Palau’da ilk gun

Sabahin kor karanliginda geldik Palau’ya. Bir, kucucuk havalimanindaki asiri kilolu pasaport memurunun kan canagi gozlerini hatirliyorum, bir de gecenin karanligina gomulmus adanin yaydigi huzurun denize yansimalarini. Sonrasi deliksiz, kisa bir uyku ve sabah her firsatta ucundan kenarindan denizi gormeye calistigimiz telassiz ama cabuk bir kahvalti.

20120219-211236.jpg

Her yeni bir yerdeki ilk gun gibi, bu gunumuz kesifle, Palau’nun insani, kulturu, dilleri, halk hikayeleri gibi konularda ipuclari yakalama cabalariyla gecti. Bugunun sonunda hayalkirikligiyla anladim ki Palau’da hayat sadece otellerin sinirlari icinde geciyor. Otellerin disinda gunduz yada gece, sahilde oturup cayimi yudumlayabilecegim, guzel muzik dinleyip, guzel vakit gecirebilecegimiz bir bolge yok. Varsa da biz defalarca sormamiza ragmen ogrenemedik. Yani soyle Bali’nin Sanur’u yada Jimbaran’i gibi bir yer yok. Yerel el sanatlarini gorebilecegimiz tek yer merkezdeki kucuk muze ve yemek yiyebilecegimiz yerler alisveris merkezi denen kucuk binalarin icindeki yerlerle sinirli.

Bugun onemli bir is hallettik, otelleri gezdik. Gorduk ki butun oteller brosurlerine ayni beyaz kumsal resmini koymuslar ama sadece uc tanesinin gercekten denize kiyisi var. Brosur ve internet sitesinde cennetten bir kose goruntusu veren bazi otellerin, pansiyondan bile daha dusuk standartlarda oldugunu gorduk. Ama bu arada cok hos yonetilen, karakteri olan yerlere de gittik. Diyecegim su ki, Palau oyle gozunuzu kapatip gelinecek bir yer degil. Her otel cennetten cikma degil, aman dikkat.

Burada dalis disinda da yapilacak pek cok sey var gibi gorunuyor. Daglarda trekking, hatta kamp yapmak mumkun. Atv gezileri, selale gezileri gibi ilginc secenekler var. Biz gozumuzu ucak gezisine diktik. Son gun ucakla mantar adalarini ustunde gezip cekim yapmak istiyoruz, umarim gerceklestirebiliriz. Ancak her aktiviteye de gozu kapali atlamamak gerekiyor. Brosurlerden birinde timsah dalisi oldugunu gorduk ve ilgilendik. Ancak biraz sorusturunca bunun tutsak bir timsahla yapilabilecek cekimler oldugunu ogrenince hevesimiz kursagimizda kaldi. Bu tur bir dalis prensiplerimize aykiri oldugundan hemen vazgectik.

20120219-211524.jpg

Yarin dalislara basliyoruz. Bugun islanamadigimiz icin zor gecti. Ama otelleri gezerek onemli bir isi halletmis olduk, hem de butun Palau’yu gezmis olduk. Buranin ekonomisi tamamen dalis uzerine dayaniyor gibi gorunuyor. Butun reklamlar, butun oteller dalicilara yonelik. Dalis merkezi cok buyuktu ve son derece profesyonel yonetildigi izlenimi birakti bende. Ekipmanlari, kurulu sistemi, elemanlari, tekneleri, herseyini begendim. Bakalim sualti nasil ?

Advertisements

Palau’ya Yolculuk

Uzun zamandir gitmek istedigimiz bir yerdi Palau. Gitmek isterdim de, okyanusun ortasinda 20 bin nufuslu bir devlet oldugundan haberim yoktu. Filipinler’in 500 mil dogusunda, Japonya’nin 2000 mil guneyinde, tam anlamiyla Pasific Okyanusunun ortasinda bir adaymis meger. Bolgedeki Amerikan egemenliginden payini 1978’e kadar alip, 1981’de Amerika bu adalari kismen rahat biraktiginda bagimsizligini ilan edip Palau Cumhuriyetini kurmuslar.

