>Sulawesi’de piknik, Sumatra’da çay molası

>Taman Mini Indonesia Indah, Endonezya’nın bütün bölgelerini temsil eden parklar, farklı müzeler, kelebek ve kuş parkı, akvaryum, lunapark, çocuk oyun alanları gibi pek çok eğlence, kültür ve aktivite merkezini içinde barındıran dev bir park. Turistik yerlerden pek hoşlanmadığım için buraya karşı biraz önyargılıydım, bu yüzden iki senedir gitmemiştik. Ancak geçen Cuma bir Budist bayramı vesilesiyle tatil olunca, çocuklarla açık havada ama eve de çok uzak olmayan bir yerde vakit geçirmek istedim. Burası en uygun alternatif gibi görünüyordu.

Yaptığım ön araştırma sonucu parkın çok büyük olduğu için bir günde gezmenin imkansız olduğunu, havanın sıcaklığını gözönünde bulundurarak şapka vs alınması gerektiğini, aynı sebeplerden mümkünse arabayla gezilmesinin daha az yorucu olacağını, parkataki yemek alternatiflerinin hep lokal olduğu ama piknik yapmaya müsait olduğunu okumuştum. Planım böcek müzesini, kelebek parkını ve vakit kalırsa kuş parkını gezmek ve duruma göre ya piknik yapmak yada eve dönmekti. Burada topluma açık bazı yerlerin standardını tahmin etmek çok güç. Gideceğimiz yer çok pis olabilirdi, o yüzden bol bol su, ıslak mendil, yedek giysi, portatif lazımlık ve piknik için örtü ve klasik Türk annesi işi börek ve poğaça aldım yanıma.

İlk hedefimiz olan böcek müzesini bulmamız biraz vakit aldı ama parkta neyin nerede olduğunu öğrenmiş olduk. Harika, yemyeşil, temiz ve bakımlı bir parktı ancak bir türlü harita bulamadık. Park içindeki haritalar ise okunmayacak kadar eskimişti ama sora sora, dolaşa dolaşa bulduk. Ancak böcek müzesine girebilmek için bileti akvaryumdan almamız gerektiğini, akvaryum, böcek müzesi ve kelebek parkı için tek bir bilet alındığını öğrenince, akvaryumu da gezmeye karar verdik. Çok ilginç değildi ama çocuklar çok eğlendi. Benim ilginç bulduğum tek bölüm mutant balıklardı. Açıklamalar İngilizce olmadığı için balıkların hikayesini öğrenemedim ama iki kafalı balıklar çok korkunçtu… Kim bilir neler yaptık sulara da bu balıklar bu hale geldi.

Sonra böcek müzesini alelacele gezdik ve hemen kelebek parkına geçtik. Açıkçası kelebek sayısının azlığı biraz hayal kırıcıydı ama yine de kocaman bir iki kelebeği çok yakından görebildik.


Vakit henüz öğle yemeği için erken olduğundan kuş parkını da gezmeye karar verdik. Oldukça ilginçti ama Bali’deki kuş parkı daha hoştu bence. Yine de gitmeye değer kesinlikle.

Şu leyleklerin bakışları çocukları korkuttu, yanlarına bile yaklaşmak istemediler. Aşağıdaki tukan ise fotoğraf çekmeye çalışırken rahatsız olup beni korkutmaya çalıştı ama görevli hemen gelip olayı kontrol altına aldı.

Saat 12’ye yaklaşınca öyle bir sıcak bastırdı ki, hemen arabaya koşup piknik yapmak için önceden gözüme kestirdiğim Güney Sulawesi parkına doğru yola koyulduk.

