gitsin, guvenli, konforlu ve keyifli dalislar yapilsin, herkes istedigi fotografi cekebilsin, tatilin tadi damaklarda uzun sure kalsin diye surekli didinir durur. Hele de gidilen yer Raja Ampat gibi, dalis acisindan zorluk derecesi biraz daha yuksek bir yer olunca, stresinden cekilmez olur diye dusunuyordum ben. Ancak Sipadan grubumuz oyle tatli, uyumlu, kafadengi ve dalis becerileri ileri seviyede bir gruptu ki, onlarla gidilen bir turda olmanin hem benim, hem de Tunc icin daha keyifli olacagini dusunmustum ki, kesinlikle hakliymisim.

Arkadaslarimiz Endonezya’ya geldikleri ilk gunu Jakarta’da gecirdiler. Onlarla ve buradaki diger arkadaslarimizla birlikte bizde yemek yedik. Ertesi gun yola cikacak herkes heyecan icindeydi. Belli ki herbiri arastirmasini yapmis, belki butun yil boyunca oranin hayalini kurmustu ve ertesi gun gidecegimiz yerin ne kadar ozel ve heyecan verici oldugunun farkindaydi. O kuslar gibi hafif gecede, yatmadan once alacagimiz duslarin, geri donene dek, tatli su altinda alacagimiz son dus oldugunu bilmiyorduk tabii ki. Hatta bazilarimiz (ben) hevesle dus jelleri, sac sampuanlari, sac kremleri, sac joleleri almisti yanina. Oysa ki bir hafta boyunca tuzlu ve islak gezecektik, ama bilmiyorduk daha.

Umumi tuvaletler konusunda sorunlu biri olarak, beni en cok dusunduren konu odalarda tuvalet olmamasiydi. Tunc’un anlattigina gore tuvaletler odalarin disindaydi ve iki odaya bir tuvalet ve banyo dusecek sekildeydi, luks degildi ama temiz tutuluyordu. Banyolarda ise dus yoktu, Endonezya’da “mandi” denilen turden bir banyo vardi. Mandilerde banyonun bir kosesinde yaklasik 1, 3 metre boyunda, taban alani da 80cmX80cm civarinda olan bir su havuzu bulunuyor. Bu havuz suyla doldurulup, masrapayla su dokunme seklinde banyo yapilabiliyor. Bu anlatilanlar benim hic kafama yatmamisti, yanima bol bol antiseptik gel ve kozet kagidi almayi ihmal etmesem de, icten ice en buyuk derdim buydu. Tuvalet endisemin bu kadar bariz oldugunu ancak, Raja Ampat’a gidip eve her telefon edisimde Lara ilk once “anne, tuvalet buldun mu orada?” diye sordugunda anladim.

Herkesin endiseleri farkliydi tabii ki. Tunc’u gunlerce uykusuz birakan konu da Merpati havayollariyla ucacak olmamiz ve Sorong havalimaninin kotu sartlariydi. Ben ucaklardan anlamam, benim kriterim temizligi ve rahatligidir ki, gercekten de son bindigimiz Makassar-Sorong ucagi, koltuk aralarina yapistirilmis sakizlar, pirinc dokuntuleriyle dolu koltuklari ile simdiye dek bindigim en pis ucakti. Ancak Sorong’a inerken Tunc, „aaa, pisti isiklandirmislar, harika!“ diye sasirinca, isiksiz bir pist olabilecegini dusunemedigim icin onceki endiselerine hak verdim. Neyse ki, Garuda Havayollarinin yakinda Sorong’a ucacagini ogrendik ve bir daha geldigimizde Garuda ile ucabilecegimiz ihtimaline sevindik. Cocuklari bile getirirdik belki o zaman.

