>Passage

>Waigeo ve Gam adaları arasında yer alan, yaklaşık 5 metre derinliğinde, zaman zaman nehir hissi veren fiyord benzeri, çok özel bir coğrafi oluşuma sahip bir yer Passage. Denizin kireçtaşından kayaları oymasıyla ortaya çıkan yüzlerce mantar adacıktan meydana geliyor. Bu adacıkların çoğunun üstü yemyeşil bir bitki örtüsüyle kaplı. Bazı yerlerde kıyılar tamamen mangrove ağaçlarıyla çevrilmiş. Bu ilginç yer, biyolojik açıdan sağladığı benzersiz şartlar sayesinde okçu balıkları (hani suyun hemen altında durup, suyun üstündeki böcekleri, ışığın kırılmasını falan hesaplayarak, doğru açıda su fışkırtıp suya düşüren ve yiyen balık var ya, işte o) gibi çok nadir canlı türlerine de ev sahipliği yapıyor.

Biz ise buraya gitmek için ne kadar sabırsızlansak da, yağmurlu hava yüzünden iki gün beklemek zorunda kaldık. Bu geziyi yapabileceğimiz tek uygun gün geldiğinde ise şansımız yaver gitti ve güneşli harika bir gün hediye etti bize doğa. Biz de o muhteşem güzellikleri parlak güneş altında tüm ihtişamıyla yaşayabildik. Yesil ve mavinin arasindan iki kucuk tekneyle ilerledik.


Bazi yerlerde deniz oyle durgundu ki, neresi gok, neresi deniz ayrimina varamadik. Yansimalar ruyada oldugumuz mesajini verip durdu beynimize.

Labirent gibi dizilmis adaciklarin arasinda kaptanimiz yolunu nasil buldu sasirdik. Tamamen kapali gibi gorunen yerlerde bile daracik gecis yollari bulup bizi cennet gibi koylara cikardi.

Bu koylardan birinde buz gibi bir tatli su kaynagina getirdi bizi ve tatil boyunca buldugumuz en tuzsuz suyla guzel birer dus aldik hepimiz.

Dustan sonra teknelerde piknik yaptik ve ogle yemegimizi yedik. Piknik sepetleri hazirlanirken catal bicagin unutulmus oldugu ortaya cikti. Tabii ki bu kucuk detay keyfimizi hic kacirmadi. Kaptan bazilarimiza karpuz kabugundan kasik yapti. Bazilarimiz karadan topladiklari dal parcalarini cubuk gibi kullanarak yedi yemegini, bazilarimiz elleriyle daldi pilava. Yemek yerken yanimizdan bir balikci gecti, bizim az once dus aldigimiz kaynaga gitti, su aldi, yikandi, belki o da yemek molasi verdi bizim gibi…

Buralara kadar gelip dalmamak olmaz. Hem snorkelle gezdik, hem de daldik.

Donus yolunda koylardan birine yerlesmis bir aile gorduk. Anne baba evin tepesinde kurutulacak baliklari ipe diziyor, cocuklar kumsalda oynuyordu.

Bir yerde durup bu kafataslarini gosterdi bize rehberimiz. Ikinci dunya savasindan kalma ve Japon askerlerine ait olduklari tahmin ediliyor. Denizin dibinde bulduklari bu kemikleri, yerli balikcilar saygi ifadesi olarak oradan cikarip, kayaliklara koymuslar.

Yine bu guzel adaciklarin arasindan suzulerek otelimize geri donduk. Butun gun suren, uzun bir geziydi, yine de bitsin istemedik. Bu guzellikleri iyice beynimize kazimak, icimize cekmek icin susup izledik sadece.

Advertisements

>Sardine Reef

>Ekvatorda hava saat 6 gibi kararmaya başlar. Bu yaz kış böyledir. Zaten yaz kış diye birşey yok ya, ıslak ve kuru mevsim var. Sabah 5’e doğru doğan güneş akşam 6 gibi batar senenin her günü. Vahşi doğada hayvanların avlanma saati genelde havanın yarı karanlık olduğu zamanlardır yani ya sabah gün doğarken, ya da akşam gün batımı öncesidir. Bu karada da, denizde de aynıdır.