Güney Sulawesi’deki Toraja bölgesini her açıdan çok ilginç ve çekici buluyorum. Buraya gitmeyi çok istiyorum ama çocukların biraz daha büyümesi gerek. Toraja’nın, Endonezya hükümeti tarafından resmen kabul edilmiş, ‘Aluk To Dolo’ yani ataların yolu adlı bir inanışları var. Bu inanış sadece bir din değil, sosyal hayata, tarıma ve ritüellere yön veren gelenek, kural, alışkanlıklar, hukuk karışımı birşey. Aluk’un detayları köyden köye farklılıklar gösterebiliyor.
Toraja mitolojisine göre, Torajalı’lar cennetten merdivenlerle inmişler, bu yüzden dini törenlerde yaratıcıyla bağlantı kurmak için merdiven kullanıyorlarmış. Evren ise yukarı dünya, insanın dünyası ve yeraltı dünyası olmak üzere üçe ayrılıyormuş. İlk başta yukarı dünya ve insanın dünyası evliymiş, ardından karanlık gelimiş, sonra ayrılık ve en sonunda ışık. Toraja evi işte bu mitolojiyi yansıtıyor. Direklerle desteklenmiş, hayvanların yaşadığı alt dünya, insanların yaşadığı orta dünya ve en tepede gemi şeklinde bir çatı. Bu dev çatılar aynı zamanda pirinç deposu olarak kullanılıyor.


Toraja’da yaşam ve ölüm törenleri çok önemli ve görkemliymiş. Ancak Hollanda’lılar bu güzel insanları ve toprakları sömürdükleri dönemde yaşam törenlerini yasaklamışlar. Hangi akla hizmet ettiler bilemiyorum ama (aslında biliyorum ya neyse..) sadece ölüm törenlerine izin vermişler. Ölüm törenleri çok masraflı olduğu için aileler, tören parasını biriktirene kadar ölüleri evlerinin altında saklıyormış. Törende ne kadar çok su bufalosu kurban edilirse o kadar gösterişli demekmiş. Kurbanlar birkaç gün süren ziyafetler ve şenliklerle köy halkıyla paylaşılıyormuş. Kesilen bufaloların kafaları evin girişine asılıyor, boynuzları da üstüste dizilerek evin girişine konuyormuş. İnanışlarına göre bu bufalolar uyku halindeki sahiplerini yani ölen kişiyi bekliyorlarmış. Ölenlerin cennete yani yukarı dünyaya bufalolar yardımıyla gideceğine ve ne kadar çok bufalo kurban edilirse cennete yolculuğun o kadar çabuk ve kolay olacağına inanıyorlar.

Bu hikayeler mi ,yoksa hala yüzyıllar öncesindeki gibi yaşan insanları mı beni çeken bilmiyorum ama Toraja’yla aramızda birşeyler olduğu kesin. Replikası bir parkta bulunmak bile bana mutluluk verdi. Çocuklar için ise çok fazla birşey ifade etmedi tabii ki. Onlar çimenlerde yuvarlandılar ve uyduruk kağıt uçurtmaları keyifle uçurdular.


Lara’nın uçurtma uçurma yeteneği beni şaşırttı, ben bu konuda çok yetenekli değilimdir zaten ama benden başarılı olduğu kesin.

Ben de o gördüğünüz koca yeşil alanı tamamen gölge yapabilecek kadar büyük bir ağacın gölgesinde oturup keyfime baktım. Bir daha gidişimde kesinlikle bir termos da çay olacak yanımda.

>Hıdırellez

>

Minicik eller keselere kuru bakliyat doldurdu. Ortalık rezil oldu mu? Oldu, olsun. O minik parmaklar son tanesine kadar topladı sonra yere dökülenleri.

Gül ağacımız yok, Japon gülüyle idare ettik. Keseler hibiscus ağacına asıldı bir bir.

Sonra kağıtlar kalemlar çıktı, dilekler çizildi. Lara peri kızı olmayı ve gitar çalabilmeyi diledi. Plastik küreklerle hibiscusun dibini kazdı minik eller, annelerin dileklerini de onlar gömdü. Dilekler çizilirken anneler mi daha çok eğlendi, çocuklar mı emin değilim.

Ateş yaktık sonra, küçük müçük, basbayağı ateş işte. Bir bir üstünden atladık.

İşte böyle güzel bir Hıdırellezdi. Bütün sene böyle güzel geçsin, bütün dilekleriniz gerçek olsun.

