Kiyamet gunlukleri – Salgin

Coronavirus’u ilk ne zaman duydum hatirlamiyorum ama Istanbul’dan donerken haberimiz olmustu. Oturdugumuz koltugu, kemeri, ekrani dezenfekte edip, oturttum herkesi yerine. Zorla maske taktirdim ve tuvaletten her gelislerinde ellerini tekrar dezenfekte ettirdim. Hasta olmadik bu seyahat sonrasi. Bir hafta sonra da otele yani Papua’ya gitmem gerekiyordu, bu sefer biraz daha rahat davrandim havalimani ve ucaklarda. Gene hasta olmadik.

Zaten Papua’da dunya umurumuzda olmuyor. Dalislar, toplantilar, isler gucler derken iki hafta gecti ve 9.Subat’ta Sydney’e geri geldik. Uluslararasi ucaklarin boslugu, havalimanlarinin sakinligi dikkatimizi cekmisti. Yine cok dikkat etmeden seyahat ettik, donuste gene hastalanmadik. Isler de pek etkilenmemisti cunku sadece Cin’den gelenlere karsi bir seyahat kisitlamasi vardi. Bizim de zaten Cin’den pek musterimiz olmadigi icin isler normal duzeninde devam ediyordu. Bir gun alisverise ciktigimizda tuvalet kagidi reyonunun bos oldugunu farkettik, sasirdik ve dalga gectik durumla. Insanlarin neden tuvalet kagidi stoklamaya basladigini anlayamadik. Panik halinin ilk gostergesiymis meger, marketlerde tuvalet kagidi kavgalarinin cikacagindan, insanlarin butun kuru gida ve temizlik malzemesi stopklarina cekirge gibi saldiracagini hayal bile edemiyorduk o zaman.  Trump “Cin virusu” diyor, bizler de yememeleri gereken vahsi hayvanlari yedikleri icin sadece Cin’de oldugunu dusunuyorduk. Ancak havalimanlarinda hep Asyalilarda gormeye alisik oldugumuz maskeleri batili insanlarin uzerinde gormek ilginc geliyordu.Screen Shot 2020-03-24 at 1.55.12 pm

Dunya oyle bagliydi ki birbirine,  gunde binlerce ucak, milyonlarca insan bir yerden bir yere hareket ediyordu. Virusun cabucak dunyaya yayilmasi beni hic sasirtmadi ama gittigi yerde insandan insana bu kadar hizla yayilacagini ongoremedim. Virus bizim islerimizi oyle kotu etkiledi ki, olenlere uzulecek, virusten korkacak vakit bulamadik. Simdi butun dunyaca eve kapandik. Bundan sonra ne olacak, bu salgin nasil bitecek, hic bilmiyorum. Keske Turkiye’ye gidebilseydik de orada kendi evimizde mahsur kalsaydik ama ne yazik ki su anda gitmek pek mumkun gorunmuyor.

Kiyamet Gunlukleri – Seller

Fuarlar bitip Istanbul’a gelince biraz nefes aldik. Aile, arkadaslar sevip sarmaladi, yedik ictik. Bu sirada Avusturalya’yi takip etmeye calisiyorduk haliyle. Havalarin sogumasiyla yagmurlar baslamisti. Ancak bu sefer yagmurlar kontrolden cikmis, heryeri sel basmis, koca koca agaclar devrilip yollari kapatmisti. Biz altinci katta oturdugumuz icin selden endiselenmedik, ama goruntuler icimizi sizlatti.  

Screen Shot 2020-03-16 at 7.03.23 pmYanginlar siddetli iklim degisikligini tetiklemisti. Ulke daha yanginlarin ekonomik ve sosyal bedelini odemeden yeni bir dogal afetle basacikmaya calisiyordu. Aylardir suren kuraklik yuzunden yagmurlar olumlu gibi gorunse de, o kadar siddetliydi ki, tarlalardaki urunlere zarar veriyordu. Yanginlardan kellesen toprakta, hizla akan suyu durduracak bitki kalmayinca, sellerin siddeti iyice artmisti. Bu deli sular erozyon disinda bir de, yanginlarin toksik kalintilarini verimli topraklara tasiyordu hizla. Doga intikamini cok kotu aliyordu insanliktan.