Uçakla turladığımız gün ilk dalışı kaçırdığımız, ikinci dalışa da geç girdiğimiz için son dalışımız tam gün batımı öncesine geldi. Dalış noktamız Sardine Reef’e adını veren büyük sardalya sürüsü kafamızı suya sokar sokmaz karşıladı bizi. Büyük balık küçük balığı yer ya, sardalya sürüsü olan heryerde her türlü büyük balıkla karşılaşabileceğimizin bilinciyle gözlerimiz parladı sürüyü görünce. Resifi dolaşmaktan vazgeçip, sürünün olduğu yerde durmaya ve olacakları seyretmeye karar verdik. Akıntı biraz yoğun olduğundan ben kendime bir kaya arkası bulup, etrafı izlemeye koyuldum. Tunç ise mercanlardan büyülenmişti. Haksız da değildi aslında, orman gibiydi mercanlar. Ancak Tunc mutlu mesut, mercan fotoğrafı çekerken, arkada hareket başlamıştı. Kocaman akyaların, sinaritlerin ve orkinosların sardalya sürüsüne ve yanındaki akya sürüsüne dalışlar yapmaya başlamasına, gri resif köpeklabıklarının sürünün etrafında daireler çizmesine benim ısrarlı uyarılarıma rağmen kulak asmadı. Ta ki o sesi duyana kadar.

Hani sualtı belgesellerinde büyük balıkların ani hareketlerinde bir ses efekti kullanılır ya, bilir misiniz? Su altında hava regülatörün içinde haeket ederken çıkan sesi andırır ama daha derinden gelen, daha boğuk, ani ve kısa bir ses. İşte Tunç’un kafasını mercanlardan kaldırmasına bu ses sebep oldu. Birlikte dikkat kesilip sesin nereden geldiğini anlamaya çalıştık. Anladık ki, orkinosun dev gövdesinin balık sürülerine jet hızıyla saldırırken çıkardığı ses bu. Derken göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir zamanda orkinos inanılmaz bir hızla saldırarak bir adet akyayı kafa kısmından yedi, hemen arkadan gelen gri resif köpekbalığı da kıvrak ve hızlı bir hareketle diğer yarısını kaptı. Köpekbalığı akyayı kaptıktan sonra bir saniye durdu, gözgöze geldik ve arkasını dönüp gitti.

Gözlerimize inanamıyorduk. Daha önce köpekbalıklarının insanlar tarafından beslendiğini görmüştük ancak doğal olarak avlanmasına ilk kez şahit oluyorduk. Bütün bu anlattıklarım çok hızlı olup bittiği için hiçbirini görüntüleyemedik. Orada saatlerce kalıp bu sahneleri seyredebilirdik, ancak dalış saatlerimizin uyarısına kulak verip, dekoya girmeden sudan çıkmak üzere hareke geçtik. Sardine Reef’e başka dalış yapamadım ancak olur da bir daha Raja Ampat’a gidersem, yanımda mutlaka video kamera olacak ve bu noktaya en az 3-4 tane gün batımı dalışı yapacağım.

>Havadan Raja Ampat

>Kri Eco Resort’un sahibi Max Ammer’ı 18 yıl önce Raja Ampat’a getiren uçaklara olan tutkusu olmuş. Amacı ikinci Dünya Savaşından kalma uçak batıklarının ve karadaki kalıntılarının peşine düşmekmiş. Kendi ifadesine göre bu 18 yıl içinde karada ve denizde 350 civarında uçak kalıntısı bulmuş. Hatta biz oradayken de sualtında bir kalıntıyı arama bulma aşamasındaydı ve arama çalışmalarına katılmak isteyip istemediğimizi sormuştu. Henüz hiç açılmamış olan kokpitte karşılaşabileceğimiz muhtemel nahoş sahneler, uçağı bulamama olasılıkları yüzünden, aklımız kalsa da bu cennet köşedeki sayılı günlerimizi en verimli şekilde değerlendirmek için kibarca bu teklifi geri çevirdik. Nitekim, biz oradayken uçak hala bulunamamıştı.