>Ikimize…

>
Bugun itibariyle tam iki senedir birlikteyiz Jakarta. Istanbul’la aramizda olan ask-nefret iliskisini hic yasamadik seninle. Daha ilk goruste alisiverdik, kabullendik birbirimizi. Ne guzelligin, ne de karizman eski sevgilim Istanbul’la kiyas bile edilemez. Ama bana iyi gelmiyordu Istanbul, evden ne kadar pozitif cikarsam cikayim aninda girdabina aliveriyordu. Hatta zaman zaman cok kotu davraniyordu bana. Ama sen oyle misin? Hakedecek herhangi iyi birsey yapmasam bile gun boyunca bir suru kocaman gulucuk veriyorsun bana. Senden onceki hayatimdaki anlamsiz hizimi yavaslatiyorsun, nefes alip verisimin farkina varmami sagliyorsun. Gunesi gosteriyorsun bana ihtiyacim oldugunda ve enerjimi yeniliyorsun. Butun pisligin ve cirkinligin icinde o kadar cok guzellik sakliyorsun ki, hala sasiriyorum yol kenarindaki orkidelere, binalarin arasindan cikiveren ve butun gokyuzunu kaplayan gokkusagina, dort kisi bindikleri motorun uzerinden bana el sallayan cocuklara, agactan tepeme dusuveren mis kokulu tropik manolyalara, halk otobuslerindeki teneke calgili orkestralara ve daha pek cok seye.

Nice yillara sevgili Jakarta.

Not: Endonezya’da olan deprem bize cok uzak olan Aceh bolgesinde olmustur. Endiselerini feysbuk ve e-mail vasitasiyla gonderen herkese ilgilerinden dolayi cok tesekkur ederim. Beni gercekten cok duygulandirdiniz. Hepimiz iyiyiz, depremi hissetmedik. Sizlere kucak dolusu sevgilerimizi gonderiyoruz.

>Hosgeldin Deniz Bebek

>Bir annenin bebegiyle ilk tanisma anina sahit olmak, o minik mucizeyi tecrubesiz babasinin kollarina verirken bir iki saniyeligine elimde tutmak ve cennetin kokusunu icime cekmek, ilk sut yudumunu aldigini gormek, kucuk melegin hizli ve minik nefes alisverisini ve minyatur hatlarini izlemekten daha guzel bir tecrube var mi?

Tanistigimizdan beri hamile olan sevgili arkadasim artik anne. Uzaklarda, her turlu tecrube gibi arkadasliklar da daha yogun yasaniyor. Kisa sure icinde, yeni dostlar insanin ailesi olabiliyor. Iste biz de annesiyle ve babasiyla tanistigimizdan beri Deniz’i bekliyoruz, sonunda 3.Nisan’da kendisiyle tanistik. Lara ve Arda’yi hastaneye goturmedigim icin onlar da sabirsizlikla bebegin eve cikmasini bekliyorlar.

Hosgeldin Deniz. Seninle kumsalda oynayacagimiz, Java kazan biz kepce gezecegimiz, kirmizi koltukta gulucukler atacagin gunleri sabirla bekliyoruz. Sen dunyanin bir ucunda, Guney Yarimkure’nin Java adasinda dunyaya geldin, nufus cuzdaninin dogum yeri hanesinde “Cakarta” yazacak ve pasaportunda kimbilir hangi ulkelerin damgalari olacak. Sana cok mutlu ve saglikli, upuzun bir omur diliyoruz.

>"Zıkkım için Körolasıcalar" Fetvası

>Burada geçen iki senenin ardindan artık bana pek inandırıcı gelmese de, Endonezya’nin dünyanin en kalabalık Müslüman nüfusuna sahip olduğu söyleniyor. İnandirici gelmiyor diyorum, çünkü hala kendince dinleri, inançları olan ada halkları var, bence bunların hepsi kayıtlara Müslüman diye geçiyor. Bir de o dinden bu dine atlayan insanlar var, Hrıstiyan aileden doğuyor, sonra Müslüman oluyor yada tam tersi. Işte bu yüzden kayıtların gerçeği yansıtmadığını düşünüyorum. Zaten insanlarin inançlarıyla ilgili istatistik tutma mantığı benim için tamamen anlaşılmaz ve kabul edilemez ya, işin o kısmına hiç girmiyorum.