Arkadaslarimizdan bazilari yeni aldiklari kameralar ve housingleri ile ilgili endiseliydi. Housing su alacak miydi, kameralar sorunsuz calisacak miydi suyun altinda? Nitekim, bir housing su alarak bir adet yepyeni kameranin cope gitmesine sebep olunca, bu endiselerin de gayet yerinde oldugu anlasildi ilerleyen gunlerde. Bir arkadasimiz ise, gelmeden bir hafta once cok ciddi bir kulak iltahabi gecirmisti, hatta hala da gecirmekteydi. Kulagi acilacak miydi, dalabilecek miydi? Ya akintilar? Cok mu siddetliydi? Herkes kimde hangi guvenlik gerecinin oldugunu sorup ogreniyordu endise icinde. Kimde duduk, kimde isaret sosisi, kimde akinti kancasi vardi? Peki ya sivrisinekler? Nasil korunacaktik da sitma olmadan donecektik evimize? Ya bocekler? Saka degil ya yagmur ormaninin kiyisinda kalacaktik. Ya telefon sorununu nasil halledecektik? Ailelerle nasil haberlesilecekti? Gercekten Tunc’un dedigi gibi, sadece iskeledeki sagdan ikinci koltuktan mi telefon edebilecektik? Bu koltuk kac kisi alirdi ayni anda? Eger sadece Indosat cekiyorsa, yeteri kadar Indosat kontorumuz var miydi?

O gece herkes kafasinda bir suru soru isaretiyle ama heyecan icinde ayrildi birbirinden. Bazilari hic uyumadi, benim gibi uykucular ise kisa bir uyku cekip, sabahin 3’unde zar zor uyanip havalimanina dogru yola cikti. Macera basliyordu.

>Raja Ampat, Dort Kral

>Raja Ampat, dunyanin en karmasik ekosistemlerinden biri, Bati Papua’nin yani Irian Jaya’nin goz bebegi. Bugun ulasim zorluklari ve kisitli konaklama imkanlari yuzunden cok fazla turistin gidemedigi ancak unlu fotografcilarin mudavimi oldugu, pek cok turizm, gezi ve fotograf dergisinde kendisine ayrilan sayfalarla dunyanin ilgisini yeni yeni cekmeye baslayan, doga asiklarinin hayallerini susleyen bir doga harikasi.

15.yuzyilda Maluku’nun ilk Musluman yoneticilerinden biri olan Tidore Sultani, bolgeye 4 yerli kral atamis; Misool, Salawati, Batanta ve Waigeo. Bu krallar bolgenin dort buyuk adasina isimlerini vermisler. Bolgenin Raja Ampat yani Dort Kral ismi de buradan kalmis.

Papua, 16. yuzyilda Portekizliler gelip bolgeyi ele gecirene kadar Bati dunyasinda bilinmiyormus. Ancak bulunan arkeolojik kalintilar, IO 2000-3000 yillarinda bile bolgede adalar arasinda ticaret yapildigini gosteriyor. Portekizlilerin 1526’de yonetime getirdigi vali, etrafi once bir guzel vaftiz ettikten sonra bolgeye „Ilhas Dos Papuas“ yani „Kivircik Saclilarin Adalari“ adini vermis. Iste Papua ismi de buradan geliyor.

Adalar altin madenleri yuzunden kisa surede somurgeci devletlerin ilgisini cekmis dogal olarak. Ispanya, burayi 1545’te Portekizlilerden almis, ve adini „Yeni Gine“ olarak degistirmis. Ispanyollar da altin bulma ve cikarma konusunda pek basarili olamamislar. Foja daglariyla ilgili bilgi edindikten sonra doga kosullarinin ve yerel halkin bu cabalara engel oldugunu dusunuyorum. Yerel halk arasinda kelle avciligi ve insan yiyicilik olduguna birkac kaynakta rastladim. 1700’lerde Ispanya bolgenin yonetimini Hollanda ve Ingilitere’ye vermek zorunda kalmis. Muskat, tarcin, sandal agaci, kurutulmus deniz hiyari, deniz kaplumbagasi kabugu, inci, cennet kusu derisi ve kole (!!) gibi ticari degeri yuksek kaynaklarin zenginligi yuzunden Hollanda ve Ingiltere uzunca bir sure itisip kakistiktan sonra bolgeyi aralarinda paylasmislar.