Max’in bu uçak kalıntılarının, dalış yapılacak resiflerin, manta ve dugong gibi büyük hayvanların ve balık sürülerinin yerlerini tespit etmek için inanılmaz bir yöntemi var, uçarak havadan keşfetmek. Küçük bir maket deniz uçağı var ve bununla hem ekstra bir ücret karşılığı müşterilerini uçuruyor, hem de kendi başına keşif uçuşlarına çıkıyor.

Bizim aklımızda uçmak falan yoktu aslında. Ancak tatil sırasında doğum gününü kutlayan İlteriş’e 45 dakikalık uçuş hediye edince, Tunç da uçmaya karar verdi. Banim dalışa gitmememin tek sebebi ise dalış arkadaşlarımı beklemek ve onların uçakta fotoğraflarını çekmekti. Ancak onların uçaktan indikleri andaki yüz ifadelerini görünce ani bir kararla ben de uçmaya karar verdim ve Raja Ampat’ın güzelliklerini havadan görme imkanı bulmuş oldum. Dalış yaptığımız resifleri, ziyaret ettiğimiz köyleri, mantaları, papağan balığı sürülerini gördüm. Hatta kısa bir süreliğine kumandayı devralıp uçağı uçurdum. İşte havadan Raja Ampat:





>Kulak temizliginin onemi !

>Sualtina temizlik istasyonlari denilen noktalar vardir. Burada temizleyici kucuk canlilar, karidesler, kucukce baliklar, kendilerinden daha buyuk baliklari temizlemek icin beklerler. Buyuk baliklar buraya geldiklerinde kendilerini tamamen bu minik canlilarin ellerine birakirlar, karideslere dislerini, baliklara da yuzgeclerinin iclerindeki parazitleri temizlettirirler. Sualtinin bakim, guzellik ve saglik merkezleridir buralar. Temizlikci baliklar yuzgeclerini temizlerken, buyukler keyif icinde olduklari yerde salinir dururlar. Bu temizlik istasyonlarinin bazilari mantalar tarafindan da kullanilmaktadir ve mantalari sualtinda gorebileceginiz nadir noktalardir.

Raja Ampat’ta da mantalarin goruldugu bir temizlik istasyonunun varligindan hepimiz haberdardik. Bu zarif, karizmatik dev canlilari gormek zaten hemen hemen her dalgicin hayallerinden biridir. Kocaman kanatlarini yavasca cirparak ucarcasina suzulurler. Onlardan biriyle birkac saniyeligine goz goze gelmek bile, ne kadar zeki ve duyarli bir canliyla karsi karsiya oldugunuzu anlamaniza yeter. Bu dev melekler yaninizda daha uzun sure kalsin istiyorsaniz, hic hareket etmeden oldugunuz yerde durmaniz, onlari rahatsiz etmeden etrafinizda dolasip sizi incelemelerine ve sonra da temizliklerini yaptirmalarina izin vermeniz gerekir. Uzerine yuzerseniz, mantalari rahatsiz ederseniz, hemen ortadan kaybolup, siz grupca sudan cikana dek geri gelmezler. Mantalari takip etmek ayni zamanda tehlikleli de olabilir. Pesindeki garip canliyla oyun oynamak isteyen mantalarin dalgiclari cok tehlikleli yerlere suruklediklerine dair bazi hikayeler anlatilmaktadir. Hikayelerin dogrulugundan emin olmasam da, bu muhtesem canlilara saygi gostermek ve onlari rahatsiz etmemek adina takip etmemek gerektigine yurekten inaniyorum.

Manta dalisi yapacagimiz gun, hepimiz heyecan icinde birbirimize bunlari anlatiyorduk. Aman abi, ustune yuzmeyelim, aman rahatsiz etmeyelim, aman suyu bulandirmayalim ki guzel fotograflar cekilsin diye uyariyordu herkes birbirini. Sabahtan ilk dalisi mantalar orada olmadigi icin baska bir noktaya yapmak zorunda kaldik. Ikinci dalis icin tekrar ayni noktaya geldigimizde mantalarin orada oldugunu gorunce heyecanla suya atladik. Biz suya atlayinca once uzaklastilar. Biz de kum zeminde diz cokup sabirla onlari beklemeye basladik.