Ülkede dini kullanarak otorite elde etmiş, başka bir deyişle sözü geçen bazı kuruluşlar var. Bunların en büyüklerinden biri Muhammadiyah Örgütü ve 30 milyon civarinda müridi bulundugu tahmin ediliyor. Muhammadiyah , diğer büyük organizasyon olan Nahdlatul Ulama (NU)’ya göre daha modern ve yenilikçi diye tanımlanıyor. Bu iki kuruluş da zaman zaman fetvalar vererek sosyal yaşama yön veriyorlar sözde.

Endonezya, tütün tüketiminde Çin ve Hindistan’in ardından dünya üçüncüsü. Gerçekten de genç yasşli herkesin elinde sigara var. Sigara içme yasağı da çoğu yerde uygulanmıyor yada gözardı ediliyor ve kimse sesini çikarmiyor. Geçtiğimiz günlerde Muhammadiyah Örgütü, „sigara içmek haramdır“ diye fetva verdi. Bunun üzerine sigara tüketiminde bir azalma olmasa da, ortalık bayağı bir karıştı. Saçma diyenler, haklı diyenler, dinin sigarayla ilgisi nedir diyenler, ben sallamam sigarami içerim diyenler, dev sigaralar yapip sokaklarda gösteri yapanlar…

Ben bilmiyorum ne yorum yapacağımı. Keyif veren her maddeye bağımlılığı prensip olarak onaylamiyorum, hele de sağlığa ve çevreye zararlıysa. Hayatımın yoga sonrası döneminde sigaradan kelimenin tam anlamiyla nefret ediyorum. Ama elimi vicdanima koyarsam, o karanfil kokullu, dudaklarinda şekerli bir tat bırakan ince sigaralar oldukça buralarda zor be!

>Opucuk Toreni : Omed Omedan

> Carsamba gunu Hindu’larin yeni yili, yani Nyepi idi. Daha once bahsettigim gibi Bali’de Nyepi, sessizlik ve arinma gunu. Isik, ates yakmadan, sessizlik icinde, meditasyonla ve kutsal sularda bedenlerini ve ruhlarini arindirarak gecirdikleri kutsal bir gun. Nyepi’den hemen sonraki gun Bali’de kutsal Omed Omedan toreni yapiliyor.


Omed Omedan, sadece 15 yasindan buyuk bekar genc kiz ve erkeklerin katilabildigi bir opusme toreni. Torenin ozunde nefret ve kotu duygulardan arinma, saygi ve sevgiyi yucelestirme yatiyor. Cok cok eskilerden kalma, Bali kulturunun tarihi bir parcasi bu toren. Ancak Bali’li olmayanlar icin yanlis anlamalara, kotu degerlendirmelere cok acik olsa gerek ki Hollandalilar, Endonezya’yi isgal ettikleri donem suresince Omed Omedan’i yasaklamislar. Ancak Banjar Kaja’daki Sesatan koyunde, bu torenin yapilmadigi seneler hep ilginc doga ustu olaylar olmus. Bir sene, hic kimseye ait olmayan iki domuz cikmis ortaya ve torenin yapildigi meydanda kavga etmeye baslamis. Cok siddetli dovusmelerine ragmen iki domuzun da burnu bile kananamis. Baska bir sene koyun yaslilarindan biri meydandan gecerken birden transa gecerek koyun iyiligi icin Omed Omedan torenlerinin hemen yapilmaya baslanmasi gerektigini bildirmis. Doga ustu kriteri herkes icin farkli mutlaka ama bu isaretler koyluler icin buyuk anlam tasimis ve lanetlenmekten korkan Sesatan halki, gelenegi devam ettiren tek koy olmus. Gunumuzde de Omed Omedan’i seyretmek isteyen gencler Banjar Kaja’ya gider olmuslar. Ancak torene Banjar Kaja’nin yerlilerinden baskalari kabul edilmiyormus.