Yuzolcumu 459 km2 nufusu da 208’de yapilan sayima gore 21 bin kisiymis. Tarihleri bouunca pek cok bayrak dalgalanmis topraklarinda. Kendi devletlerine sectikleri bayrak ise masmavi bir zemin uzerine sapsari, yuvarlak bir gunes. Henuz yoldayiz, Palau’ya ulasmadik ama bu bayrak bu tatilin guzel gececegi mesajini veriyor bana.

Manila uzerinden gidiyoruz Palau’ya. Bu ada devletciklere Amerikan havayollari ucuyor. Okyanus ortasindaki Amerikan hakimiyetinden pek bir bihaber oldugumdan, bu yolculugu planlamaya basladigimizdan beri saskinlik ustune saskinlik yasiyorum. Mesela Guam adasina ayak basailmek icin Amerikan vizesi gerektigini, Amerikan havayollarinin butun el bagajlarini ve yolcularin ustlerini baslarini didik aradigini hic bilmiyordum.

Manila havalimaninin dunyanin en kotu 10 havalimani arasinda oldugunu duydugumda pek inandirici gelmemisti. Hatta o dunyanin en kotu 10 havalimani listesinde Jakarta’nin olmamasini ilginc bulmustum. Gorunce hak verdim, gercekten kotuymus. Su icmek istedik, ancak bufelerin hicbirinde kredi karti gecmiyordu. Doviz burosu yada atm icin ise gumrukten disari cikip tekrar ulkeye giris yapmak gerekiyordu. Bufelerden birinden dolar bozmasini rica edip icebildik bir sise suyu. Filipinliler gordugumuz kadariyla gayet guleryuzlu, guzel Ingilizce konusabilen, yardimsever insanlar.

Ucaga gecmek icin kapiya geldigimizde ise, simdiye dek gordugumuz en ilginc guvenlik kontroluyle karsilastik. El bagajlarimizi acip, icindeki herseyi cikarip, cantanin butun gozlerini elle aradilar. Cantanin icindeki butun kutulara, torbalara tek tek baktilar. Butun lenslerin kapaklarini acip icine baktilar. Elmalarimiz bile evirip cevirip birsey aradilar. Sonra yan tarafa gectik ve yine elle yapilan bir vucut kontrolunden gectik. Daha sonra yanyana alcak tabulere oturmus memurlari gosterdiler. Bizim sokakta ayakkabi boyayan cocuklar gorunumundeki bu adamlarin onune oturdugumuzda ayaklarimizi onlerindeki basamaklara koyalim mi, koymayalim mi bilemedik. Adamlar bize ayak masaji mi yapacaklar yoksa ayakkabilari mi boyayacaklar diye gulusurken ayakkabilarimizi evire cevire incelediklerini gorduk. En pis is bunlarinkiydi herhalde, zaten onlar da durumlarindan memnun gorunmuyorlardi. Neyse, ayakkbilar da temiz cikinca salona gecebildik.

Uzun yolculugun ardindan sabah 3 gibi Palau’ya vardik. Biz yattigimizda horozlar otmeye baslamisti. Bugun kesif gunu, bakalim Palau nasil bir yermis.

İstanbul

Araya HongKong ve Shanghai anıları girdi, İstanbul anıları geçmişte kalıverdi bile. Sanki gitmek için gün sayan ben değildim, hayat öylesine tamgaz bıraktığım yerden devam ediyor ki hiç gitmemişim gibi. Öte taraftan sevdiklerin kalbimi sıcacık ısıtan yüzleri, sımsıkı sarılışları öyle canlı ki gözlerimi kapattığımda, sanki hiç gelmemişim gibi.  Öyle işte, ne oradayım ne burada, hem oradayım hem burada.

İstanbul’daki ilk saatlerimde Anadolu yakasına geçmek için arabalı vapura binince, şehrin güzelliği beni adamakıllı çarptı. Neyse ki Boğaz’ın azalan yeşil/beton oranı kısa sürede kendime gelmemi sağladı. İki senede bu kadar değişmiş olabilir mi, yoksa ben özlemden kafamda fanteziler mi yaratmıştım bilmiyorum ama benim aklımdaki Boğaz görüntüsünden oldukça farklı buldum.

