Doganin Ritmi

Gun dogmadan yarim saat once uyaniyor kuslar. Oyle bir senfoni basliyor ki, uyanmamak mumkun degil. Egzotik seslerin cagrisina, daha karanlik olmasina ragmen gulumseyerek aciyor insan gozlerini. Iclerinden bazilari farkli otuyor bazan, daha bir deli, daha bir cirkef,  daha atesli  yada daha ac. Arkadan, derinden gelen baykus sesi gunun aydinlanmasi icin sabirsizlanan kuslara daha gunesin dogmadigini hatirlatiyor. Ama dinlemiyorlar baykusu, bekleyemiyorlar gunes iyice ciksin, heryer aydinlik olsun. Gecenin tonu birazcik acilinca hemen gune basliyorlar.

Gunes bu aralar tam karsi adayla bizim aramizdan doguyor. Aylar ilerledikce gunesin dogdugu ve battigi yer degisecek. Ekvatorda olmanin ilginc guzelliklerinden birini biz sabirla bekleyip gozleyecegiz. Genelde gokyuzunu kirmizi,pembe ve turuncunun degisik tonlarina boyararak doguyor ama bu tablo oyle kisa suruyor ki sadece kuslar ve kuslarin cagirisina uyup kalkanlar tadini cikarabiliyor.

Mutfakta calismalar kuslardan biraz sonra basliyor. Asci yumusacik bir hamur yoguruyor, kahvaltiya birbirinden guzel pogaca ve corekler yapmak icin. Bir sure sonra mutfak ekibinin kalani gelmeye basliyor ve kahve makinesini calistiriyor. Bu sirada gidip tazecik bir fincan kahve almak ve gunesin renklerini ugurlamak gune harika bir baslangic.

Saat 6:30 gibi misafirler gelmeye basliyor. Bu sirada sular yavas yavas cekilmeye basliyor. Gunde iki kere med cezir oluyor, siddeti ayin dongunun neresinde olduguna gore degisiyor. Sular cekilirken normalde iskelenin altina siginan balik surusu, buyuk avcilardan kacmak icin iyice sig sulara geliyor. Ancak bu kez baska bir avcinin ekmegine yag surmus oluyorlar, heybetli ve cok yakisikli deniz kartalina kaliyor meydan. Saat tam 8:30`ta geliyor kartal her sabah, bir de ogleden sonra 5:00 gibi. Once denizin ustunde suzuluyor, balik surusunun yerini tespit ediyor. Gozune kestirdikten sonra hizli bir sekilde ayaklar onde suruye daliyor. Suya girince kanatlari islaniyor, indigi hizda cikamiyor sudan. Once silkelenip sulardan kurtulmasi lazim. O yuzden aheste aheste yukseliyor aviyla birlikte. Bu sahne her gun iki kere tam onumuzde tekrarlaniyor.

Kartalla birlikte koylu balikcilar gelmeye basliyor. Gun dogumunda baliga cikip, balik yakalayan, ihtiyacindan fazlasini satmak icin bize getiriyor. Uzun, ince, tek parca agactan yapilmis tekneleriyle yanasiyorlar, bazilarinin yanlarinda burnu sumuklu cocuklar, bazinlarinin yaninda yorgun hayat arkadasi. Ama hepsinin gozlerinde o masum, icten pirilti.

Oglene dogru sular oyle cekiliyor ki, yengeclerin, kabuklularin citir citir sesleri duyuluyor. Onlar citirdadikca icin icine sigmiyor, sabirsizlaniyorsun sular tekar geri gelsin diye. Sigdaki anemonu ve icindeki anemon baliklarini merak ediyorsun, gidip bakiyorsun hala sulari var mi diye. Her gun oldugu gibi, bulunduklari kovukta birazcik su kaldigini ve deniz geri gelene kadar idare edeceklerini goruyorsun ama gene de kalbin endiselenmekten vazgecmiyor.

Gun batarken sular yukselmis oluyor. Kanoyla acilmayi seviyorum tam bu saatlerde.Ay kendini gostermeye basliyor ama once gunesin butun ihtisamiyla gokyuzunu ala bulayip kaybolmasini bekliyor.  `Aheste cek kurekleri mehtap uyanmasin ` dizesi anlam kazaniyor bu anda. Oyle tatli bir sessizlikle kapli ki ortalik, kureklerin sesi rahatsiz ediyor insani. Aheste kurek cekmeyi ogrenmeye calisiyorsun, beceremeyince durup seyrediyorsun, deniz oluyorsun.

