Yagmur Ormanindan Indim Sehire

Temmuz ortasindan beri Guney Pasifik`te minik bir adada, yagmur ormaninin dibinde yasiyorum. Arada medeniyet olan yerlere seyahat ettim, araba, hava kirliligi, Starbucks ve beyin uyusturucu TV kanallarina maruz kalmisligim oldu. Ama hep minik cennetimizin sakinligine ve huzuruna kosa kosa geri dondum.

Gene uzunca bir ada ikametinden sonra yollara dustuk ve kendimi uzuuuun uzun ucuslardan sonra Paris`te buldum. Anne, baba ve iki cocuk bir odada kaldik. Zaman farki ve yol yorgunlugu kamyon carpmisa dondurdu bu sefer. Eskiden tik demez saatlerce seyahat edip, cantalari otel odasina firlatip hemen gezmeye baslayabilirdim.  Bu sefer yemekten sonra kafam dusmeye basladi. Neyse ki bu sefer cocuklar da ayni sekildeydi de, ailece odaya cekilip yatabildik.

Arda`nin iki onemli oyuncagi var. Biri aslan, adi Alex. Oburu de Minecraft karakteri kilikli bir zombi, adi Max. Genelde butun seyahatlere Alex ve Max bizimle gelir ve Arda`nin sirt cantasinin tamamini isgal eder. Bu sefer az esyayla seyahat ediyoruz diye sadece Alex geldi bizimle. Yatak faslina gecilince Alex de cantadan cikip, Arda`nin koynunda yerini aldi. Biz bayilmak uzereyiz, onlar yan yatakta oynasmakta. Alex`I birbirlerine atip duruyorlardi. Derken Arda oyuncagini bizim yatagin tepesinden havaya firlatti. Ben tepemden gecen karaltiyi gorunce ilk tepkim `Ammann, yarasa!!` diye ciglik atip yorgani kafama cekmek oldu.

Fransa`daki fuar bitince hemen trene atlayip Isvicre`ye akraba ziyaretine gittik. Tunc`un erkek kardesi birkac ay once Isvicre`ye tasindi. Zurih`te yasadigini saniyorduk, meger Heidi`nin dedesine komsu tasinmislar.  Alp`lerin masallardan cikmis bir koyunde yasiyorlar. Evin manzarasi kayak merkezi gibi, heryer dag, kar. Arada bir gorulen canlilar da genelde cocuk ve inekler. Hava mis gibi tertemiz ve buzzzzz gibi sopsoguk. Hava oyle soguk ki, cocuklar olayi anlamakta gucluk cekiyorlar. Nasil oluyor da montun altinda kalan yerler sicakken, disinda kalan yerler buz gibi oluyor anlam veremiyorlar. Vucut isisinin homojen olarak degismesine alismislar tropik iklimde. `Totom dondu` deyiminin aslinda deyim omayip gercek bir ifade olarak kullanilabildigini ogreniyoruz ailece.

Ancak evde bir Turk annesi var, hem de 2 yasinda bebegi olan bir anne. Ev Avrupa`nin en sicak evi olmus. Kisacik kollularla gezebiliyorum ya, kendimi en rahat hissettigim yer oluveriyor ev. Ilk gece yatmadan once mutfagi, sofrayi falan toplamaya yardim ediyorum.  Kurabiyelerin acildiktan 3-4 saat sonra hamur gibi olmamis olmasina ve dev kirmizi karincalar tarafindan yarisinin yenmemis olmasina sasiriyorum. Kalan keki tezgah ustunde birakiyor evin annesi. Kendimce kisa bir panik ani yasiyorum. Acikta yemek birakilir mi? Yarasa, kuskus maymunu, kedi, kertenkele ususur basina aksam! Sekerin hava almayan kapagi bile yok, ayol karincalar, orumcekler yuva yapar buraya! Copler oyle dolap altinda acikta duruyor, agzi iyice baglanmamis.. Oooo, butun gece kedilere, kertenkelelere ziyafet!