Hollandalilara kalan Bati Papua, uzunca bir sure Hollandilarin fazla ilgisini cekmemis. Bolge ihmal edilmis, aslina bakarsaniz doga acisindan cok da iyi olmus. Sir Alfred Russel Wallace, 1854-1862 yillari arasinda bolgede 8 yil gecirmis. Bu sure esnasinda Asya ve Avustralasya turlerini ayiran ve Wallace cizgisi denen biyo-cografi siniri bulmus ve Charles Darwin’le ayni zamanda bir evrim teorisi gelistirmis. Bu Wallace cizgisi cok enteresan bir konu, ilginizi cekiyorsa arastirmanizi tavsiye ederim.

Bolgeye ciddi arastirma gezilerinin ve yerli kabilelerle anlamli ilk temaslarin yapilmasi 20. yuzyilin baslarini bulmus. Ancak Yeni Gine’nin Bati tarihinde yerini bulmasi, 2.Dunya savasinda Japonya ve diger devletler arasinda cok kanli savaslara sahne olmasiyla olmus. Savasin son catismalari Kus Kafasi Peninsula’sinin ucunda gerceklesmis, ve buranin gunumuzde batik dalisi acisindan cok ilgi cekici bir yer olmasina sebep olmus.

2.Dunya savasinin bitmesiyle Hollanda bolgeyi Endonezya’ya teslim etmis. Ancak devredilen bolgeler arasinda atlanan yer Hollanda Yeni Ginesi olmus. Bolgenin Endonezya’ya katilmasi 1969’u, Irian Jaya adini almasi ise 1973 yillarini bulmus. Gunumuzde “Ozgur Papua” hareketleri hala devam etmekte ve bu yuzden bolgenin bazi yerleri guvenlik sebepleriyle hala turizme kapali. Politik karmasa yuzunden pek cok altin, nikel ve petrol madeni de bolgede faaliyet surduremiyor.

>Sulawesi’de piknik, Sumatra’da çay molası

>Taman Mini Indonesia Indah, Endonezya’nın bütün bölgelerini temsil eden parklar, farklı müzeler, kelebek ve kuş parkı, akvaryum, lunapark, çocuk oyun alanları gibi pek çok eğlence, kültür ve aktivite merkezini içinde barındıran dev bir park. Turistik yerlerden pek hoşlanmadığım için buraya karşı biraz önyargılıydım, bu yüzden iki senedir gitmemiştik. Ancak geçen Cuma bir Budist bayramı vesilesiyle tatil olunca, çocuklarla açık havada ama eve de çok uzak olmayan bir yerde vakit geçirmek istedim. Burası en uygun alternatif gibi görünüyordu.

Yaptığım ön araştırma sonucu parkın çok büyük olduğu için bir günde gezmenin imkansız olduğunu, havanın sıcaklığını gözönünde bulundurarak şapka vs alınması gerektiğini, aynı sebeplerden mümkünse arabayla gezilmesinin daha az yorucu olacağını, parkataki yemek alternatiflerinin hep lokal olduğu ama piknik yapmaya müsait olduğunu okumuştum. Planım böcek müzesini, kelebek parkını ve vakit kalırsa kuş parkını gezmek ve duruma göre ya piknik yapmak yada eve dönmekti. Burada topluma açık bazı yerlerin standardını tahmin etmek çok güç. Gideceğimiz yer çok pis olabilirdi, o yüzden bol bol su, ıslak mendil, yedek giysi, portatif lazımlık ve piknik için örtü ve klasik Türk annesi işi börek ve poğaça aldım yanıma.