Bu kutsal opusme torenine hazirlik icin oncelikle koyun yasli erkekleri genclerin yuruyecegi yolu kutsal suyla islatiyorlar. Daha sonra torene katilacak gencler dua ederken, Barong dansi yapiliyor. Dans ve dua bittiginde gencler yolun iki yanina, kizlar sagda, erkekler solda olacak sekilde diziliyorlar. Buyukler gencleri bir guzel islatiyor. Bu kismi cok sevdim, amac harareti almak mi yoksa olaya islak t-shirt katarak daha mi kizistirmak emin olamadim. Kizlar ve erkekler birisini kestiriyorlar gozlerine ve sonra kurallarini tam anlayamadigim bir itis kakis basliyor. Birbirini secen ciftler bir araya geldiklerinde opusuyorlar. Kiz utangac, erkek cok istekli cikarsa hop kafalarindan asagi bir kova su bosaliyor. Seyirciler fazla merakli cikar da ciftlerin cok yakinina giderse, hop, onlarin basindan asagiya bir kova su. Ciftler opusme isini abartirsa, hop, bir kova su da onlara.

Islak, bol hareketli, bol kahkahali bir toren bu yani. Bu torende baslayan ve omur boyu suren evliliklerle sonuclanan asklar cok olurmus.

>Kaplanin Yili

>

Bu Pazar, Asya’lilarin ay takvimine gore Metal Kaplan yilina giriyoruz. Ayni zamada sevgililer gunu, yani illaki isin icinde kirmizi birseyler olacak bu hafta sonu.

Kaplan, cesaretli, otoriter, karizmatik, hirsli, maceraci, dinamik ve biraz da dramatik bir karakter. Cin astrolojisinin ucuncu sembolu oldugu ve baharin ilk aylarina hakim oldugu icin ayni zamanda yeni baslangiclari, degisiklikleri, yenilenmeleri simgeliyor. 2010, Yang metal kaplan yili, metal ve yang kaplanla birlesmesi bol hareketli, degisimlerle dolu, belirsiz ve krizlere acik bir yil bekliyor bizi demek oluyor. Kaplanin elementi tahtaymis, kaplan metalle uyumlu olmadigi icin calkantili bir yil olabilirmis. 2009 okuz yiliydi ve yavas, temkinli, tedbirli hareket edilmesi gereken bir yildi. 2010’da ise tam tersi hizli, akinti degisikliklerini hemen algilayip hareket tarzini degistirebilecek ceviklik gerekecekmis. Kaplanin bagimsiz, onurlu, oncu ozellikleri yine davranis sekillerimizi belirlemede aklimiza getirmemiz gerekiyormus.

Simdi bunun Turkce mealini ve diger okuduklarim ve duyduklarimdan anladiklarimi yaziyorum; 2010 belirsiz, surprizlerle ve degisimlerle dolu bir yil olacak. Gerceklestirmek istediginiz buyuk yada kucuk tum degisiklikler, atilimlar, yatirimlar icin cok uygun bir yil. Bunlari gerceklestirmek kolay olmayacak, ama cesaretini toplayip girisimde bulunanlar basarili olacak. Ortam ve sartlar cok hizli degisecegi icin algilarini acik tutup, hizli davrananlar kazanacak. Yeni buluslar, buyuk degisimler ve teknolojik onemli gelismelerin olabilecegi bir yil olacakmis. Yaratici, cesur, kivrak zekali ve atik olanlar kazanacak. Huzur ve sukunet arayanlar icin zor bir yil olabilir.

Yazilanlar, soylenenler dogru sanirim. Kendimde bir deli cesareti var son zamanlarda. Yani hep biraz vardi aslinda ama ozellikle son birkac haftadir herseye bir atlama soz konusu bende. Salak gibi her ise, her aktiviteye gonullu oluyorum, sonra da sasiyorum kendime, neden boyle davrandim diye. Su anda isteki yukum gecen senenin resmen uc kati, hepsine de ben kasindim. Mesela daha dun Lara’nin okulundaki panayirda Turk yemekleri standi acmaya gonullu oldum. Neyime guveniyorum bilmiyorum, ama tutamiyorum kendimi iste. Bir daglari deviririm havalari, bir gozu karalik var ki ustumde, ben de anlayamiyorum. Hayirlisi bakalim, daha ne isler acacak basima benim bu kaplan yili.