Karanlik coktugunde gokte ve denizde bambaska bir solen basliyor. Samanyolu kalin bir kemer gibi uzaniyor tam tepemizde. Evlerin arkasindan gelip, karsi kiyiya dogru gokyuzunu ikiye ayiriyor. Yildizlar oyle parlak, oyle cok ki, uzansam dokunabilecekmisim gibi hissediyorum.  Deniz de piril piril, yildizlarin yansimasi degil, planktonlar. Iskelenin tam en ucuna gidip, butun isiklari kapatiyoruz. Deniz utangac, gokyuzu gibi ortada degil onun yildizlari. Beklemek, gozunu alistirmak gerek denizin yildizlarini iyice gorebilmek icin. Keyifler yerindeyse, iskelenin ustunden denize ayaklarini sokup planktonlari iyice piril piril gormek mumkun. Arada bir de neon sari isiltilar gorunuyor. Bu da floresan bir salgi salgilayan bir cesit karides. Su ustunde yuzup gecemizi renklendiriyor. Daha yesil planktonlarin mevsimi gelmedi. Onlar geldiginde geceleri deniz diskoya donecek, yanip yanip sonecekler. ama daha var, simdilik zoo planktonlari seyrediyoruz. Sessizlik iyice yogunlasiyor, sarmalayip kucakliyor herseyi. Sessizligin serin, huzurlu kucagina dusunce, tatli bir uyku bastiriyor. Erkenden yatip, uyuyoruz.

Uykular da cok renkli burada. Her gece nefis ruyalar goruyor insanlar. Keske ertesi sabah ruyalarimi hatirlayabilsem diye dusunerek uykuya daliyorum.

geri sayim … 45

Blogu hala okuyan var mi emin degilim ama benim icin onemli, cunku pek cok animiz burada kayitli. Bir sure erisilemez haldeymis sanirim, simdi sorunlari hallettim.  Cunku burayi tekrar yeni anilarla doldurma zamani geldi.

Cocuklar buyuyup, buradaki hayata alisinca hicbirsey ilginc gelmemeye baslamisti. Yazacak konu bulmakta zorluk cekiyordum , bir de ustune son 2-3 yildir kafami kasiyamayacak haldeydim. Ama artik ozgurlugume az kaldi. 1.Haziran itibariyle maasli hayatim sona eriyor. Papua Explorers ile tam gaz ilgilenmeye devam tabii ki, o her daim isimiz artik bizim.

Bu aralar sadelesmekle, yukumu azaltmaya calismakla mesgulum. Zor bir is. Bazan cok iyi geliyor, hafifliyorum, bazan kucucuk bir cekmeceye el atmamak icin gunlerce kendimi bunaltiyorum. Yapmadigim temizlik, yaptigim temizlikten daha cok yoruyor ruhumu. Bavulumu alip ciksam, gitsem, kacsam, yuzlesmesem yillardir biriktirdiklerimle diye dusunuyorum.

Ne zaman bunalsam, minik adamiza gittigimde ne kadar az esyayla ne kadar mutlu oldugumu hatirliyorum. Ac ruhlari doyurmak icin alinan seyler yerine, kocamin elini tutup gun batimini seyretmenin, cocuklarin gece denizden plankton toplamaya gitmelerinin bana verdigi mutlulugu hatirlamaya calisiyorum.

İyi ki doğdun Arda !

Minik oglum 9 yasina basti. 8 sene cok cabuk geride kaldi, zamani durduramadik. Bir senedir dogum gununu bekliyordu. Son bir hafta bir anda cok onemli degilmis, sanki unutmus gibi bir hallere girdi. Bir haftada buyudu mu diye dusunmekten kendimi alamadim. Dogum gunu partisini cok basit istedi, Lazer Game’de uc oyun oynamayi, sadece kendi arkadaslariyla olmayi arzu etti. Pasta, tatli sevmedigi icin pastasini da oraya gitmeden yoldan aldik. Arkadaslarinin cogu cikolata sevdigi icin cikolatali istedi pastayi. Kendisi tadina bile bakmadi. 

