En buyuk korkumuz

Joseph Campbell, 1904-1987 yillari arasinda yasamis Amerikali bir yazar. Mitolojiye duydugu ilgi, onu ilginc bir bulusa suruklemis. Butun mitolojik, epik hikayelerde bir dongu oldugunu kesfetmis. Aslinda ayni dongu sadece tarihi, mitolojik hikayelerde yada masallarda degil, gunumuzde pek cok film ve kitapta kullaniliyor. Finding Nemo yada Kung Fu Panda gibi donusumsel cocuk hikayelerinde bile “hero’s journey” denilen, ayni kurguyu gorebiliyoruz.

Campbell’in teorisi der ki, her epik hikayede bir kahraman vardir. Kahraman bir macera cagrisi ile yola cikar. Bilinenden bilinmeyene gecerken atlamasi gereken bir esik vardir. Bu esigi atladiktan sonra yolunda kendine yardimci olacak kisilerle karsilasir, yardimci, arkadas ve ogretmenler sunar hayat ona. Yolculugun ortasinda hayatinin en buyuk korkulariyla yuzlesir, bir bilinmeze girmek zorunda kalir ve bu bilinmezlikten buyuk bir hazineyle cikar.  Hazineyi ele gecirdikten sonra kahramanda donusum baslar, daha guclu, daha iyi, daha yetenekli bir insan olarak cikar dipsiz kuyudan. Bu olgunlasma ve bilgelesme surecinden sonra eski haliyle yaptigi hatalari duzeltir, kirdigi kalpleri onarir belki. Sonra geri doner, baska bir insan olarak, yeni bir hayata baslar.

Navaho yerlileri, kendi macerasini yasamaya gitmis genc savascilar koye dondugunde, hep birlikte toplanirlar, cember seklinde oturup savasciya su soruyu sorarlarmis: “Kim gitti, kim geldi?”. Savasci kim olarak yola cikti, geri dondugunde kime donustu? Macerayi yasayan kisiye, yasadiklarinin degerlendirmesini yapip, gereken mesajlari ve dersleri almasina yardimci olmak icin ne guzel ve guclu bir metod.

Aslinda hayatimiz boyunca yasadigimiz pek cok tecrubede bu donguyu gorebiliriz. Yeni bir ise baslamak, anne olmak, belki iste ele aldigimiz herhangi bir proje, bu haritaya tipatip uyacak sekilde gelisir cogu zaman. Her onemli tecrubeden, maceradan sonra kendimize sormamiz gereken kimin gittigi, kimin geri dondugu.

O dipsiz kuyu, en buyuk korkular nelerdir diye dusunuyorum bir suredir. Derin ve sonucsuz dusuncelere dalmisken, bir siir cikti karsima. Cevabi buldugumu saniyorum. Beni cok motive etti bu siir, icimi umutla doldurdu, ayni seyleri biraz bile olsa baskalarina da hissettirebilir belki diye sizlerle paylasmak istedim.

Our Greatest Fear

Our deepest fear is not that we are inadequate.

Our deepest fear is that we are powerful beyond measure.

It is our light not our darkness that most frightens us.

We ask ourselves, who am I to be brilliant, gorgeous,
talented and fabulous?

Actually, who are you not to be?

You are a child of God.

Your playing small does not serve the world.

There’s nothing enlightened about shrinking so that other

people won’t feel insecure around you.

We were born to make manifest the glory of
God that is within us.

It’s not just in some of us; it’s in everyone.

And as we let our own light shine,
we unconsciously give other people
permission to do the same.

As we are liberated from our own fear,
Our presence automatically liberates others.

—Marianne Williamson

Burada da Turkce’si:

En büyük korkumuz yetersiz olmak degildir.

En büyük korkumuz sınırsız güce sahip olmaktır.

Bizi en cok korkutan Karanlıgımız degil,Aydınlıgımızdır.

Kendimize sorarız:Ben kimim ki akıllı

Çok güzel,yetenekli ya da olaganüstü olayım?

Aslında neden bunları olmayasınız?