Biz bu kaplan yilina Jakarta’daki Turkler olarak, aslan sutu icip kaplan kesilerek girmeyi planliyoruz. Havai fisek bulamadik, kotu ruhlari nara atarak kovalayacagiz!

>Ok yaydan ne zaman çıkacak?

>Papua’daki altın madenleri dünyanın en zenginleri arasında yer alıyor. Petrol, elmas ve diğer bütün değerli madenlerin kaynaklarında olduğu gibi, burada da asırlardır huzur ve barış nedir bilmeden yaşayan insanlar var. İlişkiler hep gergin, yerli kabileler üzerinde oynanan oyunlar her zamanki bayat ama etkili kaos oyunları. Gazetede bugün gördüğüm haber ve fotoğraf, senaryonun bayatlığına rağmen çok ilginç geldi ve burada kayıt altında almaya değer buldum.

Papua’nın Mimika bölgesinde iki kabile, bir tecavüz davası yüzünden savaşmaya başlamış. Ancak bu savaş, günümüzün silah teknojolisinden çok uzak bir teknikle, mızrak, ok ve yayla yapılıyor. Kabileler birbirlerine ok,yay ve mızrakla saldırıyor. Günlerdir süren çatışmaların bilançosu 70 küsur yaralı ve sadece (maalesef) bir ölü.

Bu ilginç savaş benim kafamı çok karıştırdı açıkçası. Öncelikle ilk aklıma gelen seneler önce, sokaklarında bellerinden kocaman hançer ve kılıçlar sarkan adamların gezdiği Port Sudan’da bize anlatılan kabile savaşını anımsattı. İki kabile toprak kavgası yüzünden birbirine düşmüştü. Hakkını mahkemede aramaya çalışan ve davayı kaybeden kabilenin üyeleri, mahkeme çıkışında diğer kabilenin reisinin boğazını kesmişti. Bu kez ortalık öyle bir karışmıştı ki, geceleri sokağa çıkma yasağı ilan edilmişti. Biz de o sokaklarda dolaştık ya, çocuksuz insan cesareti işte. Şimdi olsa gitmem bile. İşte bu kabile savaşı bana bunu anımsattı. Ancak ondan çok daha masum geldi, ve hatta kullanılan silahlarda bu insanların onurunu, masumiyetlerini, saflıklarını, geleneklerine bağlılıklarını gördüm sanki.

Henüz büyük güçlerin ilgi alanına girmemiş bu bölge demek ki, yoksa makineliler çoktan tutturuldu kabile üyesi çocukların ellerine. Umarım buralar en kısa zamanda huzura kavuşur ve sahip oldukları doğal zenginliklerden bölge halkı faydalanabilir. Dünya üzerinde akan tüm kanların en kısa zamada durmasını, kanayan tüm yaraların en kısa zamanda sarılmasını diliyorum bir kez daha yürekten.

>Borazan

>Tatil yazılarına devam etmeden önce, daha önce hiçbir yerde görmediğim bir kutlama aksesuarından bahsetmek istiyorum:

Bunlar kağıttan yapılan, daha sonra rengarenk bantlarla süslenen müzik aleti şeklinde borazanlar. Ağız kısımlarına birer düdük yerleştirilmiş bildiğimiz borazan işte. Yapanların, tasarlayanların yaratıcılığı ise şapka çıkarılacak cinsten, neler var neler. Boy boy saksafonlar, obualar, trompetler, zurnalar, gitarlar, yılanlar, ejderhalar… İnanılmaz güzeller.


Geçen sene bir kaç tane almıştık, bu sene biraz daha aldık. Yılbaşında yemek sırasında sağa sola koydum, çok hoş ve renkli birer dekor oldular. Saat 12’ye yaklaştığında ise herkesin elinde bunlardan bir tane vardı. Bizim gürültümüz komşu evlerden ve sokaklardan gelen borazan seslerine karıştı, hatta bir ara komşulardan biriyle karşılıklı atıştık. Çoluk çocuk mutlu etti biz bunlar yılbaşında.