Istanbul`a geldik, aileyle hasret gideriyoruz. Ama fuarlar bitmedi. Bu sabah Uttrecht`teki fuara gidiyorum. Dun gece cocuklarla opusup, vedalastik. Ben onlara disari cikarken guzel giyinmelerini, birbirlerine iyi bakmalarini, saglikli yemek tercihleri yapmalarini tembihledim. Arda da bana, yururken hep onume bakmami cunku ayagimin altinda ne olacagini herzaman goremeyecegimi, yengec, bocek yada yarali bir kelebek olabilecegi icin hep ayagimi yere koymadan once guzelce kontrol etmemi, ormanda hareket eden birsey gorursem yanina yaklasmamami, tek basima ormanin icine girmememi tembihledi. Ne bilsin cocuk Utrecht`te yagmur ormanina mi gidiyorum, yoksa beton ormanina mi?

Kalabalik agir geliyor. Sehrin elektrik yuklu enerjisi yoruyor bizi. Kendimizi parka, bahceye, deniz kenarina atmak istiyoruz. 4 gun Istanbul, buyuk sehir istihkakimizi doldurdu, simdi kalan surede nerelere gitsek diye kasinmaya basladik. Neyse, su son fuar da bir bitsin, doneyim de, bakalim ruzgar bizi nereye atacak?

Sevgili Kendim,

Hayatimiza giren herseyin bir gorevi var. Islevini tamamladiktan sonra kaybolup gidiyor, sislere karisip yokoluyor.

Lise sondaydim. Okullarimizda tarihin ogretilisi hic kafama yatmadigindan, sosyal bilgilerde basarili olmak zor geliyordu. Kolaya kacip Matematik/Fen grubunu secmistim. Fizik ve matematigi kendimi zorlamadan ogrenebiliyordum nasilsa. Mevcut sisteme gore, bu secimin beni goturecegi yer muhendislik yada tip fakultesi olacakti. Olsundu, ne yapmak istedigimi yada herhangi bir fakulteden mezun olan insanlarin neler yapabileceklerini bilmedigim icin hic onemi yoktu. Maksat hayatta atlanmasi gereken bir basamagi daha atlamak ve yola devam etmekti.

Mezuniyete az kalmisti, herkes sabirsizlikla liseden kurtulmayi bekliyordu. Son haftalar hem stresli, hem de keyifli geciyordu. Edebiyat dersinde bir kompozisyon yazmamizi istemisti ogretmen. Konu neydi hatirlamiyorum ama bir gece once gordugum ruyadan etkilenerek birseyler sacmalamistim. Kompozisyonu okuyan ogretmen dusunceli bir yuzle bana donup, “Muhendis olmak istediginden emin misin? Cok yeteneklisin.” demisti.  Tabii ki muhendis olmak istedigime emin falan degildim, ne olmak istedigimi bilmiyordum. Gonlumden endustri urunleri tasarimcisi olmak geciyordu, kolu yormayan utu masasi, sekeri otomatik ve sessiz karsitiran cay bardaklari gibi seyler yapmak istiyordum.  Simdi de osuruk valfli dalis elbisesi yapmak istiyorum , kafa hala ayni calisiyor demek ki.  Ama o zamanlar baska bir yol secmek icin artik cok gec oldugunu dusunuyordum. Neyi degistirebilirdim ki o saatten sonra? Ne yazik ki o zamanlar, secimleri gercekten kendim yaptigimi bilmiyordum. Ne safmisim.

Sonra muhendis oldum, hicbir zaman  muhendislik yapmadim. Ama diplomam beni cok guzel insanlarla tanistirdi, cok guzel yerlere getirdi, hayallerimi gerceklestirmemi sagladi. Sonra bir gun bana bir blog hediye edildi. Once ne yapacagimi bilemedim, ama yaza yaza, o lise sondaki kiz cocugu cikti icimden. Buyudu, olgunlasti, yazmayi sevdigini farketti. Onceleri yeni hayatini, yeni tasindigi egzotik ulkeyi anlatiyordu. Bir zaman geldi ki egzotik ulke yeni olmaktan cikti, buradaki hayat normal oldu. Sonra baska seylerden de bahsetmeye basladi. Artik  o liseli kiz cocugu, kartvizitinde ne yazarsa yazsin, yazmaya devam etmenin kendisine iyi gelecegini biliyor.

Bu blog miyadini henuz doldurmadi. Uzunca bir sessizlik olmasinin sebebi iki senedir gunluk tempomun asiri yogunlugundan kaynaklaniyor, biraz da kafamin fazlaca dolu ve karisik olmasindan. Oysa daha anlatacaklarim var. O yuzden cok aktif olmasa da bu blog bir sure daha burada olmaya devam edecek. Bunu  yaziyi da , vakit ayiramadigim icin blogu kapatmami  oneren beynime, kalbim yaziyor. Biraz daha sabir sevgili beyin, sabir.