Siz tanrının bir cocugusunuz.Küçük oynarsanız,

Dünyanın işine yaramazsınız.

Diger insanlar etrafınızda kendilerine güvenli olsunlar diye

Kendinizi küçültmeniz anlamsız.

Bu dünyaya Tanrının içimizdeki ışıgını yansıtmak için geldik.

Bu ışık birkacımızda degil yalnızca

Hepimizde,her birimizde.

Biz ışıgımızı yansıttıkca bilmeden de olsa

Diger insanlara da aynı seyi yapma olanagı tanırız.

Biz kendi korkularımızdan kurtuldukca

Varlıgımızla diger insanları da özgür bırakırız… 

Marianne Williamson

Advertisements

Giysiler ve Yilbasi Hediyelerine Detox !

Her yerimiz zehirle cevrili. Yediklerimiz konusunda cogumuz hassasiz ama giydiklerimiz hakkinda ne biliyoruz? Bazi markalara guveniyoruz, onlar ne yaparsa dogru yapar diyoruz, bazilarini ise ucuz fiyati yuzunden tercih ediyoruz. Herseyin bir bedeli var, ucuz etin yahnisi gercekten de tatsiz. Ancak pahali olanlarin da garantisi var mi?  En buyuk organiminizi, derimizi kapliyoruz bu giysilerle. Peki kumaslar derimizden vucudumuza neler salgiliyor diye hic dusunuyor muyuz?

Gectigimiz sene, unlu bir spor markasi urettigi alli, pullu, harika gorunuslu cocuk t-shirtunun yaninda hediye olarak bir sac tokasi verdi. Paketin icinden cikan bu sac tokasinda metal bir parca vardi. Onca teste, onca baglayici resmi anlasmaya ragmen ya bu minik metal parcayi test etmeyi unutmuslar, yada numune asamasinda guvenli bir madde kullanan aksesuar imalatcisi, seri uretimde kaliteyi degistirmisti. Sonuc olarak dunyanin bir ucunda uretilen bu t-shirt Ingiltere’ye gonderildi. Bir anne, minik kizina cok yakisacagini dusunerek bu urunu satin aldi. Icinden cikan sac tokasina cok sevindiler ama anne minik kizin tokayi agzina atabilecegini dusunmeden ortalikta birakti. Minik kiz, merakla tokayi agzina atti, ve yuttu. O kucucuk metal parcasinin icinde o kadar yuksek oranda kursun vardi ki, minik kiz kurtarilamadi, kursun zehirlenmesinden hayatini yitirdi.

Dunya ekonomisinin bir turlu pacasini kurtaramadigi krizlerin sorumlusu olarak pek cok kisi “corporate greed” yani “kurumsal acgozluluk”u gostermekte. Ben bundan emin degilim, kurumsal acgozluluk tuketicinin acgozlulugunden besleniyor. Birseyler degisecekse, bunu yapabilecek tek gucun tuketici oldugunu dusunuyorum. Tuketici daha ucuzunu, daha hizlisini, daha guzelini talep etmekten vazgecmedigi surece kurumsal acgozlulugun buyuymesi engellenemez. Bu acgozlulugun, yada piyasa zorunlulugunun sonucu olarak buyuk, kucuk butun markalar ucuz isgucu pesinde kosuyor. Cin’i bitirdiler, gelisti, biraz palazlandi ya Cin bile pahali geliyor artik. Asya’nin daha az gelismis yerlerine goz diktiler. Laos, Kambocya gibi ulkeler asiri dusuk asgari ucretleriyle tekstil devlerinin gozdesi haline gelmek uzere. Altyapisi olmayan bu yerlerde endustriyel gelisim ne kadar saglikli oluyor?