Ben beklerken oyalanmak icin minik bir mercan kayaligi buldum kendime, orada pigme denizati ararken bir temizlikci balik musallat oldu. Klasik temizlikci baliklardan daha buyuk ve farkli cinste oldugu icin once yuvasini koruyor sandim ama hareketleri teritoryal koruma davranislari kadar agresif degildi, o sadece gorevini yerine getirmek istiyordu, istasyona gelen buyuk canliyi temizlemekti tek amaci. Oradan uzaklastim ve baska bir kosede mantalari beklemeye basladim. Derken Tunc korkuyla kocaman olmus gozleriyle yanima gelip boyun bolgesinde herhangi bir terslik olup olmadigini sordu, birseylerin onu rahatsiz ettigini anlatmaya calisti. Regulatorunu, hortumlari, herseyi kontrol ettim, hersey yerli yerindeydi. Tekrar kayaligin yanina gittiginde gordum ki, o az once beni temizlemeye çalisan gokkusagi baligi bu kez Tunc’un kulak deliklerini temizleme cabasinda. Neyse Tunc durumu farketti de, uzaklasti oradan. Sonra bu kayanin basinda ve etrafinda bulunan butun grup, ben ve Alp haric, tek tek bu minik baligin temizleme girisimlerine maruz kaldilar. Temizlikci balik, pek baliga benzemeyen buyuk yaratiklarin yuzgeci en cok andiran yeri olarak kulaklari secmis, burayi temizlemek icin elinden geleni yapmisti.


Derken mantalar geldi, hepimizi kendimizden gecirdiler. Ancak dalis sonrasi mantalardan cok temizlikci balik konusuldu. En komigi ise arkadaslardan birinin diger bir arkadasin kulagina cubuk sokarak saka yapmaya calistigini sanmasi ve olayi anlayana dek bozuk atmasiydi. Olayi yasayanlarin anlattigina gore aci ve korku verici bir tecrubeymis. Temizlikci balik isirmiyormus, kulak deligine guclu bir vakum yaparak kulak zarini emiyormus gibi bir his yaratiyormus. Boylece bizim minik temizlikci balik, Raja Ampat sularindaki en korku verici yaratik olarak kendi dalis literaturumuzde yerini almis oldu.

Ilginc degil mi? Siz siz olun temizlik istasyonuna dalis yapacaksaniz ya kulaklarinizi kapatin yada guzelce temizleyin 🙂

Bu isini canla basla yapan temizlikci baligin resmini Alp’in sitesinden gorebilirsiniz.

>Raja Ampat’ta Dalış

>İtiraf ediyorum, dalışları anlatmaya nereden başlayacağımı bilemediğim için lafı uzattım durdum. Söyleyebileceğim tek şey şimdiye kadar böyle bir yere dalış yapmadığımdır. Bu kadar çok balık, bu kadar çok tür, bu kadar çok ve çeşitli mercanı bir arada görmedim. Daha önce daldığımız yerlerde de çok özel canlılar görmüştük ancak bunlar tek tüktü, yerleri belliydi hatta işaretliydi. Oysa Raja Ampat’ta herhangi bir dalışta bu çok özel canlılarla karşılaşmak sıradan bir şeydi . Bunun en tipik örneği olarak pigme denizatını verebilirim. Sıpadan’da pigme denizatı varsa bütün dalış liderleri yerini bilirdi, bu canlıyı görmek isteyenleri o belli dalış noktasında götürürdü. Oysa Raja Ampat’ta her dalışta pigme denizatı gördük, her dalışta! Hem de ne değişik türler, ne değişik renklerde. Mercanların ve büyük balık sürülerinin büyüsüne kapılan fotoğrafçıların çoğu geniş açısından gezi boyunca vazgeçemedi. Pigme denizatlarına olan tutkusu nedeniyle geniş açı imkanlarının bir kısmından feragat edip bu minik canlıların önünde dakikalarını harcayan Alp ise sadece en güzel pigme denizatı fotoğraflarını çekmekle kalmadı, bu canlıların her birinin türünü belirleyip kendi sitesinde yer verdi. Bu harika minik meleklerin neye benzediğini görmek için Alp’in sitesini bir ziyaret edin derim.