 

Arkadaslari bocekler, Lego ve Bayblade denen, topacin modern hali bir oyuncaga olan duskunlugunu bildiklerinden hep onlarla ilgili hediyeler almislar. Delirdi sevincten. Okulda ders aralarinda topac oynuyorlar. Daha once bizimkinin bir tane duzgun bir topaci vardi. Okula onu goturuyordu. Sonra babasi ona hediye olarak cantasi falan olan, havali bir topac aldi dogum gunu icin. Deli oldu. Dun baska topaclar da hediye gelince, aksam hepsini denedi, dusundu tasindi, kendince en guclu olanini dikkatlica cantasina yerlestirip hazirlandi. 



 



Bir suredir kardesimin bebeginin heyecani icindeydim ben. Arda bu isten hic hoslanmadi. Daha hamilelik surecinde dayisini baska bir erkek cocukla paylasma fikrini sevmedi. Bebek resimlerini gordukce biraz ilgi gosterir gibi oldu ama pek bir heyecan belirtisi goremedik. Dun dayisi dogum gununu kutlamak icin aradiginda cok sevindi. Kapatirken de “Kucuk cocuga iyi bakin” gibilerinden bir laf soyledi. Biz koptuk tabii. 



 

Bu hafta ilk dalis egitimlerine baslayacagiz havuzda. Carsamba gunu ilk dersleri var. Ikisinde de heyecan dorukta.  Annelik cok eglenceli.

Sinav Donemi

Bilgisayarin ekranina bos bos bakiyorum, kelimeler tukenmis, beynim donmus. Elimde yapilacak is listeleri, biri ofis icin, biri otel icin, biri cocuklar ve ev icin, biri seyahatler icin… Kendim icin de yapilacaklar var elbet ama listelere girmeye terfi edemiyor onlar, beynimin icini yiyiyorlar bir kosede. Tek yapmak istedigim toplanip gitmek. Gidecegim, o tamam, ama ne zaman ? Daha degil, simdi sinav donemindeyim.

Sinav, imtihan donemi… Oysa heyecan icindeyken buyuk kararlar vermek ne kolay. Kalbin carparken aklina koydugun seyleri hemencecik yapivermekte ne var? Kararla uygulama arasina zaman girdikce, bin turlu seytan cikiyor her kayanin altindan. Sorgulamalar basliyor, hem kendi icinde, hem de disinda. Kanin hizla akarken deli seyler yapmak kolay. Kurulu duzenin sicak rehaveti damarlarina sizdiginda, fikirlerin toplumun deger yargilari ve kendi beyninle test edildiginde ve tam tersi teoriler yuzune carpildiginda yap bakalim kafandakini kolaysa. Iste gercek imtihan bu. Kalbinden geceni mi istiyorsun, yoksa kolaya mi kacacaksin? Dogruyu gormek icin yapmak gereken tek sey icine donup kalbine bakmak.

Ben hala kalbimde ayni hayali goruyorum. O hayalim gercek olacak, biliyorum. Bu sinavi gecince, imtihan suresi beklemedigim bir anda sona erecek, onu da biliyorum. Kalbim huzurlu, ama beyin beklemek istemiyor iste. Gel de ona laf anlat kolaysa…

Minik Capulcularima

Guzel yavrularim,

Cok yogun, cok ilginc gunler yasadiniz benimle birlikte. Ne yazik ki hersey sicakken yazamadim. Hayat dursun ve her saniye memleketi takip edeyim istedim, ama hayat durmadi, akmaya devam etti. Hayatin guzelligi de bu iste, hicbirsey onu durduramiyor. Cesur halkimizin yasadigi mucizevi donusum baslayali bir ay oldu. Iste o 1.Haziran gununu ve sizin o gun yasadiklarinizi buraya yazmak istiyorum ki, buyuyunce okuyun, koklerinizin geldigi topraklarin insanlari daha iyi taniyin, damarlarinizda dolasan asil kanin kudretini bilin.

Istanbul’da genc yasli herkesin sokaga dokulmesi icimi umutla doldurdu, ancak bu insanlarin kendi kanindan soyundan olanlarin elinden cektigi acilar yedi bitirdi beni. Onlarin gozune sikilan biber gazlari, benim gozlerimi yakti. Uc gun boyunca gozyasim dinmedi. Siz ilk gunler anlamadiniz ne oldugunu, gozyaslarimi sizden saklamayi basardim. Ama 1.Haziran Cumartesi gunu saklayamadim. Endiselendiniz, anlam veremediniz, Turkiye’de uzucu seyler oluyor dedigimde daha da merak ettiniz, sevdiklerimiz iyi mi diye sordunuz hemen.