Haziran ayinin ortasindan beri Kambocya’daki fabrikalarda toplu bayilma vakalari gorulup duruyor. Yuzlerce isci bir anda fenalasip, birbiri ardina bayiliyor. Haziran’da 101 kisi, Temmuz’da 300 kisi, Agustos’ta 284 kisi, Ekim’de 200 kisi hastaneye kaldiriliyor. Vakalar farkli fabrikalarda, ama sebepler ve sonuclar benzer. Birinde kumaslarin bocekler tarafindan yenmesini onleyemeyen fabrika yonetimi,  butun fabrikayi ilacliyor. Ertesi gun isciler fenalasip, bayiliyor, nasil bir kimyasal kullandilarsa artik. Digerlerinde fabrikanin ic mekan isisi cok yuksek, kullanilan kimyasallar agir, havalandirma yok, oturarak calisan iscilerin sandalyelerinde sirtlarini dayayabilecekleri bir yer bile yok, calisma saatleri yasal limitlerden cok daha uzun, yeteri kadar sivi ve gida alimi da saglanmayinca isciler dayanamiyor.

Greenpeace elini tekstile uretimine de atti neyse ki. Isin icinde olanlar bilir, tekstil urunleri icin zararli kimyasallarin limitleri vardir. Yani belli bir oranin ustunde olmamasi sarti vardir. Ancak Greenpeace’in hakli savi suydu: ne kadar dusuk olursa olsun, herhangi bir alt limit olmasi, bu zararli kimyasalin uretim hattinin bir yerinde var olmasina izin vermek anlamina geliyor. Bu kimyasal, son urunde cok az bulunabilir, ve kullaniciya zarar vermeyebilir ancak uretimde, buna yogun olarak maruz kalan bir isciye cok ciddi zarar verebilir. O zaman zararli kimyasallar icin alt limit falan olmasin, bunlarin herhangi bir tekstil urununde olmasi tamamen yasak olsun. Bu harekete pek cok ulke ve pek cok buyuk marka destek verdi. Bu kimyasallari bir anda uretimden cikarmak cok zor oldugu icin, 2015 senesine dek tamamen kurtulma sozu verdiler. Bu hareketin adi The Detox, ve Greenpeace’in web sitesinden gelismeleri takip etmesinizi tavsiye ederim: http://www.greenpeace.org/international/en/campaigns/toxics/water/detox/

Tuketiciler bilinclenmedikce bazi seyler ne yazik ki degismeyecek. Organik diye gonul rahatligiyla aldiginiz bir urunun, ustundeki baski yuzunden ne tur kimyasallar icerebilecegini de dusunun. Eve geldikten sonra hemen copu boylayacak etiketleri, plastik torbayi, karton etiketleri de unutmamali. Basit bir t-shirtun, ipliginin Cin’de uretildigini, bu ipligin Vietnam’da kumas haline gelidigini, oradan Kambocya’ya gonderildigini dusunun, karbon ayakizini kabaca hesaplayin. Bir de Endonezya’dan gelen kolileri, HongKong’dan gelen etiketleri dusunun. Uretimin her asamasinda ona dokunan binlerce huzunlu hayat hikayesini, belki ugrunda bayilan, gecesini hastanede geciren iscileri.

Bilincli tuketin lutfen, cunku degisimin anahtari bu. Yilbasi, Noel geliyor, yine tuketim cilginligi baslayacak. Herkes gozu donmus bir sekilde birseyler alacak sevdiklerine.  Peki siz ne yapacaksiniz? Cocugunuzu yarim saat mutlu edecek bir kazagi mi, yoksa ona saglikli bir yasam ortami saglamakta payi olacak bir secimi mi tercih edeceksiniz? O kazaga gercekten ihtiyaci var mi diye dusunecek misiniz, yoksa ustundeki Ben10 karakteri yuzunden hemen satin mi alacaksiniz? Elinizde sevgiyle oreceginiz, belki cocugunuzla birlikte susleyeceginiz bir oyuncak yada giyecek yerine, kutudan cikan, hazir cozumleri mi tercih edeceksiniz? Bu sene herkese kendi yaptiginiz hediyeleri vermeye ne dersiniz? Buyrun size bolca fikir:

 – Ev yapimi recel (kavanozlari da cocuklarinizla birlikte susleyin)

– Ev yapimi likorler (yine siselere renkli etiketleri yapip, kurdelerle suslemek ne keyifli olur. Tarif isterseniz, buyrun, burada bolca var: http://bestebonnard.blogspot.com/search/label/lik%C3%B6rler  )

– Ev yapimi susler (etrafi tarcin cubuklariyla suslenmis mumlar, kozalaklari ve kuru yapraklari boyayarak yapilabilecek yilbasi susleri, vs)

– Ev yapimi kurabiyeler, kekler, mis kokulu ekmekler. Elinizin hamura degmesi size de iyi gelecek eminim.