Yogurt

Bu yaziyi yazali cok olmustu aslinda ama memleketten gelen haberler o kadar kotu ki, birak yogurttan bahsetmeyi, yasadigina utanir oldu insan. Yogurt bile mayalamak gelmiyor icimden bu aralar ya, gene de hayata dort elle sarilmak gerek, ozellikle bu tur zamanlarda. 

Her Turk gibi benim de herseyin ustune, altina, yanina yogurt koyma gibi bir aliskanligim var. Ama evde benden daha ciddi bir yogurt delisi var, Arda. Kase kase sade yogurt yiyebilir, yogurt cok super degilse gider sarmisak ekler oyle yer.  Yogurt ne yazik ki dunyanin dogu tarafinda pek bilinmiyor ve sevilmiyor. Satilan yogurtlar genelde sekerli, sacma sapan seyler. 

Jakarta`ya ilk geldigimizde damak tadimiza gore yogurt bulmakta cok zorluk cekmistik. Turkiye`den gelen yogurtlarla evde mayalamistim bir sure. Sonra zaman icinde urun cesitliligi artmis, istedigimiz gibi yogurt bulabilir olmustuk. O evde mayalama zamanlarinda yogurdu katilastirmak, biraz eksitmek icin ne cambazliklar yapmistim. Denemedigim kalmamisti ama tadini cok sevdigim bir yogurt mayalamayi basaramamistim. Tadi neyse, bir de kivami sumuksu oluyordu. Onlarca deneysel calisma sonunda hala cok guzel bir ev yogurdu elde edememistim. Iklimi ve sutleri suclamistim. Guzel bir hazir yogurt bulunca, daha fazla ustunde durmamistim. 

Papua`ya tasinirken, mayalamak icin Jakarta`dan yanimda yogurt getirdim. Burada daha once yogurt mayalama girisimim olmustu ve normal mayalama suresi sonunda hala sulu, sacma bir sivi oldugunu gorunce beceremedigimi dusunmustum. Tasindiktan sonra tekrar bir deneyeyim dedim ve yogurdu ogleden sonra saat 2 gibi mayaladim. Niyetim aksam yatarken dolaba kaldirmakti ancak tamamen unuttum ve yatip uyudum. Sabah kalktigimda yogurt olmustu. Bu tesaduften ogrendim ki, bu iklimde mayalanma sureci normalden daha uzun suruyor. 

Neyse, bu yogurttan baska yogurtlar da mayalayip yedik. Afiyetle yedik diyemeyecegim cunku kivami sumuk gibiydi, tadi da alisik oldugumuz yogurtlara pek benzemiyordu. Ama sarmisakladik yedik, pilavin ustune doktuk yedik, corba terbiyesine kattik yedik, icine meyve dogradik yedik. Oyle yemisiz ki, en son mayaladigim yogurdu mayalik ayirmadan bitirmisiz. Yeni yogurt mayalamak icin dolabi actigimda hic yogurt kalmadigini gorup ufak bir sok yasadiktan sonra hemen Sorong`daki marketleri arastirdim. Markette yogurt oldugu haberi gelince sevinip, yogurdun sekerli oldugunu farkedince uzuldum. Oyle gel gitli bir gun oldu. 

`Yahu bu insanlar markette yogurt yokken nasil mayaliyorlarmis?` diye arastirmaya basladim. Karinca yumurtasini duymustum ama bizim dev kirmizi karincalarin yuvasini kazip yumurta almayi gozum yemedi. Zira ben onlarin yumurtalarini bulana kadar, onlarin beni yeme ihtimalleri daha yuksek gibi geldi.  Turklerden ve Yunanlilardan sonra yogurdu sofrasindan eksik etmeyen kim var? Hintiler tabii ki. Hindistan`in iklimi bize daha yakin, o yuzden Hindistan`da mayasiz yogurt nasil yapilir diye arastirmaya basladim. Ogrendim ki cok eskiden aci biber sapindan ve kiraz dalindan mayalarlarmis yogurdu. Hatta bu tarz mayalama ve fermente islerini hobi edinmis insanlar oldugunu, ve onlarin da bu metodlarla yogurt mayalamis olduklarini gordum.  Aci biberden bol birsey yok burada, `tamam` dedim, `oldu bu is`. 