Dalışlarımız sürprizlerle, bir anda karşımıza çıkıveren canlı türleriyle, kocaman balık sürüleriyle dolu geçti. Bazı çok özel olaylara şahit olduk ki bunları da anlatacağım tabii ki ama daha sonra. Şimdi ben susuyorum, gördüklerimizi en güzel Tunç’un fotoğrafları anlatacak çünkü. Daha fazlası için buraya bir tık. İyi seyirler.


>Cennete ilk adım

>

Sorong’dan bindiğimiz tekne, çekilen sular yüzünden binbir güçlükle çıkabildiği denizde yaklaşık iki saat süren bir yolculuktan sonra bizi Kri Eco Resort’a getirdi. Teknenin minicik pencerelerinden, ıslanmayı göze alarak, bir an önce görmek için sabırsızlandığımız doğayı dikizleme çabalarımız üstümüzü başımızı ıslatan dalgalar ve tekne sarsıntıları yüzünden pek başarılı olamadı. İki gündür yolda olan Türkiye’den gelen arkadaşlar için yolculuğun bu son kısmı bitmek bilmedi. Havasız minicik tekne durduğunda herkes derin bir oh çekerek iskeleye çıktı.

Yine önce bir bavul derdine düşüldü. Bu dalgıç milletinin bagaj derdi bitmez, ayrı bir yazı konusu olur ya herkes dalış malzemesinin, fotoğraf ekipmanlarının tamamlandığını gördükten sonra rahat bir nefes alıp etrafına bakabildi ancak. Gökyüzüne uzanan kocaman ağaçlardan denize akan gözalıcı yeşil ve daha önce hiç duymadığımız kuş ötüşleri hepimizi büyüledi bir anda. Ağaçtan ağaca uçuşan kırmızı papağanlar, bizi karşılarcasına göğü renklendiren gökkuşağı da gördüklerimizin rüya olduğunu onaylıyordu sanki. O anda ormandan bir ünikorn çıksa ve gelip önüme konsa şaşırmazdım. Geride bıraktığım beton yığınından sonra burası sihirli bir dünyaydı. Herşey olabilirdi, çok güzel şeyler görecek, harika şeyler yaşayacaktık, her halinden belliydi, bu çok özel bir tatil olacaktı.

Kalacağımız tesis, iskeleler üzerine kurulmuş Papua tarzı klubelerden oluşuyordu. İskeleler ve klubelerin dışındaki bütün zemin orjinal haliyle yani bembeyaz, incecik mercan kumu olarak bırakılmış, etraf yıllar içinde denizden çıkan, karaya vuran balina kemikleri, dev istridye kabukları ve irili ufaklı bir çok enfes deniz kabuğuyla süslenmişti. Ayaklarımız sürekli ıslak ve kumlu olacaktı bir hafta boyunca. O muhteşem deniz suyu ve kumu bir yıl, hatta belki bir ömür boyu biriktirdiğimiz negatif elektriği alacak ve bizi yenileyecekti.

Odaların içinin fotoğrafını çekmediğim için çok pişmanım. Odada modern dünyaya ait yegane eşyalar bir adet elektrikli fan ve bir adet ampuldu. Bütün mekan bambu ve tahtadan, sarmaşıkları ip, palmiye ve muz yapraklarını çatı kaplaması şeklinde kullanarak yapılmıştı. Metal çivi sadece yer zemininde kullanılmıştı, onun dışındaki bütün mesnetler, bağlantılar doğal yöntemlerle yapılmıştı. Oda çok büyük değildi, cibinlikle sivrisineklerden korunan bir yatak, iki küçük masa ve tahta askılardan ibaretti. Okyanusa bakan taraftaki hamak, benim öğle yemeği sonrası, üçüncü dalış öncesi uyuklama mekanm olacaktı. Odalarımıza yerleşmemiz çok uzun süremedi. Bir hafta boyunca hiç kullanmayacağımız ayakkabılarımızı ve pantalonlarımızı bir köşeye atıp, terlikleri ve şortları çekip gün batımını izlemeye iskeleye koşturduk. Muhteşem gün batımının ve içinde bulunduğumuz güzelliğin sarhoşluğu içinde ertesi gün başlayacak dalışarın hayallerine daldık grupça.