– Kendi yapabileceginiz basit oyuncaklar. Buyrun bir fikir:  http://obsessivelystitching.blogspot.com/2009/01/make-it-for-you.html

-Kenarina yeni yil mesajinizi isleyebileceginiz, kullanmadiginiz havlular.

– Yaprak baskisi defteri , fikir Evren’den, detaylar burada : http://basitbiryasam.blogspot.com/search?updated-max=2011-12-10T15:40:00%2B02:00

– Basit dikis becerisiyle yapilabilecek seyler, mutfak onlugu, mutfak bezi, minik cantalar, Dilek’in harika patchworkleri : http://berceste.blogspot.com/2011/12/suffolk-puff-yo-yo-patchwork-parmaklar.html

– Basit orgu becerisiyle yapilabilecek seyler: atki, banyo kesesi, vs.

– Buyrun size yuz kirk tane daha fikir , eminim cok daha fazlasi vardir internette ve sizlerde …. http://familycrafts.about.com/od/giftstomake/tp/HomeMadeGiftIdeas.htm  http://familyfun.go.com/christmas/last-minute-christmas-gift-ideas-pg-823574/view-all/

>Basagrisina son ! :)

>Bir sure once, ara ara cok siddetli bir sekilde basim agrimaya basladi. Genelde basagrisinin ne oldugunu bilmeyen bir tip oldugum icin hem garip geldi bana, hem de cok etkiledi. Ilac almayi sevmedigimden kendimi incelemeye basladim. Anladim ki gokyuzune bakmiyorum, hep onume bakip sacma seylerle mesgul olup gerilmeye isyan ediyor vucudum. Ne zaman isten cikiyorum, kafami kaldirip gokyuzunu seyrediyorum, omuzlarim gevsiyor, sirtim diklesiyor, iste o zaman agri magri kalmiyor. Bulutlari, agaclari, dev binalarda gunesin son isiklarinin oynasmalarini seyrediyorum. Sehrin gobeginde ne cok renkli kus, ne cok buyuleyici kelebek, ne cok sincap gordum inanamazsiniz. Gunluk dozlardaki bu minik surprizler beni butun gun idare ediyor simdi.

Bir de ayni anda bir suru sey yapmaya calistikca yahut gun icinde gelisen olaylari kendi kafamdaki plana uydurmaya calistikca gerildigimi, gerildikce basimin agridigini farkettim. E gunaydin bana, degil mi? Neyse iste, bir daha farkettim diyelim. Simdi aklima geldikce, herhangi birsey yapmaya basladigimda, kendime ne yaptigimi hatirlatiyorum. Cok komik geliyor kulaga degil mi? Boyle anlatinca komik gercekten ama deneyin, minicik bir hatirlatma neleri degistirecek gorun. Mesela cay koyuyorum kendime ve diyorum ki “Farkindayim, cay iciyorum” ve sadece cay iciyorum. Kitap, gazete okumuyorum, TV seyretmiyorum, yazi yazmiyorum, sadece cay iciyorum. Cocuklarla oyun oynayacaksam, yine once kendime hatirlatiyorum “Farkindayim, cocuklarimla oynuyorum”, hatirlatiyorum ki yarina ne yemek yapacagimi, ofise giderken ne giyecegimi, hafta sonu neler yapacagimi, cocuklarin ertesi gunku planlarin ne oldugunu, ofise yetismek icin kac dakikam kaldigini dusunmeyeyim.
Boyle iste. Deneyin, kafanizi kaldirip gokyuzunu izleyin ve ne yaptiginizi yada yapacaginizi kendinize hatirlatip ise ruhunuzu da katin. Sonra gelip bana soyleyin, nelerin degistigini.