Yaklasik 5-6 tane aci biberin saplarini kestim. Burada bulabildigim tek sut olan pastorize kutu sutu mayalama isisina gelene kadar isittim. Icine biber saplarini atip sarip sarmaladim, opup koklayip uykuya yatirdim. 12 saat sonunda hala suluydu, gene ustunu ortup biraz daha bekledim. 16 saat sonra yogurt kivamini bulmustu. Tadi aciydi ve garip bir koku vardi ancak sumuksu falan degil, acayip guzel bir yogurt kivamindadi. Moralimi bozmadim, zaten talimatlarda ilk mayalanan yogurt yenmez deniyordu. Bundan bir kasik alip yeniden mayaladim. 9 saat sonunda gene guzel kivamli bir yogurt olmustu. Bu sefer tadi da muthisti. 8 senedir tropiklerde yaptigim en guzel yogurt oldu bu. Hafif eksimsi, nefis birsey. Yogurt ayri, suyu ayri oyle kasigi daldirinca uzayan, sacma bir kivamda degil. Nasil mutlu oldum anlatamam.  Bir gunluk bir on calismayla, hayatimda yaptigim en guzel yogurdu, hazir maya kullanmadan elde ettim. 

Doganin Ritmi

Gun dogmadan yarim saat once uyaniyor kuslar. Oyle bir senfoni basliyor ki, uyanmamak mumkun degil. Egzotik seslerin cagrisina, daha karanlik olmasina ragmen gulumseyerek aciyor insan gozlerini. Iclerinden bazilari farkli otuyor bazan, daha bir deli, daha bir cirkef,  daha atesli  yada daha ac. Arkadan, derinden gelen baykus sesi gunun aydinlanmasi icin sabirsizlanan kuslara daha gunesin dogmadigini hatirlatiyor. Ama dinlemiyorlar baykusu, bekleyemiyorlar gunes iyice ciksin, heryer aydinlik olsun. Gecenin tonu birazcik acilinca hemen gune basliyorlar.

Gunes bu aralar tam karsi adayla bizim aramizdan doguyor. Aylar ilerledikce gunesin dogdugu ve battigi yer degisecek. Ekvatorda olmanin ilginc guzelliklerinden birini biz sabirla bekleyip gozleyecegiz. Genelde gokyuzunu kirmizi,pembe ve turuncunun degisik tonlarina boyararak doguyor ama bu tablo oyle kisa suruyor ki sadece kuslar ve kuslarin cagirisina uyup kalkanlar tadini cikarabiliyor.

Mutfakta calismalar kuslardan biraz sonra basliyor. Asci yumusacik bir hamur yoguruyor, kahvaltiya birbirinden guzel pogaca ve corekler yapmak icin. Bir sure sonra mutfak ekibinin kalani gelmeye basliyor ve kahve makinesini calistiriyor. Bu sirada gidip tazecik bir fincan kahve almak ve gunesin renklerini ugurlamak gune harika bir baslangic.

Saat 6:30 gibi misafirler gelmeye basliyor. Bu sirada sular yavas yavas cekilmeye basliyor. Gunde iki kere med cezir oluyor, siddeti ayin dongunun neresinde olduguna gore degisiyor. Sular cekilirken normalde iskelenin altina siginan balik surusu, buyuk avcilardan kacmak icin iyice sig sulara geliyor. Ancak bu kez baska bir avcinin ekmegine yag surmus oluyorlar, heybetli ve cok yakisikli deniz kartalina kaliyor meydan. Saat tam 8:30`ta geliyor kartal her sabah, bir de ogleden sonra 5:00 gibi. Once denizin ustunde suzuluyor, balik surusunun yerini tespit ediyor. Gozune kestirdikten sonra hizli bir sekilde ayaklar onde suruye daliyor. Suya girince kanatlari islaniyor, indigi hizda cikamiyor sudan. Once silkelenip sulardan kurtulmasi lazim. O yuzden aheste aheste yukseliyor aviyla birlikte. Bu sahne her gun iki kere tam onumuzde tekrarlaniyor.