İlk hedefimiz olan böcek müzesini bulmamız biraz vakit aldı ama parkta neyin nerede olduğunu öğrenmiş olduk. Harika, yemyeşil, temiz ve bakımlı bir parktı ancak bir türlü harita bulamadık. Park içindeki haritalar ise okunmayacak kadar eskimişti ama sora sora, dolaşa dolaşa bulduk. Ancak böcek müzesine girebilmek için bileti akvaryumdan almamız gerektiğini, akvaryum, böcek müzesi ve kelebek parkı için tek bir bilet alındığını öğrenince, akvaryumu da gezmeye karar verdik. Çok ilginç değildi ama çocuklar çok eğlendi. Benim ilginç bulduğum tek bölüm mutant balıklardı. Açıklamalar İngilizce olmadığı için balıkların hikayesini öğrenemedim ama iki kafalı balıklar çok korkunçtu… Kim bilir neler yaptık sulara da bu balıklar bu hale geldi.

Sonra böcek müzesini alelacele gezdik ve hemen kelebek parkına geçtik. Açıkçası kelebek sayısının azlığı biraz hayal kırıcıydı ama yine de kocaman bir iki kelebeği çok yakından görebildik.


Vakit henüz öğle yemeği için erken olduğundan kuş parkını da gezmeye karar verdik. Oldukça ilginçti ama Bali’deki kuş parkı daha hoştu bence. Yine de gitmeye değer kesinlikle.

Şu leyleklerin bakışları çocukları korkuttu, yanlarına bile yaklaşmak istemediler. Aşağıdaki tukan ise fotoğraf çekmeye çalışırken rahatsız olup beni korkutmaya çalıştı ama görevli hemen gelip olayı kontrol altına aldı.

Saat 12’ye yaklaşınca öyle bir sıcak bastırdı ki, hemen arabaya koşup piknik yapmak için önceden gözüme kestirdiğim Güney Sulawesi parkına doğru yola koyulduk.

Güney Sulawesi’deki Toraja bölgesini her açıdan çok ilginç ve çekici buluyorum. Buraya gitmeyi çok istiyorum ama çocukların biraz daha büyümesi gerek. Toraja’nın, Endonezya hükümeti tarafından resmen kabul edilmiş, ‘Aluk To Dolo’ yani ataların yolu adlı bir inanışları var. Bu inanış sadece bir din değil, sosyal hayata, tarıma ve ritüellere yön veren gelenek, kural, alışkanlıklar, hukuk karışımı birşey. Aluk’un detayları köyden köye farklılıklar gösterebiliyor.
Toraja mitolojisine göre, Torajalı’lar cennetten merdivenlerle inmişler, bu yüzden dini törenlerde yaratıcıyla bağlantı kurmak için merdiven kullanıyorlarmış. Evren ise yukarı dünya, insanın dünyası ve yeraltı dünyası olmak üzere üçe ayrılıyormuş. İlk başta yukarı dünya ve insanın dünyası evliymiş, ardından karanlık gelimiş, sonra ayrılık ve en sonunda ışık. Toraja evi işte bu mitolojiyi yansıtıyor. Direklerle desteklenmiş, hayvanların yaşadığı alt dünya, insanların yaşadığı orta dünya ve en tepede gemi şeklinde bir çatı. Bu dev çatılar aynı zamanda pirinç deposu olarak kullanılıyor.


Toraja’da yaşam ve ölüm törenleri çok önemli ve görkemliymiş. Ancak Hollanda’lılar bu güzel insanları ve toprakları sömürdükleri dönemde yaşam törenlerini yasaklamışlar. Hangi akla hizmet ettiler bilemiyorum ama (aslında biliyorum ya neyse..) sadece ölüm törenlerine izin vermişler. Ölüm törenleri çok masraflı olduğu için aileler, tören parasını biriktirene kadar ölüleri evlerinin altında saklıyormış. Törende ne kadar çok su bufalosu kurban edilirse o kadar gösterişli demekmiş. Kurbanlar birkaç gün süren ziyafetler ve şenliklerle köy halkıyla paylaşılıyormuş. Kesilen bufaloların kafaları evin girişine asılıyor, boynuzları da üstüste dizilerek evin girişine konuyormuş. İnanışlarına göre bu bufalolar uyku halindeki sahiplerini yani ölen kişiyi bekliyorlarmış. Ölenlerin cennete yani yukarı dünyaya bufalolar yardımıyla gideceğine ve ne kadar çok bufalo kurban edilirse cennete yolculuğun o kadar çabuk ve kolay olacağına inanıyorlar.