Asiri uclarda dolasan hava durumunun verdigi mesaj cok acikti aslinda; doga uzerine bindirdigimiz yukle basa cikamiyordu. Kuresel isinmayi hizla durdurmamiz gerekiyordu. Tek basina okul onunde grev yaparak dunyanin gundemine gelen Greta ise Trump dahil, pek cok dunya lideri tarafindan direk hedef aliniyor ve toplum onunde asagilaniyordu.

28.Ocak’ta ucaga binerken Cin’de cikan bir salgindan haberimiz vardi. Ucaga bolca dezenfektan ve yuz maskesiyle bindik. Avusturalya’ya geldigimizde hayat normal gorunuyordu. Biz de onumuzdeki gunlerin getirecegi felaketleri bilmeden normal yasantimiza geri donduk.

Kiyamet Gunlukleri – Kaos

Ocak basinda Paris’teki fuara katilmak uzere cocuklarla birlikte yola ciktik. Normalde sehrin turistik merkezinde kalirdik, ben fuara gittigimde Tunc ve cocuklar sehri gezerdi. Bu sefer grevlerden korkup fuar alanina daha yakin bir otel ayarlamistik. Iyi ki de o sekilde yapmisiz. Otel ve kongre salonu arasi yuruyerek yarim saat suruyordu, ancak tramvay ile 4-5 dakikada gitmek mumkundu. Ilk gun elimizde brosurler ve stand malzemeleri oldugu icin tramvaya binmek istedik. Ancak duraktaki bilet makinelerinin hicbirinde bilet yoktu, mecburen elimizdeki yuklerle birlikte yuruduk. Donuste gene bilet bulamadik, gene yuruduk.

Ertesi gun fuara pek kisinin gelmek istemesine ragmen grevler yuzunden gelemedigini ogrendik. Bana yardim etmesi icin tuttugumuz stand hostesi grevlerin butun hayati ne kadar olumsuz etkiledigini, metroya binmeye calisan kalabaliklarin yarattigi kaosta pek cok kisinin yaralandigini, cok yakin bir arkadasinin kolunun uc yerden kirildigini, bir adamin raylara dusup metronun altinda kaldigini anlatti her molada. Korkmustu ve kizgindi cunku karmasa yuzunden pek cok fuar iptal edilmisti ve kizcagiz butun gelirini bu fuarlarda calisarak kazandigi icin cok zor durumda kalmisti.

Sabah uyanip kahvaltiya indigimizde acik olan televizyona kilitlendim. Ekrandaki siddet cok korkunctu. Polis birilerini nefret ile, cok kotu bir sekilde dovuyordu. Copuyla, tekme tokat girismislerdi insanlara, siddet korkunctu. Hepimizi derinden etkiledi bu goruntuler, olaylarin bu kadar yakininda olmak cok rahatsizlik vericiydi. Fuar ve otel disinda bir yere gitmemeye karar verdik ve kahvaltidan sonra yine yuruduk. Aksam fuar cok gec bitmisti, butun gun ayakta durmaktan dolayi hem yorgun, hem de agri icindeydim. Tam duragin karsisindayken tramvay durdu. Makinede bu kez bilet vardi. Hemen bilet alip araca bindik. Tiklim tiklimdi tramvayin ici. Ustuste yigilmis, icice gittik 5 dakikalik yolu. Cok yakinimda hasta bir kadin vardi. Bolca oksurup mikroplarini hepimizin ustune saldi. Ertesi gun Arda ateslenip hastalandi.