>KEFIR

>Daha once bahsetmistim kefir tanelerimin nasil azdigindan, yere goge sigdiramadigimdan ve evin mandiraya donmesine az kaldigindan. Kefirin faydasina gonulden inandigim icin, bir damlasini bile heba etmeye icim el vermiyor. Bu yuzden evdekilere kefiri yedirmek icin olmadik yontemler uygulamaktayim uzun zamandir. Bastan itiraz ve direncle karsilasinca yeraltina cekilip, eylemlerimi mutfagin kapali kapilari ardindan, gizlice yurutur olmustum. Ama simdi, her turlu riski goze alarak kefiri evdekilere yutturma sirlarimi * Yeliz * icin burada ifsa ediyorum.

Fotograf cekmek icin bu yaziyi bir haftadir bekletiyorum ama hafta sonu kendimi Asya’nin nimeti spa, masaj olaylarina feci halde kaptirdigim icin fotograf falan yok. Amaan, kefir iste, beyaz koyu bir sivi, fotograflik, ozel bir estetik durumu yok zaten. Idare edin artik.

Ayranin yandan yemisi icecegi:
Kefiri cok eksi olmayacak sekilde mayalayip, biraz su, biraz tuz ile karistiriyorum. Uzerine bazan kuru nane, bazan kereviz tohumu, bazan ikisinin karisimini serpip ayran diye yutturuyorum.

Cakma Cacik yada Khiyar bin Kefir:
Kefiri sulandirmadan kullaniyorum, biraz da yogurtla karistiriyorum. Sonrasi bildiginiz cacik, bol sarimsakli, salatalikli, naneli yada dereotlu.

Suzme Kefir:
Tulbentte, ananelerimizin suzme yogurt yaptigi usulle suzuyorsunuz kefiri. Sureyi de arzu edilen koyuluk miktarina gore ayarlayabilirsiniz. Ben suzmeden once biraz tuz ekliyorum, cunku suzdukten sonra karistirmasi zor oluyor. Bu kritik bir is cunku islem sonunda sonucunda iki urun elde ediliyor. Biri suzme kefir, digeri de whey denilen peynir alti suyu ki, o da ziyan edilemeyecek kadar faydali.

Suzulmus kefiri ben en cok, bol tahilli ekmege surup, uzerine corek otu serpistirerek yemeyi seviyorum. Sandvic iclerine suruyorum bazan. Taze yada kuru otlarla karisitirip cakma krem peynir seklinde yutturulabilir.

Aslinda suzulmus kefiri presleyip basbayagi peynir yapma planim var ama uygulamadim henuz.

Gelelim peynir alti suyuna, bu suyu direk corbalara koyup ev ahalisine yutturuyorum. Cok bariz bir tadi olmadigi icin birsey anlasilmiyor.

Tapas del keffirro:
Yukaridaki islemle suzulmus kefirin en begenilen hali bu. Sarimsak, bol nane ve kekik, karabiber, biraz da kimyonla karisitirip uyduruktan bir meze elde ediyorum ve herkes bayiliyor.

Ricotta:
Bunu henuz uygulamadim ama niyetim baki. Tarif Evcini’nden ve cok cesitli sekillerde degerlendirilebilir. Yine kefirim artarsa deneyecegim.

Boreklerde:
Borek yaparken yufkalari yumurta, sivi yag, sut ve yogurt karisimiyla islatirim ben hep. Iste bu karisima yogurt yerine kefir koyuyorum. Cok da guzel oluyor. Olcusunu damak zevkinize ve kefirin kivamina gore ayarlayabilirsiniz.