Hukumet pek cok ozgurlugumuzu elimizden almisti dedim. Hukumet ne dediniz? Demokrasi, insan haklari, konusma ve dusunme ozgurlugu istiyoruz dedim, demokrasi ne diye sordunuz. Elimden geldigince anlatmaya calistim, gayet guzel anladiniz. Hersey bir avuc yesilligi korumak icin basladi dedim, sizin guzel kirpikleriniz islandi. Sonra Lara “kadinlar basbakan olamaz mi?” diye sordu. “olur tabii, eskiden bir kadin basbakanimiz vardi” dedim. “ O zaman ben basbakan olabilirim.” dedi, “ben basbakan olsam agaclari kesmeyi, insanlari ve hayvanlari oldurmeyi ve canlarini yakmayi, hirsizligi yasaklardim ama insanlarin icki icmesine, opusmesine, dusundugunu yazmasina ve soylemesine izin verirdim, her yere agac dikerdim”. Benim bilgisayardan haberleri okuyup okuyup uzulmeme dayanamadiniz, gelip elimden “yeter artik” diyerek bilgisayari cekip aldiniz. Basbakanimizin adini ogrendiniz. Neden boyle davrandigini anlayamadi Lara, “neden” diye sorup durunca yanit Arda’dan geldi “sanirim beyni yok”.

O gun sabahtan Lara’nin cimnastik yarismasi vardi. Ogleden sonra diger arkadaslarinizla birlikte sizi bowlinge goturme sozu vermistik. Ama annelerin hepsinin akli, fikri, ruhu Taksim’deydi. Hepimiz haberleri takip etmekten, goz yasi dokmekten yorgun dusmustuk. Yapmak istedigimiz tek sey bir araya gelip Turkiye’deki direnise destek vermek, destek veremesek bile en azindan cenelerimiz yorulana dek bu konuyu konusmak, kelimelerin bittigi yerde birlikte yas tutmakti. Anlayisla karsiladiniz, toplanip pankart hazirlarken heyecan icindeydiniz. Fotograflar cekilirken pankartlari kollariniz agriyana dek dimdik tuttunuz. Ay yildizli t-shirtlerinizi gururla tasidiniz. Bazi gorusleri tartismak icin, ulkemiz icin neler yapabilecegimizi konusmak icin biraraya gelmenin ve sesinizi duyurmanin iyi birsey oldugunu ogrendiniz. Bunun demokrasinin ve insan haklarinin temeli oldugunu ogrendiniz. Butun bunlari yapmak icin sosyal medyanin ne guclu bir arac olabilecegini farkettiniz. Facebook ve Twitter’in anne ve babanizin vakit oldurmek icin gezindigi sayfalar olmaktan cikip, tek haber kaynagi haline geldigini gordunuz. Kendi protesto resimlerinize gururla baktiniz, Facebook’ta kac kisi begenmis ve paylasmis takip ettiniz. Sizin Taksim’in ne oldugu hakkinda hicbir fikriniz olmadigini, Arda donus yolundaki yogun trafigi “her yer taksi, her yer araba” seklinde slogan atip protesto edince farkettim.

O bir gune ne cok sey sigdirdiniz. Aksam yemekten sonra yorgunluk coktu hemen ustunuze. Ama Arda bir turlu uyuyamiyordu. Dayim iyi mi, o kafasi kanayan adam iyilesti mi diye sorup duruyordu. Herkes iyi desem de ikna olmadi, dayisini arayip sesini duyana kadar rahat etmedi. Dayisiyla konusup iyi olduguna ikna olduktan uyuyakaldi o da…

Buyudugunuzde 1.Haziran.2013’u okuyun. Iste o gun, sizler de bunlari yasamistiniz.