Arda’nin bunyesi normalde cok gucludur. Cok az hastalanir, genelde biraz burun akintisi ile ayakta 2-3 gunde gecirir. Ancak bu sefer cocukcagiz ateslendi ve yataktan kaldiramadik. 2 gunu uyuyarak gecirdi. Fuar bittiginde bu iskence bittigi icin mutluydum. Cocuklari Istanbul’a goturecektim, ben yine baska bir fuar icin Almanya’ya gidecektim. Ama en azindan Istanbul’da annaanne , babaanne ve dede gozetiminde cocuklarin kendilerine geleceklerini dusunuyordum. Havalimanina gidisimiz biraz olayli oldu. Uber cagiririz diye dusunmustuk ama yarim sate yakin bir sure arac bulamadik, gelmesi de bir o kadar surdu. Trafik oyle kotuydu ki, 12 kilometrelik yolu 2 saatte gittik. Bu sirada sehrin merkezinde gozunu kan burumus polisler bu kez itfaiyecileri dovuyordu. Butun bunlar olurken dunya medyasi Trump’un agzindan cikan sacmaliklarla mesguldu.

Screen Shot 2020-03-15 at 12.01.17 pm

Eve gelmemiz gece 10’u buldu. Allahtan annem corba yapmisti, hemen bir corba ictim, ates dusurucu alip yattim. Ertesi sabah yine erkenden havalimanina gidip Almanya’da Tunc ile bulustum. Iki gunu uyuyarak gecirdim ve yavas yavas kendime geldim ben de. Tabii ki fuarada calismak zorunda olup, butun gun ayakta olunca iyilesme biraz uzun surdu, ama sonunda gecti. Bu sirada Lara da Turkiye’de hastalanmisti. Su donem bitsin de evimize donelim diye dort gozle bekliyorduk ama Avusturalya hala yaniyordu.

Gurbet

Iki sene oldu Avusturalya’ya geleli. 7 senelik Endonezya maceramizdan sonra burada gurbet kavrami kemiklerimize isledi. Gurbetcilik nedir biliyorum artik. Gurbetcilik kendisine ve cocuklarina daha uygar bir yasam, daha saglam bir gelecek umitleriyle piliyi pirtiyi toplayip gocmus insanlarin, yeni ulkelerindeki her anlarini kendi ulkelerindeki gibi yasama ozlemiyle gecirmeleridir. Sydney gibi dunyanin en guzel sehirlerinden birinde, Bogaz’dan bin kat guzel bir manzara karsisinda, Bogaz’i ozlemesi, tavsan kani cayin hayalini kurmasidir. Yeni Zelanda’danin daglarinin arasindan gecerken Aydin yolundan konusmasidir hararetle. Havali bir kafeye oturup, sirf ustundeki beyaz peynir icin ekmek uzeri avakado siparis etmektir gurbetcilik. Gittigi heryerde Turkleri arayip bulmaktir, bulup sonra da Turkiye’deymiscilik oynamaktir; yabanci malzemelerle Turk lezzetlerini yakalamaya calismak, Turk muzikleri dinleyip avaz avaz eslik etmektir. Hic gobek atmamis, halay cekmemis adamin, raki icip, Turkiye’de olsa belki hic ortak nokta bulup arkadas olmayacagi insanlarla, halay cekmesidir. Bir tanidik tat, koku ugruna basina olmadik isler acmaktir, tornada Adana sisi yaptirip, kuzu kestirip kebap yapmaktir. Herkesin koselerini torpuleyip kendine benzetmeye calisan sistemin icinde, kendi kulturunu ayakta tutmaya calismaktir. Cocuklarin unutmasin diye kendi cocuklugunda burun kivirdigin her adete dort elle sarilmak, bayramlarda bir araya gelip tanimadigin insanlarin elini opmektir. Bali’ye giderken yaninda kalamarin yaninda yemek icin tarator sos yapip goturmektir. Ulkeyle ilgili her haberi yerli ve yabanci basinda takip etmektir, hep yuregin agzinda, guzel haberler okumayi umid edip hayal kurmaktir. Sydney Opera House manzarasi karsisinda sahibinden.com’dan Bodrum’da ev bakmaktir. Dogan bebeklerin buyumesini, aile bireylerinin hayatlarini uzaktan izlemek, dahil olamamanin icini sizlatmasidir. Medeniyete, yasadigin yere ve insanlarina sinir olmaktir, “neden bunlar refah icinde yasiyor da, benim guzel memleketim bu halde?” diye pis pis bakmaktir mutlu mesut bir sekilde tam saatinde gelecek olan tertemiz otobusu bekleyenlere. Ama en cok yanlizliktir gurbet. Formlardaki acil durumda aranacak kisi hanesine kocandan baska kimi yazacagini bilememektir. Ailenin ve arkadaslarin simsicak sevgi ve guven cemberinin buz gibi yoklugudur. Her secimde umitlenmektir, belki bu sefer tamamdir diye.