Asya’da yasayip da yufka bulamayanlara not: ben yuvarlak, elde acilmis spring roll yufkalarini kullaniyorum. Bu yufkalar tamamen tuzsuz yapildigi icin, yukarida tarif ettigim karisima tuz da eklemek gerekiyor. Aksi halde, boregin ici tuzlu bile olsa, asiri tuzsuz oluyor. Elde acilmislarini bulamazsam hazir wonton yufkalarini da kullaniyorum, bunlar biraz daha tuzlu ve asiri kuru. O yuzden yagi ve sutu daha fazla, tuzu daha az kullanmak gerekiyor. Bu hazir yufkalari kaynar suya batirip cikarip, aralarina sivi yag surup uyduruk su boregi yapmak mumkun. Kaynar sute batirinca da fena olmuyor. Turkiye’de ben cok az sivi yag kullanirdim boreklerde, hatta hic koymadigim bile olurdu. Ama Asya’daki yufkalarla az yagli borek hicbirseye benzemiyor maalesef. Biraz cesareti toplayip herseyi denemek lazim, oturup elinde olmayanlara uzulecegine,merak etmek, cikip aramak, ne bulursan alip deneme yapmak lazim. Ilk seferinde olmazsa ikincisinde guzel birseyler oluyor. Bu yazinin da mesajini verdim ya, gonul rahatligiyla tariflere devam edebilirim.

Corbalarda:
Benim klasik terbiyem yumurta, un, yogurt ve corbasina gore limon yada sut karisimindan olusur. Burada da yine yogurt yerine kefir kullaniyorum. Eksili corbalarda, kefir olunca limonunu biraz daha az kullaniyorum. Gercekten hic birsey anlasilmadigi gibi, cok da lezzetli oluyor. Mesela yesil mercimekli ve eristeli corbada, sulu koftede, yayla corbasinda, ispanak (yada herhangi bir yesil ot) corbasinda harika oluyor. Mesela daha dun evde kalan zeytinyagli kapiskayi bu sekilde corbaya cevirdim, herkes de bayilarak yedi.. hahaha eveeet, sevgili ev ahalisi dun aksam cok begendiginiz corba, gecen gun begenmediginiz kapiskaydi. hi hi hi

Keklerde:
Buttermilk ve yogurt olan tariflerde kefir kullanarak pek cok degisik kek yapilabilir. Benim bizzat denediklerim sunlar:
Cafe Fernando’nun frambuazli keki
. David Lebovitz’in baharatli elmali keki. Ufuk Mutfakta’nin kabakli, tuzlu keki.

Kefirli Ekmek:
Bu tarif Devletsah’tan. Aslinda eksi mayali ekmek de yapilabiliyormus kefirle ama o kadar ileri gitmedim henuz.


Bunlarin disinda yogurdun yada buttermilk’in kullanildigi her turlu hamurda bence kefir kullanilabilir. Ben mayali pogaca bile yaptim kefirle. Aslinda mayasiz pogacada daha iyi olur muhtemelen ama bana yagli ve agir gelir hep mayasiz pogacalar. Klasik mayali hamurla da zaten pogaca, pizza, pide, ne isterseniz yapabilirsiniz.

Biz yukarida tarif ettigim ayrani hemen hemen her aksam iciyoruz. Kizim bir aksam sut, bir aksam kefir iciyor. Oglum ise, benim gibi sutten nefret ettigi icin her aksam kefir iciyor. Cocuklar bazi geceler benden once hatirlayip istiyorlar kefirlerini. Bilimsel bir dayanagim yok ama sutun her vucuda iyi gelmedigini dusunuyorum, ozellikle de bana. Bu yuzden sut ve kefir konusunda gozumu acan Prof. Dr. Ahmet Aydin’i ve onun Beslenme Bulteni’ni cok seviyorum.

Bu arada, kefirin metalle temasi konusunda degisik gorusler var. Ben metal temasini mumkun oldugunca minimuma indirmeye calisiyorum, o yuzden kek, borek vs yaparken cam ve silikon kaplar kullaniyorum. Ancak okudugum bir goruse gore, kefire zarar veren metaller, onunla reaksiyona girenler. Bu yuzden paslanmaz celik tencere kullaniminda bir sakinca gormuyorum ama yine de kefirli corbalarim icin dun itibariyle hayallerimin ici emaye kapli bir dokme demir tenceresini almis bulunmaktayim.