Simdi hala merak ediyorsunuz Turkiye’de neler oldugunu. Artik aglamadigim icin, durumun daha iyi oldugunu dusunuyorsunuz ama arada animsayip soruyorsunuz “Polis hala insanlara kotu davraniyor mu?”, “Erdogan artik Turkleri seviyor mu?” “hala insanlar yaralaniyor mu?”. Biraz durgun, uzgun gorurseniz hemen Turkiye’de olanlara mi uzuldugumu soruyorsunuz. Yasinizdan beklemedigim baglantilar kurup, cozumlemeler yapabiliyorsunuz. Pankart hazirlamayi sesinizi duyurmak icin guzel bir arac olarak benimsediniz. Okul tatilinin ilk gununu Arda, “I love school so much” diyerek protesto etti. Babaniz eve geldiginde ise hosgeldin pankartlariyla karsiladiniz kendisini.

Turkiye’de inanilmaz seyler oluyor su anda. Fikrimi soranlara kendimi ifade etmekte zorlaniyorum, sadece “cok guzel seyler oluyor” diyebiliyorum. Bambaska bir bilinc duzeyinin, yepyeni bir dunya duzeninin dogumuna sahitlik ediyoruz. Sizlere ilerde olaylari daha net ve acik anlatabilmek icin kendimce bir arsiv olusturuyorum Pinterest’te. Taksim’deki minicik bir parkta baslayan uyanis, butun dunyaya yayiliyor. Artik sizin daha guzel gunler goreceginize, daha adil ve daha guzel bir dunyada yasayacaginiza ve sizlerin yeni yeni filizlenen bu duzeni cok daha ileri tasiyacaginiza inaniyorum.

IMG_4180

Durum Raporu

Oyle yogun geciyor ki gunler, oyle cok sey oldu ki en son yazdigimdan beri nasil ozetlemeli emin degilim. Bir kez ucu kacti mi yakalamak zor oluyor.  En iyisi kaldigim yerden, UN Day ile devam edeyim.

UN Day’de isteyen ogrenciler, kendi ulkelerini temsilen bir kulturel gosteri sahneye koyabiliyorlar. Bu seneye dek cok az sayida Turk ogrenci oldugundan, boyle bir gosteri hazirligi yapamamistik. Sadece gecen sene Rana ve Arda,kendi siniflarina minik bir “Katibim” gosterisi yapmislardi. Bu sene annelere “hadi birsey yapalim” diye e-mail gonderdigimde yapilabileceklerin son derece sinirli oldugunu dusunuyordum. Hazirlanmak icin fazla vakit yoktu, bizim boyle bir gosteri hazirlama tecrubemiz yoktu , daha dogrusu ben oyle saniyordum, cocuklar cikip Turkce bir cocuk sarkisi soylerler diye dusunuyordum. Ancak fikirler ortaya dokulmeye basladiginda, aramizda senelerce ogretmenlik yapip, defalarca bu tur gosteriler sahnelemis bir cevher oldugunu kesfettik. Cocuklari ona emanet edince ortaya iki haftada nefis birsey cikti. Ellerine, emegine saglik Fisun Ogretmen.

Gosteri gunu sahneye cikmak istemeyen iki firemiz oldu ama kalanl  harika bir performans sergilediler. UN Day’in 10.Kasim’a denk gelmesi, dalganan ay yildizli bayraklar, arka fonda tarihi ve kulturel guzelliklerimizi gosteren fotograflar, sahnede tamamen ogretmenlerine, birbirlerine ve hareketlerine odaklanmis minikler oyle bir duygu yogunlugu yasatti ki, anlatmam mumkun degil. Gurur, ozlem, mutluluk karisimi ama inanilmaz yogun duygular fiskirdi icimizden ve butun gun devam etti. Aksam salya sumuk defalarca bu videoyu izledim.

Ertesi hafta baska bir onemli olay vardi bizim icin. Lara’nin bir suredir hazirlandigi, Facebook’tan takip edenlerin prova videolarini gormus oldugu konser. Italyan Kultur Merkezi’nin destegiyle piyano ogretmeninin organize ettigi bir konserdi. Bizim klasik piyano resitali anlayisimizdan cok farkli bir sekilde, bir saatlik bir konusma ile baslasa da, cocuklar calmaya baslayinca harika bir tecrubeye donustu. Lara’nin sabah gozunu acar acmaz piyanonun basina gecmesi, ogretmenini yeni sarkilar ogretmeye zorlamasi cok guzel de, kizin sahnede olma meraki ayri bir konu. Konser bittikten sonra ogretmenine ilk sordugu soru “bir sonraki konser ne zaman?” oldu.