 

Raja Ampat SEA Centre

Uzun zamandir suregelen sessizligim, nereden anlatmaya baslayacagimi bilmememden. Oyle cok sey oluyor, oyle dinamik geciyor ki zaman. Ancak son zamanlarda gozumun bebegi, kalbime that kuran gelisme Raja Ampat SEA Centre.

coral plantationPapua Explorers, Raja Ampat’in dogasina olan askimizdan dogmustu. Burasi dunyanin oyle ozel bir bolgesi, oyle guzel ve bakir ki, hic zarar gormesin, modern dunyanin zehiri buraya hic tasmasin istiyoruz. O yuzden Papua Explorers kuruludugundan beri surekli yerel halkin yasam standartlarini iyilestirmek ve onlara sahip olduklari doganin kiymetini ve bunu korumayi ogretmek, ayni zamanda da denizlerin turizm ve diger balikcilik faaliyetlerinden zarar gormemesi icin canla basla calisiyorduk. Bu isler zamanla cok vakit ve butce almaya basladi. Otelimize gelen ziyaretcilerden de projeleri gorup, destek olmak isteyenler cogalmaya baslayinca, butun bu faaliyetleri Papua Explorers bunyesinden ayirip, bagimsiz bir vakif kurmaya karar verdik. Yasal islemler tamamlandi ve vakfimiz Raja Ampat SEA (Science, Education, Awareness) Centre, gectigimiz aylarda resmi olarak acildi.

Uzun bir yolun basindayiz. Amacimiz Raja Ampat’i dogal ve insan kaynakli tehditlere karsi korumak, ayni zamanda da bolge halkini bilinclendirip, turizmin surdurulebilir, dogayi korur bir sekilde gelismesini saglamak. Mevcut projelerimiz hakkinda bilgi almak ve nasil destekleyebileceginizi ogrenmek icin lutfen sayfamiza goz atin ve sayfayi arkadaslarinizla paylasin. Her turlu desteginiz icin minnettariz.

Facebook sayfamiz icin tik

www.seacentre.org

Yagmur Ormanindan Indim Sehire

Temmuz ortasindan beri Guney Pasifik`te minik bir adada, yagmur ormaninin dibinde yasiyorum. Arada medeniyet olan yerlere seyahat ettim, araba, hava kirliligi, Starbucks ve beyin uyusturucu TV kanallarina maruz kalmisligim oldu. Ama hep minik cennetimizin sakinligine ve huzuruna kosa kosa geri dondum.

Gene uzunca bir ada ikametinden sonra yollara dustuk ve kendimi uzuuuun uzun ucuslardan sonra Paris`te buldum. Anne, baba ve iki cocuk bir odada kaldik. Zaman farki ve yol yorgunlugu kamyon carpmisa dondurdu bu sefer. Eskiden tik demez saatlerce seyahat edip, cantalari otel odasina firlatip hemen gezmeye baslayabilirdim.  Bu sefer yemekten sonra kafam dusmeye basladi. Neyse ki bu sefer cocuklar da ayni sekildeydi de, ailece odaya cekilip yatabildik.