Şimdi de kalk borusu, yemek borusu, kavga ayırma borusu şeklinde işe yarıyor. Yılbaşı sonrası rehaveti üzerinden atamamış blogculara çalıyorum şimdi düüt dürü düüüt düüüüt, uyanın hareketlenin bakayim.

>En sulu yilbasi kutlamasi

>2009’a bizbize girmistik, sessiz, komsu evlerdeki eglenceleri ve havai fisekleri icimiz hafiften burularak dinleyerek ve izleyerek. 2010’a girisimiz ise tam tersi oldu, dolu dolu, arkadaslarimizla birlikte, eglenceli, gurultulu, hafif, huzurlu. Uzun zamandir ilk defa uykum gelmeden, yorgunluktan bitkin dusmeden, dakikalari saymadan saati 12 ettim.


Yilbasi kutlamasi icin kararlastirdigim seylerin cogunu yaptim, tabii ki bazi degisikliklerle. Mesela Ozbek pilavindan vazgectim, cocuklar yemez falan diye. Onun yerine safranli pilav yapip, bademle susledim. Ortaya da kuzu bacagini oturtunca yeterince ozel oldu. Meze isine humus disinda hic karismadim, Yasemin ve Oykum birbirinden lezzetli mezelerle sofrayi donattilar.


Tatlida cikolata fonduden vazgecip, Tunc’un spesiyali waffle olayina girdik. Iyi ki de oyle yapmisiz, cok eglenceli oldu. Bir gece onceden tamamen goz karariyla, tadina falan bakarak gayet iptidai bir sekilde hamurunu hazirlayan kocam, benim yemek yapmaya dair tum teorik bilgilerimi altust ederek, harika lezzette waffle’lar yapti bize (DYYYSOKKO adina bir dakikalik protesto durusunda bulundum tabii ki). Mis gibi kokular eve yayildikca bastan cikip siraya girdik. Sonra da bilimum kalorili seylerle uzerini doldurup mideye indirdik.


Yemekten sonra butun cocuklarla Hazine Avi oyunu oynadik, tabii ki annelerin yardimiyla. Kestane bulamadim, lebkuchen yapamadim, tombala falan gibi oyunlar oynamaya ise firsat ve gerek kalmadi. Cunku dedigim gibi zaten cok eglenceli vakit gecirdigimiz icin 12’yi beklerken kendimizi oyalayacak seylere ihtiyac duymadik.

Saat 12’ye yaklasirken balonlari havuza attim ve havuzun cevresini cocuklarla boyadigimiz mumluklarla susledim. Ne hostur ki, hickimse mirin kirin etmedi, pasa pasa mayosunu giydi geldi. Havuza atlamak icin 12’yi bekleyemedik, cevre evlerden yogun bir sekilde havai fisekler atilmaya baslaninca, biz da gaza gelip atladik havuza. Borazanlarimizi da yanimiza alip, islak ve gurultulu bir sekilde 2010’a girdik. Cocuklar da buyuklerde cok eglendi.

Cocuklar usumeye baslayinca zar zor havuzdan ciktik. Sonra da havai fisekleri atesledik birer birer. Atilan onca fisegin sopalari nereye dusuyor merak ettik hepimiz, kafamiza dusmedigine icten ice sevindik. Mutlu, hafif, ferah, cok ama cok guzel bir yilbasi kutlamasiydi. 2010’un her gununun agzimizda ayni lezzeti birakmasini diliyorum.


2010’a kendime yeni bir is yaratarak basliyorum, Ingilizce bir blogla. “Neyi dusunerek yaptim, az mi is var di basimda, sanki Turkce’sine tam yetisebiliyormusum gibi..vidi vidi” falan turu dusunceleri kendimden uzak tutuyorum. Bunun dogru hareket oldugunu, simdinin dogru zaman oldugunu hissediyorum ve her zamanki gibi gozlerimi kapatip atliyorum. Haydi hayirlisi.

NOT: Kirmizi don giymeyenler, giyemeyenler uzulmesin, cunku neydi?….
2010 Chinese New Year tarihi 14.Subat, takvimlerinizi isaretleyin, kirmizi donlarinizi hazirlamaya baslayin. Sevgililer gunune denk geliyor, unutmazsiniz.