Kefirin bakimi, mayalanmasi, saklanmasi, faydalari uzerine bir cok bilgi var. O yuzden bu konulara hic girmiyorum, zaten kefiri evde yapanlar bunlari coktan arastirip ogrenmistir. Tuketim alternatifleri sonsuz, yeter ki siz kefiri hayatinizin parcasi haline getirmek isteyin. Baska fikirleri, farkli uygulamalari olanlar paylasirsa sevinirim, akil akildan ustundur ne de olsa.

>Saglikli Beslenme

>Cocuklar dogduktan sonra, hem onlarin minicik bedenlerine zarar vermemek, hem de buyuduklerinde saglikli yeme aliskanliklari edinmis olabilmeleri icin herseye dikkat eder olmustum. Benim arkamdan caylarina gizlice atilan sekerler, yemeklerine konan tuzlar, ellerine tutusturulan cips ve sekerler ise, ailerle en buyuk anlasmazlik konumuzdu her zaman. Onlar icin ne iyi, ne kotu, nelerden uzak durmak gerek diye okuyup arastirdikca, saglikli beslenme iyiden iyiye bende takinti haline gelmeye basladi. Sagligimiz ve yasam kalitemiz, uc faktore bagli; beslenme, egzersiz ve ruh hali. Ben buna inaniyorum fanatik bir sekilde artik. Bu yuzden yedigimiz herseye asiri dikkat eder oldum. Her bos vaktimde okudugum iki site var artik:
http://beslenmebulteni.com/bes/index.php
http://www.naturalnews.com/

Bunlarla tanismami sebebi de, sutle aramdaki nahos iliskidir. Sutu hic sevmem, ictigim zaman kendimi kotu hissederim. Her zaman sutun benim icin iyi olmadigina inanmisimdir yurekten. Prof. Dr. Ahmet Aydin’i iste bu sekilde kesfettim. Benim dusuncelerimi bilimsel bir sekilde dile dokuyor, ispatliyor, gayet mantikli bir sekilde acikliyor ve hatta pastorize sutun allerjik reaksiyonlari ve orta kulak enfeksiyonlari tetikledigini falan ileri suruyor. Lara cok sut icer, surekli allerji olup kasinir, ve zirt pirt ortakulak enfeksiyonu gecirir. Alarm zilleri hemen calmaya basladi tabii ki bizde.

Cig sut, Endonezya’da bizim icin bir opsiyon olamaz. Eminim bulurum ama bu kadar hastaligin oldugu bir yerde, guvenip iciremem cocuklara. Inek alip, on bahcede besleyesim var ama zor tabii. Ne yapiyorum, tabii ki Lara’nin sut icmesini engellemiyorum, ama zorla kefir icirip faydali bakterilerin yardimiyla bagsiklik sisteminin guclenmesine calisiyorum. Kalsiyum icin ise, butun salatalara, sebze corbalarina dereotu ve bol koyu yesil yaprakli sebze koymaya basladim. D vitamini icin, hergun mutlaka bahcede vakit gecirmelerini saglamaya calisiyorum. Atistirmalari icin evde mutlaka kabuklu kuruyemis bulunduruyorum. Yemeklere sanki biraz daha fazla salca koyuyorum. Eskiden cok umursamazdim ama simdi bardaklarindaki bitki caylarini bitirmeleri icin ugrasiyorum. Kek, biskuvi, dondurma, vs tarzi abur cuburlar mutlaka evde yapiliyor. Yogurdumuzu evde yapiyoruz. Ekmegi bile mumkun oldugunca evde yapmaya calisiyorum.

Henuz degistirmeyi basaramadigim sey beyaz un, beyaz pirinc ve beyaz undan yapilmis makarna kullanimi. Tam bugday unu henuz burada bulamadim, aramalarim suruyor. Gecen gun denemek icin kirmizi pirinc aldim, eger seversek, beyaz pirincin yerini tutacak daha dogal ve rafine olmayan bir cozum olabilir. Makarna konusunda sansim oldugunu sanmiyorum, o yuzden makarna makinasi aldim. Hic olmazsa yumurtali falan ev makarnasi yesinler diye. Ama henuz yapma firsatim olmadi, hafta sonu denemeyi dusunuyorum. Dedim ya, yedim kafayi bu saglikli beslenme isiyle diye…