Arda`nin iki onemli oyuncagi var. Biri aslan, adi Alex. Oburu de Minecraft karakteri kilikli bir zombi, adi Max. Genelde butun seyahatlere Alex ve Max bizimle gelir ve Arda`nin sirt cantasinin tamamini isgal eder. Bu sefer az esyayla seyahat ediyoruz diye sadece Alex geldi bizimle. Yatak faslina gecilince Alex de cantadan cikip, Arda`nin koynunda yerini aldi. Biz bayilmak uzereyiz, onlar yan yatakta oynasmakta. Alex`I birbirlerine atip duruyorlardi. Derken Arda oyuncagini bizim yatagin tepesinden havaya firlatti. Ben tepemden gecen karaltiyi gorunce ilk tepkim `Ammann, yarasa!!` diye ciglik atip yorgani kafama cekmek oldu.

Fransa`daki fuar bitince hemen trene atlayip Isvicre`ye akraba ziyaretine gittik. Tunc`un erkek kardesi birkac ay once Isvicre`ye tasindi. Zurih`te yasadigini saniyorduk, meger Heidi`nin dedesine komsu tasinmislar.  Alp`lerin masallardan cikmis bir koyunde yasiyorlar. Evin manzarasi kayak merkezi gibi, heryer dag, kar. Arada bir gorulen canlilar da genelde cocuk ve inekler. Hava mis gibi tertemiz ve buzzzzz gibi sopsoguk. Hava oyle soguk ki, cocuklar olayi anlamakta gucluk cekiyorlar. Nasil oluyor da montun altinda kalan yerler sicakken, disinda kalan yerler buz gibi oluyor anlam veremiyorlar. Vucut isisinin homojen olarak degismesine alismislar tropik iklimde. `Totom dondu` deyiminin aslinda deyim omayip gercek bir ifade olarak kullanilabildigini ogreniyoruz ailece.

Ancak evde bir Turk annesi var, hem de 2 yasinda bebegi olan bir anne. Ev Avrupa`nin en sicak evi olmus. Kisacik kollularla gezebiliyorum ya, kendimi en rahat hissettigim yer oluveriyor ev. Ilk gece yatmadan once mutfagi, sofrayi falan toplamaya yardim ediyorum.  Kurabiyelerin acildiktan 3-4 saat sonra hamur gibi olmamis olmasina ve dev kirmizi karincalar tarafindan yarisinin yenmemis olmasina sasiriyorum. Kalan keki tezgah ustunde birakiyor evin annesi. Kendimce kisa bir panik ani yasiyorum. Acikta yemek birakilir mi? Yarasa, kuskus maymunu, kedi, kertenkele ususur basina aksam! Sekerin hava almayan kapagi bile yok, ayol karincalar, orumcekler yuva yapar buraya! Copler oyle dolap altinda acikta duruyor, agzi iyice baglanmamis.. Oooo, butun gece kedilere, kertenkelelere ziyafet!

Istanbul`a geldik, aileyle hasret gideriyoruz. Ama fuarlar bitmedi. Bu sabah Uttrecht`teki fuara gidiyorum. Dun gece cocuklarla opusup, vedalastik. Ben onlara disari cikarken guzel giyinmelerini, birbirlerine iyi bakmalarini, saglikli yemek tercihleri yapmalarini tembihledim. Arda da bana, yururken hep onume bakmami cunku ayagimin altinda ne olacagini herzaman goremeyecegimi, yengec, bocek yada yarali bir kelebek olabilecegi icin hep ayagimi yere koymadan once guzelce kontrol etmemi, ormanda hareket eden birsey gorursem yanina yaklasmamami, tek basima ormanin icine girmememi tembihledi. Ne bilsin cocuk Utrecht`te yagmur ormanina mi gidiyorum, yoksa beton ormanina mi?