İstanbul çok güzel, yapacak çok şey var ancak şehir insanın enerjisini ve vaktini öyle arsızca yutuyor ki, istediklerini yapacak ne zaman, ne hal kalıyor. Trafik iki haftada bizi öyle bezdirdi ki, Jakarta’nın trafiğinden bir daha hiç şikayet etmemeye karar verdik. Toplu taşıma araçları bazı yerlere gitmek için çok kullanışlı ancak taksilere iş düştü mü, gereken nefes egzersizlerini yapıp desturla  kapıyı açmak gerektiğini kısa sürede anımsadım.

Tahmin edeceğiniz üzere vaktimin çoğunu yeme içme peşinde koşarak ve fiilen yiyip içerek geçirdim. Artan hamurişi ve simit çeşitleri dikkatimden ve midemden kaçmadı. Pastanelerin, fırınların yaratıcıklarına şapka çıkarıyorum. Bazı yiyecekler damağımı mutlu edip, karnımda yağ olarak birikirken, bazıları ruhumu usul okşayıp, midemi pamuklar üstünde ağırladı. Çiya’nın otlu çorbaları, yerel yemekleri, ev ekmekleri, annelerin usta ellerinden çıkan pilavlar, sarmalar, zeytinyağlılar ruha iyi gelen yemeklerin başındaydı. Beyazfırın’ın yaratıcı kahvaltılıkları, tezgahın ardından muzip muzip göz kırpıp insanı baştan çıkaran tatlıları Jakarta’ya benimle artı üç kilo olarak geldi. Hala bir kısmıyla beraberiz. Ancak beni en çok benden alan annemin kendi elleriyle yaptığı siyah zeytinler ve o zeytinin yağına daldırıverdiğim tazecik ekmeklerdi.

Karşıma çıkan her semt pazarını gezdim. Domateslerin mis kokusunu taa içime çektim, belki benimle gelir de buranın tatsız domateslerini yerken kendimi kandırırım diye. Kollarımız kopana dek erik ve kiraz taşıdık eve, ve karınlarımız ağrıyana dek meyve yedik. Herşeyin bu kadar lezzetli olması her lokmada beni şaşırtıp mutlu etti.

Bağdat Caddesini adımlarken  lüks tüketim maddelerine olan ilgi sanki daha da artmış gibi geldi. Sokak çiçekçilerinden aldıkları papatyadan taçları saçlarına takıp, tepeden tırnağa marka kıyafetleriyle çiçek kızlığa özenen genç kızlara, sabah akşam Papua’lı çocuklarla birer saatlik oyun terapisi ve yemeklerden sonra yağmur ormanında yürüyüş  yazdım. Altındaki pahalı arabasını bağırta bağırta kullanıp etrafa tehlike saçan salaklarla ilgili ise daha hain planlar geldi aklıma.

>Serabi

> Gectigimiz hafta bir gunlugune bile olsa ekibimi gunluk is ortamindan uzaklastirmak, biraz kafa dagitmak icin Bandung’a goturdum. Bazilari senelerdir tekstilin icinde olmalarina ragmen, ayrintisiyla bir kumas fabrikasi gezmemisti. O yuzden once dokuma kumaslarimizi ureten bir fabrikaya ugradik.

Daha sonra Bandung’da Sundanese mutfagindan birseyler atistirdiktan sonra Tangupan Perahu yanardagina ciktik. Tazecik karadutlar, cilekler aldik, dagin kukurt kokulu serin havasini icimize cektik. Donus yolunda da Serabi (srabi diye okunuyor) adinda bir tatli yedik. Ben bayildim bu serabiye, en cok da toprak kaplarin icinde, komur atesinde pisiyor olmasina. Tadina baktiktan sonra ise fotografini cekmek ancak yarisini mideme indirdikten sonra aklima geldi. Muhallebiyle, krep arasi bir dokusu vardi. Ustundeki hindistan cevizli sos ise damagimda yaptigi butun tropik cagrisimlara ragmen, soguk yagmurlu bir gunde sicak sicak yenmesi gereken bir tatli oldugu izlenimini degistiremedi.