Bu iki olayin arasinda ise seneler sonra saat 3’e kadar dans ederek gecirilen bir gece oldu ki, kayitlara gecmeli gercekten.  Oyle siseleri devirip, sarhos olunan falan bir gece degildi. Aklimiz basimizda, yerimize oturmadan toplu olarak, genc yasli dansettigimiz bir geceydi. Oykum’un dogum gunu kutlamasiyla basladi, ancak sonra dansi, muzigi ve tesadufler sonucu biraraya gelmis bir avuc kadinin cesaretlerini, maceraci ruhlarini ve arkadasliklarini  kutladiklari bir cadi ayinine donustu. Inanilmaz keyifliydi. Milletin kasim kasim kasildigi bir klupte bizim halay cektigimizi soylemeyecektim aslinda ama madem herseyi yazdim, bu da kayitlara gecsin.

Gectigimiz gunlerin raporu budur.

ne yerdeyim ne gokte

Cuzdanimda 5 ulkenin parasi var. Pasaportum uc haftadir cantamdan cikmadi. Az once ofise gelirken arabada icim gecmis. Engebeli bir yola girip sarsilinca “hah, ucak indi” diye firladim uykumdan. Kocami, cocuklarimi, evimi ozledim. Butun gun evde pinekleyesim, o koltuktan bu koltuga kendimi atip, bahcede uyuklayasim, mutfaga girip yemekler yapasim var. Cocuklarla kavustuk ama doyamadim. Kocami, daha goremedim bile, kendisi Kalimantan’da bir yerlerde, Cumartesi gelecek ve ayni gun tekrar ucaga atlayip, cuzdanimda parasi yer alacak altinci ulkeye dogru yola cikacagiz. Bu sefer hep birlikte, ailece, Arda’nin ilk adimlarini attigi yere gidecegiz, Malezya’nin Mabul adasina. Bakalim bu sefer ne ilkler yasayacagiz.

Bu kosusturmaca arasinda yazmaya vakit kaldi mi? Kaldi tabii, yazdim da, buralara koymaya firsat kalmadi. Internet baglantisi her zaman yok malum. Durum budur, hadi ben gidip bavul hazirlayayim gene. Yolcudur Abbas, baglasan durmaz.

Bayram

Ramazani atlattik neyse, bayrami bile atlatali cok oldu ya, gec olsun da guc olmasin diyelim. Hem bu yaziyla, tadi damagimizda kalan bayram gunlerini animsar, icimizi hafifletiriz gene, degil mi ama?

Seker Bayramina burada Idul Fitri deniyor ve Musluman nufus icin yilin en onemli gunleri olarak takvimlerde yerini herkesin icini heyecanla doldurarak aliyor. Bati dunyasi icin Noel neyse, burasi icin de Idul Fitri o. Is kanunlari pek isciyi koruyan tarzda olmamasina ve devlet tarafindan pek de ciddi kontrol edilmemesine ragmen, Idul Fitri konusunda herkes cok hassas. Statusu ne olursa olsun, her Endonezya’li calisana bir haftalik ucretli izin ve en az bir aylik maas kadar bonus verilmesi mecburiyeti var. Buna uymayan isyerlerine cok buyuk cezalar veriliyor. Bu mecburiyetin de bir sebebi var elbette.

Idul Fitri’nin en onemli ozelligi aile ile birlikte kutlanmasi. Genelde kirsal kesimden gelip buyuk sehirde calisanlar, bu tatilde ailelerini alip buyuklerini ziyarete gidiyorlar. Bu sene yaklasik olarak 7 milyon kisinin Jakarta’dan Java’nin cesitli yerlerine seyahat ettigi tahmin ediliyor. Koskoca Java adasinda sehirlerarasi yollarda trafik tikaniyor, insanlar bir iki gunu arac icinde, yollarda geciriyor. Bu gidisin bir de donusu var. Koyunden donen buyuk sehirliler, yanlarinda bavullari, kalabalik aileleri ve buyuk sehirde is bulma umitleriyle her sene baska hemserilerini getiriyorlar yanlarinda. Eger calisanlar is degistirecekse, bonuslarini alip oyle ayriliyorlar. Bonusu alabilmek icin de genelde isten ayrilacaklarini onceden haber vermiyorlar. Bu yuzden bayram tatili sonrasi isyerlerinde belli bir oranda isci kaybi yasaniyor. Evlerde ise bakicilarin ve evislerine yardimci olanlarin geri donmemesi ihtimali, bayram bitip de herkes donene dek, annelerin icini kemirip duruyor. Koyune donen buyuksehirliler elleri bos gitmek istemedigi icin, butun Ramazan boyunca iftar sonrasinda acilan gece pazarlarina akin edip surekli alisveris yapiyorlar. Iste bu yuzden cok ciddi bir olay Idul Fitri, beklentiler buyuk, sevincleri, yorgunluklari, eziyetleri de buyuk.