Kalabalik agir geliyor. Sehrin elektrik yuklu enerjisi yoruyor bizi. Kendimizi parka, bahceye, deniz kenarina atmak istiyoruz. 4 gun Istanbul, buyuk sehir istihkakimizi doldurdu, simdi kalan surede nerelere gitsek diye kasinmaya basladik. Neyse, su son fuar da bir bitsin, doneyim de, bakalim ruzgar bizi nereye atacak?

Sevgili Kendim,

Hayatimiza giren herseyin bir gorevi var. Islevini tamamladiktan sonra kaybolup gidiyor, sislere karisip yokoluyor.

Lise sondaydim. Okullarimizda tarihin ogretilisi hic kafama yatmadigindan, sosyal bilgilerde basarili olmak zor geliyordu. Kolaya kacip Matematik/Fen grubunu secmistim. Fizik ve matematigi kendimi zorlamadan ogrenebiliyordum nasilsa. Mevcut sisteme gore, bu secimin beni goturecegi yer muhendislik yada tip fakultesi olacakti. Olsundu, ne yapmak istedigimi yada herhangi bir fakulteden mezun olan insanlarin neler yapabileceklerini bilmedigim icin hic onemi yoktu. Maksat hayatta atlanmasi gereken bir basamagi daha atlamak ve yola devam etmekti.

Mezuniyete az kalmisti, herkes sabirsizlikla liseden kurtulmayi bekliyordu. Son haftalar hem stresli, hem de keyifli geciyordu. Edebiyat dersinde bir kompozisyon yazmamizi istemisti ogretmen. Konu neydi hatirlamiyorum ama bir gece once gordugum ruyadan etkilenerek birseyler sacmalamistim. Kompozisyonu okuyan ogretmen dusunceli bir yuzle bana donup, “Muhendis olmak istediginden emin misin? Cok yeteneklisin.” demisti.  Tabii ki muhendis olmak istedigime emin falan degildim, ne olmak istedigimi bilmiyordum. Gonlumden endustri urunleri tasarimcisi olmak geciyordu, kolu yormayan utu masasi, sekeri otomatik ve sessiz karsitiran cay bardaklari gibi seyler yapmak istiyordum.  Simdi de osuruk valfli dalis elbisesi yapmak istiyorum , kafa hala ayni calisiyor demek ki.  Ama o zamanlar baska bir yol secmek icin artik cok gec oldugunu dusunuyordum. Neyi degistirebilirdim ki o saatten sonra? Ne yazik ki o zamanlar, secimleri gercekten kendim yaptigimi bilmiyordum. Ne safmisim.

Sonra muhendis oldum, hicbir zaman  muhendislik yapmadim. Ama diplomam beni cok guzel insanlarla tanistirdi, cok guzel yerlere getirdi, hayallerimi gerceklestirmemi sagladi. Sonra bir gun bana bir blog hediye edildi. Once ne yapacagimi bilemedim, ama yaza yaza, o lise sondaki kiz cocugu cikti icimden. Buyudu, olgunlasti, yazmayi sevdigini farketti. Onceleri yeni hayatini, yeni tasindigi egzotik ulkeyi anlatiyordu. Bir zaman geldi ki egzotik ulke yeni olmaktan cikti, buradaki hayat normal oldu. Sonra baska seylerden de bahsetmeye basladi. Artik  o liseli kiz cocugu, kartvizitinde ne yazarsa yazsin, yazmaya devam etmenin kendisine iyi gelecegini biliyor.

Bu blog miyadini henuz doldurmadi. Uzunca bir sessizlik olmasinin sebebi iki senedir gunluk tempomun asiri yogunlugundan kaynaklaniyor, biraz da kafamin fazlaca dolu ve karisik olmasindan. Oysa daha anlatacaklarim var. O yuzden cok aktif olmasa da bu blog bir sure daha burada olmaya devam edecek. Bunu  yaziyi da , vakit ayiramadigim icin blogu kapatmami  oneren beynime, kalbim yaziyor. Biraz daha sabir sevgili beyin, sabir.