Bu hikayeler mi ,yoksa hala yüzyıllar öncesindeki gibi yaşan insanları mı beni çeken bilmiyorum ama Toraja’yla aramızda birşeyler olduğu kesin. Replikası bir parkta bulunmak bile bana mutluluk verdi. Çocuklar için ise çok fazla birşey ifade etmedi tabii ki. Onlar çimenlerde yuvarlandılar ve uyduruk kağıt uçurtmaları keyifle uçurdular.


Lara’nın uçurtma uçurma yeteneği beni şaşırttı, ben bu konuda çok yetenekli değilimdir zaten ama benden başarılı olduğu kesin.

Ben de o gördüğünüz koca yeşil alanı tamamen gölge yapabilecek kadar büyük bir ağacın gölgesinde oturup keyfime baktım. Bir daha gidişimde kesinlikle bir termos da çay olacak yanımda.

>Peri kizinin hikayesi ve Manado koylusunun gunluk temizlik ritueli

>Burada volkanik kayalarin ortasindan bir kaynak suyu cikiyor.


Olusum volkanik ama su buz gibi soguk. Bana anlatilan sekliyle, efsaneye gore bu dogal havuzda yikanmaya dokuz adet su perisi (nymph) gelirmis cennetten zaman zaman. Koyun delikanlilarindan biri bu perilenden birine feci sekilde asik olmus. Perilerin gelislerinden birinde delikanli perinin elbisesini calmis.


Elbisesiz kalan peri, bu sekilde cennete geri donememis, delikanli da ancak kendisiyle evlenmesi sartiyla elbisesini geri vermeyi kabul edince zavalli peri caresiz bu adamla evlenmis. Peri bir sure sonra hamile kalmis ve nur topu gibi bir bebekleri olmus.


Ancak peri dunyada bir turlu mutlu olamamis ve kocasini ve bebegini birakip cennete geri donmus.

Bebek biraz buyuyunce annesini istemis, adam bir balinanin sirtinda okyanuslari astiktan sonra cennete ulasmis ve bebegi annesine gostermis. Anlatilan hikaye buraya kadar.

Bu da benim yorumum; bizim okuz delikanli bin turlu alavareyle evlenmeye ikna ettigi peri kizina pek de iyi davranmamis. Aile ici siddet resimlere bile yansimis, bakiniz sekil 3, bariz kadinin sacini cekiyor. Zavalli peri kizi bu iskenceye dayanamamis ve bebegini alip gitmek istemis. Ancak bizim okuz cocugu annesine vermemis. Resimde periyle bebek arasindaki beden dili ayrilmanin zorlugunu, perinin bebegi yanina cagirisini cok net gosteriyor. Neyse, bizim hoduk daha sonra bakmis ki cocuk bakmak kolay degil, altindan kalkamiyor, bebegi annesine geri vermeye karar vermis. Peri kizi zaten yukaridan izliyor ya olayi, hemen bir balina gondermis adama ki bebegine bir an once kavussun. Annenin bebegiyle bulusmasinin ardindan neler oldugu belirsiz. Bence bebek annede kalmistir ve duzenbaz ve kotu adami tez vakitte cennetten atmislardir.

Biz burada dolanirken yesilligin ortasindaki evden bir baba ogul cikti geldi.

Babasi camasir yikarken minik oglan suda kikir kikir gulerek oynadi, yikandi. Cooook ama cok sekerdi.

Bu veletler de, biz kucugun fotograflarini cekerken yukarida oturup ufakliga “amcaya bak, abiye bak” gibi laf atip duruyorlardi. Benim kendilerimin fotografini cektigimi farkedince agzini kapatip ” a ha! simdi de bizi cekiyor” diye fisirdasirken.