Kartalla birlikte koylu balikcilar gelmeye basliyor. Gun dogumunda baliga cikip, balik yakalayan, ihtiyacindan fazlasini satmak icin bize getiriyor. Uzun, ince, tek parca agactan yapilmis tekneleriyle yanasiyorlar, bazilarinin yanlarinda burnu sumuklu cocuklar, bazinlarinin yaninda yorgun hayat arkadasi. Ama hepsinin gozlerinde o masum, icten pirilti.

Oglene dogru sular oyle cekiliyor ki, yengeclerin, kabuklularin citir citir sesleri duyuluyor. Onlar citirdadikca icin icine sigmiyor, sabirsizlaniyorsun sular tekar geri gelsin diye. Sigdaki anemonu ve icindeki anemon baliklarini merak ediyorsun, gidip bakiyorsun hala sulari var mi diye. Her gun oldugu gibi, bulunduklari kovukta birazcik su kaldigini ve deniz geri gelene kadar idare edeceklerini goruyorsun ama gene de kalbin endiselenmekten vazgecmiyor.

Gun batarken sular yukselmis oluyor. Kanoyla acilmayi seviyorum tam bu saatlerde.Ay kendini gostermeye basliyor ama once gunesin butun ihtisamiyla gokyuzunu ala bulayip kaybolmasini bekliyor.  `Aheste cek kurekleri mehtap uyanmasin ` dizesi anlam kazaniyor bu anda. Oyle tatli bir sessizlikle kapli ki ortalik, kureklerin sesi rahatsiz ediyor insani. Aheste kurek cekmeyi ogrenmeye calisiyorsun, beceremeyince durup seyrediyorsun, deniz oluyorsun.

Karanlik coktugunde gokte ve denizde bambaska bir solen basliyor. Samanyolu kalin bir kemer gibi uzaniyor tam tepemizde. Evlerin arkasindan gelip, karsi kiyiya dogru gokyuzunu ikiye ayiriyor. Yildizlar oyle parlak, oyle cok ki, uzansam dokunabilecekmisim gibi hissediyorum.  Deniz de piril piril, yildizlarin yansimasi degil, planktonlar. Iskelenin tam en ucuna gidip, butun isiklari kapatiyoruz. Deniz utangac, gokyuzu gibi ortada degil onun yildizlari. Beklemek, gozunu alistirmak gerek denizin yildizlarini iyice gorebilmek icin. Keyifler yerindeyse, iskelenin ustunden denize ayaklarini sokup planktonlari iyice piril piril gormek mumkun. Arada bir de neon sari isiltilar gorunuyor. Bu da floresan bir salgi salgilayan bir cesit karides. Su ustunde yuzup gecemizi renklendiriyor. Daha yesil planktonlarin mevsimi gelmedi. Onlar geldiginde geceleri deniz diskoya donecek, yanip yanip sonecekler. ama daha var, simdilik zoo planktonlari seyrediyoruz. Sessizlik iyice yogunlasiyor, sarmalayip kucakliyor herseyi. Sessizligin serin, huzurlu kucagina dusunce, tatli bir uyku bastiriyor. Erkenden yatip, uyuyoruz.

Uykular da cok renkli burada. Her gece nefis ruyalar goruyor insanlar. Keske ertesi sabah ruyalarimi hatirlayabilsem diye dusunerek uykuya daliyorum.

geri sayim … 45

Blogu hala okuyan var mi emin degilim ama benim icin onemli, cunku pek cok animiz burada kayitli. Bir sure erisilemez haldeymis sanirim, simdi sorunlari hallettim.  Cunku burayi tekrar yeni anilarla doldurma zamani geldi.

Cocuklar buyuyup, buradaki hayata alisinca hicbirsey ilginc gelmemeye baslamisti. Yazacak konu bulmakta zorluk cekiyordum , bir de ustune son 2-3 yildir kafami kasiyamayacak haldeydim. Ama artik ozgurlugume az kaldi. 1.Haziran itibariyle maasli hayatim sona eriyor. Papua Explorers ile tam gaz ilgilenmeye devam tabii ki, o her daim isimiz artik bizim.

Bu aralar sadelesmekle, yukumu azaltmaya calismakla mesgulum. Zor bir is. Bazan cok iyi geliyor, hafifliyorum, bazan kucucuk bir cekmeceye el atmamak icin gunlerce kendimi bunaltiyorum. Yapmadigim temizlik, yaptigim temizlikten daha cok yoruyor ruhumu. Bavulumu alip ciksam, gitsem, kacsam, yuzlesmesem yillardir biriktirdiklerimle diye dusunuyorum.