Duzeltme: Sevgili Aziz’in cektigi oda fotograflariyla bu eksigi kapatiyorum. Iste odanin ici:

>Şok Terapisi: Sorong

>Sorong, tüketen dünyanın insanlarına (yoksa dünyayı tüketen insanlara mı demeliyim?) şok terapisi yapmak için seçilebilecek ideal yerlerden biri. Dünyada, ve hatta Endonezya’da buradan çok daha fakir yerler var tabii ki, ancak kademeli bir şekilde göz açmak için birebir Sorong. Uçaktan inip toprak yoldan havalimanına yürürken, o kapının ardında seni nelerin beklediğini tahmin etmek pek mümkün değil.

Sorong havalimanı eski püskü, minicik bir bina. Uçaktan inmeden önce son gördüğümüz yer olan Makassar havalimanının modern, temiz, aydınlık, ferah ortamından sonra Sorong havalimanının sıcak, sigara dumanlı havası insanın yüzüne tokat gibi çarpıyor. Evet, Sorong havalimanında sigara içmek serbest, herkesin elinde bir sigara var. Zaten havalimanının ‘geliş’ kısmı bir odadan ibaret. Bavullar duvarda açılmış büyükçe bir delikten içeri elle veriliyor tek tek. İçeri giren bavulun bagaj numarasını bağırıyor birileri, gidip alıyorsunuz. Aslında içeride yolcudan çok bagaj taşıyıcı olduğu için bavullara elinizi bile sürmüyorsunuz. 3-5 bin Rupiah karşılığı bavullar gitmesi gereken yere gidiveriyor.

İnsanların görüntüsü Java’da çok farklı. Makassar’da koyulaşmaya başladığını gözlemlediğimiz ten renkleri Sorong’da iyice kararıyor. Boylar kısalıp, yüz hatları bambaşka bir şekle bürünüyor. Saçlar kıvır kıvır, burası gerçekten de Ilhos Dos Papuas. Daha utangaçlar sanki Java’lılardan, gözlerini kaçırıveriyorlar hemen. İnsanın içini ısıtan gülen gözler, kocaman gülümsemeler burada da baki.

Havalimanında bizi gideceğimiz tesisin görevlisi bir bayan karşılıyor. Bavullarımızı toparladıktan sonra arabalara doluşup, bizi adaya götürecek tekneye binmek üzere limana gidiyoruz. Limana varana dek nerede olduğumuzu çok net algılayamıyoruz. Dünyanın bir ucunda, sıradan, fakir bir kasaba görüntüsünde herşey, olağan dışı birşey yok. Arabalar dar bir toprak yolun sonunda duruyor ve bize arabadan inmemiz söyleniyor. Görünürde deniz falan yok, köyün ortasında duruyor gibiyiz, yine de iniyoruz. Bir anda etrafımızı 4-5 tane çocuk sarıveriyor. Öyle güzeller, öyle canayakınlar ki hayran oluyoruz her birine ayrı ayrı. Fotoğraflarını çekip makinedeki görüntülerini kendilerine gösteriyorum, çok hoşlarına gidiyor.

Çocuklardan ayrılmak zor ama limana gitmemiz söyleniyor, biz de ağaçların arasından yürüyoruz. Neyse ki çocuklar da bizimle geliyor. Liman denilen şey uzun, ince bir koyda, tahtadan, derme çatma bir iskele. Ancak iskelenin ucuna yürüyüp karaya baktığımızda nasıl bir yerde olduğumuzu anlayabiliyoruz. Biz, çocukların çıplak ayakla ve yırtık giysilerle gezdiği, çekilen denizin kıyıya atılan bütün çöleri ve lağımı geri kustuğu, balıkçıların kayığını karaya çekmek için dizlerine kadar bu pis çamura girdiği, tuvaletlerin deniz kenarında, sular yükseldiğinde üstünde, yerden 2-3 metre yüksekliğinde altı açık barakalar olduğu ve bu tuvaletlerin altında domuzların beslendiği, derme çatma baraka görünümündeki evlerin önünde renkli papağanlar olan bir yerdeydik.
Gördüklerimi hazmetmeye çalışırken beni uzakan izleyen çocuklarla gözgöze geldiğimde bana bu güzel pozu verdiler. Hepsini kucaklayıp götüresim geldi. Anlaşılan böyle hisseden bir tek ben değildim.