>Jakarta Trafiginin Super Kahramanlari Ozel Dosyasi – Bolum 1

>JOKI

Jakarta’nin dillere destan bir trafigi var. Istanbul trafigini oldugu gibi, icindeki butun arabalar, minibusler, taksiler ve otobuslerle birlikte alin. Metrobus, tramvay, vs gibi butun rayli tasit araclarini cikarip, bunlari sadece sehrin disindan, icine gelmek icin kullanin. Otobus, minibus duraklari icin yapilan butun cepleri iptal edin, herkes yolun ustunde hatta ortasinda dursun. Yollardaki butun alt ve ust gecitleri kaldirin, hersey yoldan direk sapmalar ve u donusleriyle olsun. Simdi bir de araba sayisindan biraz daha fazla motorsiklet ekleyin. Daha bitmedi, senenin 50-60 gunune siddetli yagmur ve arabanin yarisina kadar yukselen sular yuzunden kapanan yollar ekleyin denkleme. Bir de bizim okuzlerin “kadin sofor” diye nitelendirdigi, yavas, agir tepkili soforleri ekleyin, hani donerken iki seridi birden kaplayan, herhangi bir manevra yapmak icin 10 dakika dusunup, 15 dakika da arabayla ugrasan tipler var ya, hah iste suruculerin yuzde 90’inin onlarla degistirin. Iste size Jakarta trafigi. Abartiyorsam yada atladigim yerler varsa gelenler, burada yasayanlar duzeltsin lutfen.

Bu trafik sorununa cozum olarak is merkezi olan Kuningan bolgesinde “1’e 3” uygulamasi var, yani sabah 7-10 ve aksam ustu 4-7 arasi bir arabada sofor dahil en az 3 kisi bulunmasi sarti var. Olmuyorsa ya arka yollardan trafige girip gideceksin evine, yada uygulama saatinin bitmesini bekleyeceksin. Ama ben rahatimi bozamam, arkadan falan kirk saatte gidemem, isim gucum var, oyle saatlerce bekleyemem, ama keyfime de cok duskunum, arkadaslarimla falan sozlesip, ayarlayip car pool yapacak halim hic yok diyenlerin imdadina super kahraman yetisir: JOKI.

Joki’ler Kuningan bolgesine cikan butun yollarda, yolun kenarinda beklerler. Onunde duran aracin on koltuguna otururlar (burada arka koltuk makbul, onu da sonra anlatirim artik), mutlaka emniyet kemerlerini baglarlar. Gidecegi yere varan arabadan inerler ve 1 dolar alirlar. Boylece keyfine duskun arkadaslar, arka koltukta gazetesini okuyup, kahvesini icip isine gucune gider, hem de ekonomiye katkida bulunur, “1’e 3” uygulamasi bir anda “3’un 1’i” ne donusuverir. Arabadan inen Joki’ler, otobusle tekrar bekledikleri yere donerler ve uygulama suresince gidip gelip dururlar ve mumkun oldugunca cok para kazanmaya calisirlar. Bazilari bebekleri yada kucuk cocuklariyla beklerler, bunlar iki kisi sayildiklarindan tek basina arabasini kullananlara eslik eder ve 2 dolar alirlar. Jokilerin cogunun yeri bellidir. Soforler de bilmedikleri, tanimadiklari jokileri almak istemez, oyle kolay kolay joki begenmezler. Jokinin yaslisi, bayan olani, eli yuzu duzgun olani, az konusani makbuldur.

Joki uygulamasi yasal olmadigindan polise caktirmadan alip birakmak gerekir. Bazan polis jokilerin bekledigi yerlere baskin yapar, bir kismini toplar goturur, kalanlar da duvarlarin arkasina, sokak aralarina saklanir. Her yolun joki saklanma yeri de bellidir aslinda. Bazi sabahlar bakariz yolda hic joki yok, bir insaat kapisinin onunde yavaslariz, siradan bir jokiyi hop diye arabaya atar, yolumuza devam ederiz. Joki alirken yada birakirken yakalanan soforler ise ya efendi gibi cezasini oder, yahut polisle sigara parasi (uang rokok) pazarligina girer. Artik kim daha yuzsuzse, ona gore belirlenir ucret, belli bir tarifesi varsa da ben bilmiyorum.

Her yol kenarinda bekleyen joki mi peki? Tabii ki degil, otobus bekleyeni var, karsidan karsiya gecmeyi bekleyeni var, musteri bekleyeni var. Jokiler isaret parmaklarini kaldirarak beklerler, neden yol kenarinda beklediklerini acikca ifade ederler bu sekilde. Gunde iki kez, hic tanimadigi biriyle, kendi arabasinda yolculuk yapmak Jakarta sakininin gununde siradan bir durum haline gelmistir.

Iste boyle… Nerden esti bu yazi derseniz, bu sabah joki aldiktan 50 metre sonra polis durdurdu ve jokiyi arabadan indirdi. Bize bulasmadi, adama ne oldu bilmiyorum. Biz 50 metre sonra bir joki daha aldik ve ilerdeki polis tam arkasi donukken olay gerceklestigi icin ikinci kez yakalanmadik. Yarin sabah ne olur bilmem, jokilerin nesli tukenmeden yaziyi yazayim dedim ben de.