Bu blogu yemek bloguna donusturme niyetim yok ancak bu tatlinin ilginc tarifini paylasmadan duramayacagim. Kapakli, alti yuvarlak minik toprak kabi ve mangali olanlar, mutlaka denesin ve damaginda kalan lezzetle Guneydogu Asya’ya kisa bir yolculuk yapsin.

Malzemeler:
250 gr pirinc unu
150gr az yaslanmis hindistan cevizi rendesi (yani disi yesil olacak)
½ cay kasigi tuz
600ml hindistan cevizi sutu
1-2 macademia findigi

Macademia findiklari yagi cikana dek cok ince rendelenecek, yada ezilecek. Cikan yag toprak kabi yagmalak icin kullanilacak. Alternatif olarak hazir findik yagi da kullanilabilir diye dusunuyorum ama orjinal tarifi yorumlamak denemek isteyenlere kalmis artik.

Hindistan cevizi sosu icin:
1-2 hindistan cevizinden elde edilecek 500ml hindistan cevizi sutu
200 gr hindistan cevizi yada palmiye sekeri
¼ cay kasigi tuz
2 adet pandan yapragi (Uzunlamasina yirtilip, tek bir dugumle baglanacak. Bulamazsaniz sorun degil, benim yedigim sosta bence pandan falan kullanilmamisti. Ama orjinal tarifi deneyecegim diye inat ederseniz Asya urunleri satan yerlerde bulunabilir belki)

– Pirinc unu, rendelenmis hindistan cevizi ve tuz karisimina hindistan cevizi sutunu azar azar dokerek homojen bir karisim elde edene dek ciplak elinizle karistirin. Daha sonra karisimi avuc icinizle, hafif ve yumusak olana dek, 10-15 dakika dovun. (ne demek oldugundan emin degilim, hayal edebiliyorum ama denemek lazim)
– Toprak kabi iyice kizana dek komur atesinde isitin. Ezilmis findiklari ince bir tulbente koyup sikin ve cikan yagla toprak kabi yaglayin.
– 3-4 yemek kasigi kadar karisimi toprak kaba dokun ve yuzeyde baloncuklar gorene dek kapagi acik pisirin. Daha sonra kapagini kapatin ve alt yuzeyi iyice pisip acik kahverengi bir renk alana dek pisirin.
– Pisen serabiyi kaptan alip hindistan cevizi sosuyla sicak sicak servis yapin.

Hindistan cevizi sosu:
Hindistan cevizi sutu, seker, tuz ve pandan yapraklarini orta ateste surekli karistirarak pisirin. Kaynama noktasina geldiginde atesten alin ve ilinmasini bekleyin. Pandan yapraklarini alip tatliyla servis yapin.


Not: Bizim yedigimiz yerde krepi arasina muz dilimleri koyarak pisirip, cikolata sosuyla da servis yapiyorlardi. Ben orjinal olanini denedim ama eminim muzlu cikolatali versiyonu da harikadir.

>Passage

>Waigeo ve Gam adaları arasında yer alan, yaklaşık 5 metre derinliğinde, zaman zaman nehir hissi veren fiyord benzeri, çok özel bir coğrafi oluşuma sahip bir yer Passage. Denizin kireçtaşından kayaları oymasıyla ortaya çıkan yüzlerce mantar adacıktan meydana geliyor. Bu adacıkların çoğunun üstü yemyeşil bir bitki örtüsüyle kaplı. Bazı yerlerde kıyılar tamamen mangrove ağaçlarıyla çevrilmiş. Bu ilginç yer, biyolojik açıdan sağladığı benzersiz şartlar sayesinde okçu balıkları (hani suyun hemen altında durup, suyun üstündeki böcekleri, ışığın kırılmasını falan hesaplayarak, doğru açıda su fışkırtıp suya düşüren ve yiyen balık var ya, işte o) gibi çok nadir canlı türlerine de ev sahipliği yapıyor.

Biz ise buraya gitmek için ne kadar sabırsızlansak da, yağmurlu hava yüzünden iki gün beklemek zorunda kaldık. Bu geziyi yapabileceğimiz tek uygun gün geldiğinde ise şansımız yaver gitti ve güneşli harika bir gün hediye etti bize doğa. Biz de o muhteşem güzellikleri parlak güneş altında tüm ihtişamıyla yaşayabildik. Yesil ve mavinin arasindan iki kucuk tekneyle ilerledik.