>Manado Halk Pazari

>
Gittigim yerlere has yiyecekleri hep yerel kulturun bir parcasi olarak gorurum. Gezip gormek kadar, bu otantik yiyecekleri tatmak da benim icin gittigim yeri tanimanin onemli bir parcasidir yada eskiden oyleydi demek daha dogru olur sanirim. Yiyecek konusunda secici oldugum soylenemez ancak dunya uzerinde yenilen seylere dair bilgim genisledikce kendi sinirlarimi cok net belirlemeye basladim. Zaman icinde bocek, soyu tukenen hayvanlar yada bana ters gelen herhangi birseyi yeme zorunlulugu hissetmemem gerektigini, ikram edildiginde kibarca geri cevirebilmeyi, kendimi bu sinirlarla kabul etmeyi ve karsimda benim yemedigim seyleri istahla yiyen insani yargilamamayi ogrendim, daha dogrusu ogrendigimi saniyordum. Bu konudaki asil sinavi vermemisim meger Manado Halk Pazarina gidene kadar.


Bu pazarda kopek, yarasa, fare ve yilan gibi hayvanlarin etlerinin satildigini duymustum aslinda. Goz gormeyince gonul katlaniyor ya, gozumle gormedigim icin kopek etinin yeniliyor olmasi gercegini bir turlu beynim almamisti, ustunde de durmamistim. Icten ice de merak ediyordum bu pazari, gidip gormek istiyordum. Bu sefer firsat cikti ve ben de kosa kosa gittim.

Gittim ama meger ben hazir degilmisim. Adimimi atamadim kasap bolumune, hem kokudan hem de goruntulerden. Biraz yaklasip kopeklerin ve yarasalarin fotografini cektim ama buraya koymamaya karar verdim. Kopek etinin yeniyor olmasini bir turlu kabul edemedim bastan ama sonra aslinda minicik kuzularin, pofuduk tavsanciklarin, korpecik piliclerin de ne kadar sevimli olduklari, hatta evinde bu hayvanlari besleyen cocugun onlara nasil da sevgiyle baglanabilecegi geldi aklima. Hangi hayvanlarin yenmesi gerektigine dair kurallari nerede, kim, nasil belirliyor sorusu cok bilinmeyenli bir denklem. Ben icinden cikamadim, sadece yargilamamam gerektigini anladim.

Ben kabullendim bazi gercekleri, tolerans konusunda bir kac adim katettim kendi icimde. Ancak yine de fotograflari koymuyorum buraya ki benim yasadigim sureci yasamak zorunda kalmayin, bizzat tanimadiginiz insanlari yargilamayin, kendi secimizle ve hazir oldugunuzda yasayin boyle bir deneyimi. Onun yerine cesitli otlar satan sevimli teyzenin, kurutulmus minicik baliklar satan amcanin, sebze satan gulec kizin, balikcilarin ve adinin “papoya” oldugu soylenen mis kokulu otun resimlerini sunuyorum sizlere.



>Minik balıklar

>Tekne rüzgarını bir kere yediniz mi, o rengarenk büyülü dünyaya bir kere kafanızı daldırdınız mı iflah olmazsınız. Siz çok erken tanıştınız okyanusla ve onun büyülü dünyasıyla. Sudaki rahatlığınıza şaşmadım da, tekneye attığınız ilk adımla birlikte senelerin denizcisi havalarına bürünmenize şaştım. Artık geri dönüşü yok bu işin, belli oldu ki her deniz tatilini dört gözle bekleyeceksiniz ve her seferinde daha çok keyif alacaksanız denizden. Sizinle herşey çok keyifli ama en büyük tutkumuzu paylaşmanın verdiği mutluluğu sanırım ancak sizler de anne baba olduğunuzda anlayacaksınız. Su altında gördüğüm en güzel balıklar sizlersiniz, babanızın çekerken en çok keyif aldığı fotoğraflar da işte bunlar ;