>Hikaye

>


@font-face { font-family: “Cambria”; }p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal { margin: 0cm 0cm 10pt; font-size: 12pt; font-family: “Times New Roman”; }div.Section1Genelde klavyenin başına oturup yazmaya başladığımda yazının başlığı kafamda şekillenmiştir çoktan. Ancak bu kez uygun başlığı bulamadım. Komik mi, hazin mi, karizmatik mi, esrarengiz mi yoksa ilginç mi bilemedim yazacağım hikaye. O yüzden sadece hikaye diyorum bu yazıya, yorumu size kalmış.

Bundan 2,5 sene önce Endonezya’ya taşınan bir Türk aile (biz, daha doğrusu Tunç ve ben), otobüslerin üstünde, otobüs duraklarında, sağda solda, heyerde gördükleri bir enerji içeceği reklamıyla çok eğlenirler. Bu aileyi ziyarete gelen Türk konuklarun da hemen dikkatini çekip, eğlencesi olur bu reklam. Bu kadar komik bulunmasının sebebi ise enerji içeceği mi, kocakarı ilacı mı olduğu anlaşılamayan ürünün adının Kuku Bima olmasıdır.

Mart 2010’da bir grup blogger kendi aralarında komik ilaç isimleriyle dalga geçerken Kuku Bima yine gündeme gelir. Nedense Kuku Bima hep gündemde, gözümün önündedir, hala da öyle. Otobüslerin bir tarafında yaşlı mı yaşlı bir adamın resmi, diğer tarafında ise vücut şampiyonu Ade Rai’nin fotoğrafı olan, bugüne dek pek anlam veremediğim bir reklamları var. İlacı içince seksenlik amca Ade Rai gibi aslan mı kesiliyor diye dalga geçilmişliği var.


Yaşlı amcanın hikayesini bugün öğrendim. Maridjan Gaul adındaki bu adam Merapi yanardağının bekçisiymiş. Görevi yanardağın ruhlarıyla iletişim kurup çevrede yaşayan halkın zarar görmesini engellemek, kızdıklarında ruhları sakinleştirmek, gerektiğinde onların mesajlarını insanlarla paylaşakmış.

Maridjan Gaul, 2006 yılında Merapi hareketlendiğinde ‘patlamayacak’ demiş ve gerçekten de Merapi tam olarak patlamamış, sadece kül ve gaz püskürtmüş. İşte bu olay ülke çapında bir anda ünlü olmasına sebep olmuş. 79 yaşında olmasına rağmen ceylan gibi sekerek hergün koca dağın tepesine çıkıp inen yaşlı adamın Kuku Bima reklamının yıldızı olması da bu olay üzerine olmuş.

2010 yılında Merapi hareketlendiğinde ‘patlayacak’ demiş. Patlayacağını bildiği halde görevinden ayrılmayı reddedip son ana kadar elinden geleni yapmak için yanardağın başında kalmış. Ekim 2010’da kızgın küllerin altında kalarak canını teslim etmiş. Cansız vücüdu dua eder pozisyonda bulunmuş.

Kuku Bima’ya gelince, kökleri İÖ 1280 yılı öncesine, Batı Java’da kurulmuş olan Pajajaran krallığının dövüş tekniklerine dayanıyormuş meğer. Bu Sunda krallaı çok güçlüymüş. Halk bir kral öldüğünde, ruhunun kaplana dönüşüp ormanlarda dolaştığına inanırmış. Sunda dilinde kaplana Pak Macan (büyük kaplan) yada pamacan deniyormuş. Kaplan pençesi de Kuku Macan imiş. Sunda halkı kendilerine has geleneksel kılıçlarına, işte bu kaplan efsanesi yüzünden Kuku Macan adını vermiş. Ancak Kuku Macan çok büyük ve ağır bir silahmış. Savaş alanlarında idaresi zor olduğundan boyutlarını küçültmüşler ve avuç içine saklanabilen, ölümcül, küçücük bir bıçak yapmışlar. Adına da Hint mitolojisinin cengaver kardeşlerinin sihirli pençesine ithafen Kuku Bima yada Kuku Hanuman yani Bima’nın yada Hanuman’ın pençesi demişler. Bir diğer adı da karambit.

Şimdi biraz da Bhima ve Hanuman’ı okumak gerek. Hanuman, Kecak Dansında anlatılan hikayedeki beyaz maymun çünkü. Bu kadar çok karşıma çıktığına göre Bhima ve Hanuman kardeşlerin anlatacağı birşey olmalı, dinlemek lazım.