Bazi yerlerde deniz oyle durgundu ki, neresi gok, neresi deniz ayrimina varamadik. Yansimalar ruyada oldugumuz mesajini verip durdu beynimize.

Labirent gibi dizilmis adaciklarin arasinda kaptanimiz yolunu nasil buldu sasirdik. Tamamen kapali gibi gorunen yerlerde bile daracik gecis yollari bulup bizi cennet gibi koylara cikardi.

Bu koylardan birinde buz gibi bir tatli su kaynagina getirdi bizi ve tatil boyunca buldugumuz en tuzsuz suyla guzel birer dus aldik hepimiz.

Dustan sonra teknelerde piknik yaptik ve ogle yemegimizi yedik. Piknik sepetleri hazirlanirken catal bicagin unutulmus oldugu ortaya cikti. Tabii ki bu kucuk detay keyfimizi hic kacirmadi. Kaptan bazilarimiza karpuz kabugundan kasik yapti. Bazilarimiz karadan topladiklari dal parcalarini cubuk gibi kullanarak yedi yemegini, bazilarimiz elleriyle daldi pilava. Yemek yerken yanimizdan bir balikci gecti, bizim az once dus aldigimiz kaynaga gitti, su aldi, yikandi, belki o da yemek molasi verdi bizim gibi…

Buralara kadar gelip dalmamak olmaz. Hem snorkelle gezdik, hem de daldik.

Donus yolunda koylardan birine yerlesmis bir aile gorduk. Anne baba evin tepesinde kurutulacak baliklari ipe diziyor, cocuklar kumsalda oynuyordu.

Bir yerde durup bu kafataslarini gosterdi bize rehberimiz. Ikinci dunya savasindan kalma ve Japon askerlerine ait olduklari tahmin ediliyor. Denizin dibinde bulduklari bu kemikleri, yerli balikcilar saygi ifadesi olarak oradan cikarip, kayaliklara koymuslar.

Yine bu guzel adaciklarin arasindan suzulerek otelimize geri donduk. Butun gun suren, uzun bir geziydi, yine de bitsin istemedik. Bu guzellikleri iyice beynimize kazimak, icimize cekmek icin susup izledik sadece.

>Şok Terapisi: Sorong

>Sorong, tüketen dünyanın insanlarına (yoksa dünyayı tüketen insanlara mı demeliyim?) şok terapisi yapmak için seçilebilecek ideal yerlerden biri. Dünyada, ve hatta Endonezya’da buradan çok daha fakir yerler var tabii ki, ancak kademeli bir şekilde göz açmak için birebir Sorong. Uçaktan inip toprak yoldan havalimanına yürürken, o kapının ardında seni nelerin beklediğini tahmin etmek pek mümkün değil.

Sorong havalimanı eski püskü, minicik bir bina. Uçaktan inmeden önce son gördüğümüz yer olan Makassar havalimanının modern, temiz, aydınlık, ferah ortamından sonra Sorong havalimanının sıcak, sigara dumanlı havası insanın yüzüne tokat gibi çarpıyor. Evet, Sorong havalimanında sigara içmek serbest, herkesin elinde bir sigara var. Zaten havalimanının ‘geliş’ kısmı bir odadan ibaret. Bavullar duvarda açılmış büyükçe bir delikten içeri elle veriliyor tek tek. İçeri giren bavulun bagaj numarasını bağırıyor birileri, gidip alıyorsunuz. Aslında içeride yolcudan çok bagaj taşıyıcı olduğu için bavullara elinizi bile sürmüyorsunuz. 3-5 bin Rupiah karşılığı bavullar gitmesi gereken yere gidiveriyor.

İnsanların görüntüsü Java’da çok farklı. Makassar’da koyulaşmaya başladığını gözlemlediğimiz ten renkleri Sorong’da iyice kararıyor. Boylar kısalıp, yüz hatları bambaşka bir şekle bürünüyor. Saçlar kıvır kıvır, burası gerçekten de Ilhos Dos Papuas. Daha utangaçlar sanki Java’lılardan, gözlerini kaçırıveriyorlar hemen. İnsanın içini ısıtan gülen gözler, kocaman gülümsemeler burada da baki.