Idul Fitrinin cok kaliplasmis bir kutlama cumlesi var: Mohon Maaf Lahir dan Batin, yani ‘sana karsı isledigim hatalar için gonulden ozur dilerim’. Bu cumleyi söyleyerek birbirlerinden af diliyorlar. Ailelerin, büyük, kucuk herkesin gonlu aliniyor. Darginliklarin unutulup, yeni bir baslangicin yasanmasina firsat tanıyan guzel bir gelenek. Idul Fitri’nin sembolu Ketupat. Ketupat, sepet gibi orulmus palmiye yapragi icinde pisirilen bir pilav. Bu pilavi sadece bu bayramda yapiyorlar ve cesitli korili yemeklerle birlikte yiyorlar. Bayram ziyaretinde bu pilavin esliginde yemek yenmesi cok guclu bir gelenek. Ikram edilen yemegi yememek de buyuk ayip. Bayram tatilinden kac kilo fazla ile donuldugu, akrabalarin sayisi ve israrciligi ile dogru orantili. Bayram oncesinden, ayni bizdeki yilbasi paketleri gibi hediye sepetleri gonderiyorlar birbirlerine. Tek fark, suslemelerde agirlikli olarak yesil renk ve ketupat motifleri kullaniliyor ve alkol icerigi olmayan icecekler sampanya goruntusu verilerek sepetlere dahil ediliyor.

Ketupatin plastik ve rafyadan yapilmis kucuk maketlerini etrafi suslemek icin kullaniyorlar. Ayni Noel agaci susleri gibi, agaclari, binalari, heryeri bu minik ketupatlarla ve rengarenk isiklarla susluyorlar. Cinlilere has bazi kagit suslemeleri, Islami temalarla renklendirip kullandiklarini gordum ama ben en cok ketupat suslerini seviyorum. Kendilerine ait birseyi boyle guzel sembollestirip kullandiklari icin cok guzel ve ozgun oldugunu dusunuyorum.

Bayramda Java’nin kirsal kesimleri ve diger adalar kalabaliklasirken, Jakarta hayalet sehre donuyor. Normade 1-2 saat harcayarak gidilen yerlere 15 dakikada gidebilmek insana cocukca bir cosku veriyor. Alisveris merkezleri disinda pek cok yer kapali oluyor ama yine de sehrin tadini cikarmak icin mutlaka bir bayrami Jakarta’da gecirmek lazim. Evlerinde yardimci olmadan yasamaya alisik olmayan zengin Endonezya’lilar ise, ellerini ev isine bulastirmaktansa 5 yildizli otellerde kalmayi tercih ediyorlar.

Biz bu bayram tatilini Tanrilarin Adasinda gecirdik. Ozlemisim, cok iyi geldi. Bali’nin serin ruzgarinda baklavasiz, el opmesiz, hatta ketupatsiz bir bayram yasadik. Jakarta plakali arabalari Bali’de gorerek sastik, bizi takip eden trafik yuzunden fazla kalabaliga karismamaya calistik, cok tatli insanlarla tanistik. Bir de bayramdan hemen once bir dugun hikayemiz var ki, burada boyle gecistirmek olmaz. Bir sonraki yazi Jakarta’da Turk dugunu nasil olur anlatacagim. Herkesin gecmis bayrami kutlu olsun (biraz gec oldu ama idare edin artik…)

Jakarta’da Ramazan

Endonezya’nin geneli nasildir bilemeyecegim ama Jakarta’yi Ramazan’da bir telastir aliyor. Bazi aliskanliklari ve gelenekleri bize benziyor, bazilari da hic benzemiyor.