Ne zaman bunalsam, minik adamiza gittigimde ne kadar az esyayla ne kadar mutlu oldugumu hatirliyorum. Ac ruhlari doyurmak icin alinan seyler yerine, kocamin elini tutup gun batimini seyretmenin, cocuklarin gece denizden plankton toplamaya gitmelerinin bana verdigi mutlulugu hatirlamaya calisiyorum.

İyi ki doğdun Arda !

Minik oglum 9 yasina basti. 8 sene cok cabuk geride kaldi, zamani durduramadik. Bir senedir dogum gununu bekliyordu. Son bir hafta bir anda cok onemli degilmis, sanki unutmus gibi bir hallere girdi. Bir haftada buyudu mu diye dusunmekten kendimi alamadim. Dogum gunu partisini cok basit istedi, Lazer Game’de uc oyun oynamayi, sadece kendi arkadaslariyla olmayi arzu etti. Pasta, tatli sevmedigi icin pastasini da oraya gitmeden yoldan aldik. Arkadaslarinin cogu cikolata sevdigi icin cikolatali istedi pastayi. Kendisi tadina bile bakmadi. 

 

Arkadaslari bocekler, Lego ve Bayblade denen, topacin modern hali bir oyuncaga olan duskunlugunu bildiklerinden hep onlarla ilgili hediyeler almislar. Delirdi sevincten. Okulda ders aralarinda topac oynuyorlar. Daha once bizimkinin bir tane duzgun bir topaci vardi. Okula onu goturuyordu. Sonra babasi ona hediye olarak cantasi falan olan, havali bir topac aldi dogum gunu icin. Deli oldu. Dun baska topaclar da hediye gelince, aksam hepsini denedi, dusundu tasindi, kendince en guclu olanini dikkatlica cantasina yerlestirip hazirlandi. 



 



Bir suredir kardesimin bebeginin heyecani icindeydim ben. Arda bu isten hic hoslanmadi. Daha hamilelik surecinde dayisini baska bir erkek cocukla paylasma fikrini sevmedi. Bebek resimlerini gordukce biraz ilgi gosterir gibi oldu ama pek bir heyecan belirtisi goremedik. Dun dayisi dogum gununu kutlamak icin aradiginda cok sevindi. Kapatirken de “Kucuk cocuga iyi bakin” gibilerinden bir laf soyledi. Biz koptuk tabii. 



 

Bu hafta ilk dalis egitimlerine baslayacagiz havuzda. Carsamba gunu ilk dersleri var. Ikisinde de heyecan dorukta.  Annelik cok eglenceli.

Sinav Donemi

Bilgisayarin ekranina bos bos bakiyorum, kelimeler tukenmis, beynim donmus. Elimde yapilacak is listeleri, biri ofis icin, biri otel icin, biri cocuklar ve ev icin, biri seyahatler icin… Kendim icin de yapilacaklar var elbet ama listelere girmeye terfi edemiyor onlar, beynimin icini yiyiyorlar bir kosede. Tek yapmak istedigim toplanip gitmek. Gidecegim, o tamam, ama ne zaman ? Daha degil, simdi sinav donemindeyim.

Sinav, imtihan donemi… Oysa heyecan icindeyken buyuk kararlar vermek ne kolay. Kalbin carparken aklina koydugun seyleri hemencecik yapivermekte ne var? Kararla uygulama arasina zaman girdikce, bin turlu seytan cikiyor her kayanin altindan. Sorgulamalar basliyor, hem kendi icinde, hem de disinda. Kanin hizla akarken deli seyler yapmak kolay. Kurulu duzenin sicak rehaveti damarlarina sizdiginda, fikirlerin toplumun deger yargilari ve kendi beyninle test edildiginde ve tam tersi teoriler yuzune carpildiginda yap bakalim kafandakini kolaysa. Iste gercek imtihan bu. Kalbinden geceni mi istiyorsun, yoksa kolaya mi kacacaksin? Dogruyu gormek icin yapmak gereken tek sey icine donup kalbine bakmak.

Ben hala kalbimde ayni hayali goruyorum. O hayalim gercek olacak, biliyorum. Bu sinavi gecince, imtihan suresi beklemedigim bir anda sona erecek, onu da biliyorum. Kalbim huzurlu, ama beyin beklemek istemiyor iste. Gel de ona laf anlat kolaysa…