Havalimanında bizi gideceğimiz tesisin görevlisi bir bayan karşılıyor. Bavullarımızı toparladıktan sonra arabalara doluşup, bizi adaya götürecek tekneye binmek üzere limana gidiyoruz. Limana varana dek nerede olduğumuzu çok net algılayamıyoruz. Dünyanın bir ucunda, sıradan, fakir bir kasaba görüntüsünde herşey, olağan dışı birşey yok. Arabalar dar bir toprak yolun sonunda duruyor ve bize arabadan inmemiz söyleniyor. Görünürde deniz falan yok, köyün ortasında duruyor gibiyiz, yine de iniyoruz. Bir anda etrafımızı 4-5 tane çocuk sarıveriyor. Öyle güzeller, öyle canayakınlar ki hayran oluyoruz her birine ayrı ayrı. Fotoğraflarını çekip makinedeki görüntülerini kendilerine gösteriyorum, çok hoşlarına gidiyor.

Çocuklardan ayrılmak zor ama limana gitmemiz söyleniyor, biz de ağaçların arasından yürüyoruz. Neyse ki çocuklar da bizimle geliyor. Liman denilen şey uzun, ince bir koyda, tahtadan, derme çatma bir iskele. Ancak iskelenin ucuna yürüyüp karaya baktığımızda nasıl bir yerde olduğumuzu anlayabiliyoruz. Biz, çocukların çıplak ayakla ve yırtık giysilerle gezdiği, çekilen denizin kıyıya atılan bütün çöleri ve lağımı geri kustuğu, balıkçıların kayığını karaya çekmek için dizlerine kadar bu pis çamura girdiği, tuvaletlerin deniz kenarında, sular yükseldiğinde üstünde, yerden 2-3 metre yüksekliğinde altı açık barakalar olduğu ve bu tuvaletlerin altında domuzların beslendiği, derme çatma baraka görünümündeki evlerin önünde renkli papağanlar olan bir yerdeydik.
Gördüklerimi hazmetmeye çalışırken beni uzakan izleyen çocuklarla gözgöze geldiğimde bana bu güzel pozu verdiler. Hepsini kucaklayıp götüresim geldi. Anlaşılan böyle hisseden bir tek ben değildim.

>Raja Ampat Heyecani

>Gecen sene birlikte Sipadan’a gittigimiz arkadaslarin bu sene Raja Ampat’a gitmek istediklerini ogrendigimde, ne yapip edip iznimi o tarihlere ayarlamam gerektigine karar vermistim. Tunc yaninda misafiri oldugunda hep stresli, yorgun, endiseli olur. Hersey yolunda gitsin, guvenli, konforlu ve keyifli dalislar yapilsin, herkes istedigi fotografi cekebilsin, tatilin tadi damaklarda uzun sure kalsin diye surekli didinir durur. Hele de gidilen yer Raja Ampat gibi, dalis acisindan zorluk derecesi biraz daha yuksek bir yer olunca, stresinden cekilmez olur diye dusunuyordum ben. Ancak Sipadan grubumuz oyle tatli, uyumlu, kafadengi ve dalis becerileri ileri seviyede bir gruptu ki, onlarla gidilen bir turda olmanin hem benim, hem de Tunc icin daha keyifli olacagini dusunmustum ki, kesinlikle hakliymisim.

Arkadaslarimiz Endonezya’ya geldikleri ilk gunu Jakarta’da gecirdiler. Onlarla ve buradaki diger arkadaslarimizla birlikte bizde yemek yedik. Ertesi gun yola cikacak herkes heyecan icindeydi. Belli ki herbiri arastirmasini yapmis, belki butun yil boyunca oranin hayalini kurmustu ve ertesi gun gidecegimiz yerin ne kadar ozel ve heyecan verici oldugunun farkindaydi. O kuslar gibi hafif gecede, yatmadan once alacagimiz duslarin, geri donene dek, tatli su altinda alacagimiz son dus oldugunu bilmiyorduk tabii ki. Hatta bazilarimiz (ben) hevesle dus jelleri, sac sampuanlari, sac kremleri, sac joleleri almisti yanina. Oysa ki bir hafta boyunca tuzlu ve islak gezecektik, ama bilmiyorduk daha.