Ramazan baslamadan once sanki ertesi gun bir ayligina ulke genelinde kitlik yasanacakmiscasina marketlere hucum edip, deli gibi yiyecek icecek alisverisi yapma aliskanligi burada da var.  Ramazan’dan once is arkadaslariyla, ozel arkadaslariyla ve aileleriyle bol bol „son ogle yemekleri” yeniliyor. Ramazan’da yiyemeyecekleri ogle yemeklerinin acisini bol bol cikariyorlar bastan.

Oruc tutmaya baslanilacak olan gece sabaha kadar camilerde toplaniyorlar. Ne yapiyorlar bilmiyorum, herhalde dua ediyorlardir, ama ertesi gun hepsinin butun gun uyukladigini cok iyi biliyorum. Hayatimda duydugum en cirkin ezan ve dua okunan yer burasi oldugu icin, o gece, camilere yakin oturanlar icin biraz eziyetli geciyor dogrusu. Sahura kalkilacagi zaman geldiginde, mahallenin cocuklari toplanip canak comleklere vurarak gurultu yaparlarmis sokaklarda. Ramazan davulcusu yerine, samataci cocuklar grubu yani bir nevi. Ancak ya bizim mahallede bu cocuklardan yok, yada anlayissiz yabancilardan birinden saglam bir azar isittiklerinden seslerini cikaramiyorlar artik.  Ramazan davulu deyince, burada camilerin kendi davullari var. Yani seyyar davul yerine, sabit davul kullaniyorlar.

Iftarlarini meyve serbetiyle ve hurmayla aciyorlar. O yuzden Ramazan oncesi meyve serbeti ve hurma satislari tavan yapiyor. Insanlar birbirlerine serbet ve hurma hediye ediyorlar. Iftarla ilgili ozel bir yemekleri yada rituelleri var mi bilmiyorum.

Ramazan boyunca alisveris merkezleri ve marketlerde Ramazan temali dekorlar, muzikler ve kostumler kullaniliyor. Erkekler fesli, kadinlar basortulu kostumler giyiyor. Alisveris merkezi calisani olmayip, Ramazan boyunca bu tur kostumler giyen insanlar da var. Erkekler fes, takke, kadinlar basortusu ve uzun kollu tuniklerle gecirebiliyor Ramazan’i. Ramazan bitince hop hop hop gene eski hallerine donuveriyorlar.  Icinde “Allah” kelimesi gecen bilimum sarkilar bangir bangir caliniyor. Sarkilarin icerigi onemli degil, Arapca, Turkce ask sarkilari ve gobek havalari heryerde. Bir de Endonezya’li bir sarkicinin Ramazan’a ozel albumu var sanirim, bayik mi bayik “insaaaaalaaaaah” diye bir sarki var, heryerde o.

Muslumanlarin hepsi oruc tutuyor. Zaten bayrami da tutulan orucun mukafati olarak goruyorlar. Restoranlar gun icinde vitrinlerini bir perdeyle ortuyorlar. Sokaktaki yemek arabalari da ortaliktan cekiliyor. Alkol satisi bazi yerlerde aynen devam ediyor, bazi yerlerde kahve fincaninda geliyor, bazi yerlerde ise tamamen menuden kaldiriyor. Uygulama neye gore hic bir fikrim yok.

Iftara dogru, basliyor Amok kosusu. Acliktan gozu donmus, bir an once yemek yemekten baska birsey dusunmeyen insanlar sokaklara dokuluyor. Trafik iftardan 2 saat oncesinden kilitlenmeye basliyor.  Evine gidebilen sansli, sokaklarda aciliyor oruclar. Gerci evde yemek pisirme aliskanligi fazla olmadigi icin, belki de hedef odur, ben  bosuna dert ediyorumdur „ah be sokaklarda iftar yapiyorlar“ diye.

Bayram kutlamasini ayri anlatayim, bu yazi yeterince uzun oldu. Ozetle Ramazan benim pek de hoslanmadigim bir ay burada. Hayatin zaten ite kaka ilerleyen rayinin iyice yamuldugu, ogleden sonralarinin “acaba bugun eve 3 saatten once gidebilir miyim” umidiyle gectigi bir donem. Neyse ki yarisi gecti, azi kaldi. Bayram sadece oruc tutanlara degil, herkese odul olacak.