Umumi tuvaletler konusunda sorunlu biri olarak, beni en cok dusunduren konu odalarda tuvalet olmamasiydi. Tunc’un anlattigina gore tuvaletler odalarin disindaydi ve iki odaya bir tuvalet ve banyo dusecek sekildeydi, luks degildi ama temiz tutuluyordu. Banyolarda ise dus yoktu, Endonezya’da “mandi” denilen turden bir banyo vardi. Mandilerde banyonun bir kosesinde yaklasik 1, 3 metre boyunda, taban alani da 80cmX80cm civarinda olan bir su havuzu bulunuyor. Bu havuz suyla doldurulup, masrapayla su dokunme seklinde banyo yapilabiliyor. Bu anlatilanlar benim hic kafama yatmamisti, yanima bol bol antiseptik gel ve kozet kagidi almayi ihmal etmesem de, icten ice en buyuk derdim buydu. Tuvalet endisemin bu kadar bariz oldugunu ancak, Raja Ampat’a gidip eve her telefon edisimde Lara ilk once “anne, tuvalet buldun mu orada?” diye sordugunda anladim.

Herkesin endiseleri farkliydi tabii ki. Tunc’u gunlerce uykusuz birakan konu da Merpati havayollariyla ucacak olmamiz ve Sorong havalimaninin kotu sartlariydi. Ben ucaklardan anlamam, benim kriterim temizligi ve rahatligidir ki, gercekten de son bindigimiz Makassar-Sorong ucagi, koltuk aralarina yapistirilmis sakizlar, pirinc dokuntuleriyle dolu koltuklari ile simdiye dek bindigim en pis ucakti. Ancak Sorong’a inerken Tunc, „aaa, pisti isiklandirmislar, harika!“ diye sasirinca, isiksiz bir pist olabilecegini dusunemedigim icin onceki endiselerine hak verdim. Neyse ki, Garuda Havayollarinin yakinda Sorong’a ucacagini ogrendik ve bir daha geldigimizde Garuda ile ucabilecegimiz ihtimaline sevindik. Cocuklari bile getirirdik belki o zaman.

Arkadaslarimizdan bazilari yeni aldiklari kameralar ve housingleri ile ilgili endiseliydi. Housing su alacak miydi, kameralar sorunsuz calisacak miydi suyun altinda? Nitekim, bir housing su alarak bir adet yepyeni kameranin cope gitmesine sebep olunca, bu endiselerin de gayet yerinde oldugu anlasildi ilerleyen gunlerde. Bir arkadasimiz ise, gelmeden bir hafta once cok ciddi bir kulak iltahabi gecirmisti, hatta hala da gecirmekteydi. Kulagi acilacak miydi, dalabilecek miydi? Ya akintilar? Cok mu siddetliydi? Herkes kimde hangi guvenlik gerecinin oldugunu sorup ogreniyordu endise icinde. Kimde duduk, kimde isaret sosisi, kimde akinti kancasi vardi? Peki ya sivrisinekler? Nasil korunacaktik da sitma olmadan donecektik evimize? Ya bocekler? Saka degil ya yagmur ormaninin kiyisinda kalacaktik. Ya telefon sorununu nasil halledecektik? Ailelerle nasil haberlesilecekti? Gercekten Tunc’un dedigi gibi, sadece iskeledeki sagdan ikinci koltuktan mi telefon edebilecektik? Bu koltuk kac kisi alirdi ayni anda? Eger sadece Indosat cekiyorsa, yeteri kadar Indosat kontorumuz var miydi?

O gece herkes kafasinda bir suru soru isaretiyle ama heyecan icinde ayrildi birbirinden. Bazilari hic uyumadi, benim gibi uykucular ise kisa bir uyku cekip, sabahin 3’unde zar zor uyanip havalimanina dogru yola cikti. Macera basliyordu.