>Julia Roberts’in ardindan Bali

>

Okudugum ve duydugum kadariyla, Eat Pray Love filmi, kitabini okuyanlara yasattigi hayalkirikligina ragmen pek cok kisi tarafindan begenilerek izlendi. Bali’de cekilen sahneler ise filme renk katan, ic acici bir gorsel solendi. Filmin Bali’de gecen kisminin iki carpici karakterinden biri karizmatik, kocakari ilaci ustasi Wayan, digeri de falci Ketut Liyer idi. Ketut, yasini ve dislerinin sayisini bilmeyen, yuzunden kocaman gulumsemesi eksik olmayan, Bali’nin ne kitapta ne de filmde bahsedilen ruhani yasantisinin siradan bir parcasiydi aslinda.

Ancak artik o, kapisinda onu gormek icin insanlarin saatlerce bekledigi ve hatta ustune 50 dolar verdigi, hakkinda belgeseller cekilen bir unlu. Turistler, Kuta’nin atletik vucutlu sorfcu genclerle dolu sahillerinden, eskiden sadece sakinlik arayanlarin, pirinc tarlalarini merak edenlerin, yoga ve sanat meraklilarinin ilgi gosterigi Ubud bolgesine akin eder oldu. Ubud’a giden ise Ketut Liyer’i gormeden donmek istemez oldu. Isi ticarete dokup, hayatin son demlerinde piyangoyu vuran Ketut’un hayatinda ne degisti bilmiyorum, fazla birsey degistigini sanmiyorum acikcasi, ama Bali’nin kendine yeni bir ticaret kapisi actigi kesin. Bir de Ketut’u ticari bulup, gercek “medicine man” pesine dusenler var. Aradiklarini buluyorlar mi, yada ne buluyorlar bilmiyorum ama size ozel Bali Fal Tur’larimiz baslamistir, ilgilenenlere duyrulur! Ketut’un falindan memnun kalmayanlara bakilacak kahve fali fiyata dahildir.

Ekstra Turlar: Gercek medicine man turu, gece yarisi mezarlik torenleri, olu yakma torenleri

Fiyata Dahil Olmayanlar: Carpilma halinde cikacak ozel tapinak toreni, kurbanlik hayvan ve doktor masraflari

Firmamiz Ketut’un tutuklanmasi yahut vefat etmesi halinde tur programinda degisiklik yapma hakkina sahiptir.

>Noel

>Noel hazirliklari basladi ya gene ortalikta, benim de icim kipirdanmaya basladi. Eski yazilari okuyanlar bilir, Noel kutlamasi seklindeki yilbasi kutlamalarina kafayi takmisligim var. Buralarda bizim bayramlari falan kutlayabildigimiz yok ya, kendimize has aile kutlamalari uyduracagim diye kendimi zorladigim da cok (bak bu yaziyi okuyunca o zamanki akli dengemden supheye dustum simdi). Ben mayayi caldim ama kimi tuttu, kimi hic tumadi (tutmaz tabii oyle sacma sapan olursa). Bu sene yine konuyu kendi icimde ele aliyorum.

Daha once de soylemistim ya, seviyorum kardesim ben bu Noel’i, heryerin isiklarla ve kirmizi, yesil, altin renkleriyle bezenmesini, ortalikta soylenen, calinan muziklerin herkesin icini hafifletmesini, insanlara verdigi heyecani ve mutlulugu. Ben de kutlayacagim bu sene, bana ne, kime ne? Cocuklarla adam gibi bir agac susleyecegim, isil isil olacak ortalik. Evi zencefilli kurabiye kokusu saracak, kocamin hatirina belki lebkuchen bile yaparim. Hediye konusunda hala takintiliyim o da genel olarak tuketime karsi oldugum icin, ama hediyeler yapilabilir, elinin emegi, alninin teri karisinca daha da degerli olur. Cocuklara kendinden baska birilerini dusunmeyi anlatmak, baskalarini mutlu etmenin guzelligini yasatmak icin daha guzel firsat var mi? Evet, Noel gecesinin benim icin hala bir anlami yok, belki kendimce ozel aile yemegimi yilbasinda yerim gene, belki hediyeleri yilbasinda veririm, belki benim icin ozel biri olur yanimda benimle Noel kutlamak isteyen, onunla Noel yemegi yerim, ne onemi var? Kutlayacagim iste, ister Noel olarak, ister Noel maskesi altinda yilbasi olarak. Cin yilbasinda havai fisek atacagim, Hidrellez’de ates ustunden atlayacagim, Diwali’de de bir mum yakarim belki. Oh be!

Ailemize has kutlamalara gelince, cocuklar buyudukce bazi seyler sekillenip oturuyor zaten. Her Pazar kahvaltimiz, her dogum gunu hazirligimiz birer rituele donustu bile, oturmus bir sirasi var islerin, ben unutsam cocuklar hatirlatiyor. Eee, o zaman nedir bu kadar kasmak Selen Hanim? Rahat birakiyorum kendimi bu sene. Her zaman oldugu gibi yine minik klavuzlarimi takip ediyorum, Noel Baba’yla baris imzaliyorum. Hooo hooo

>Sosyal medya aglarinda kendimi kaybettim, hukumsuzdur

>Internetle tanismam 1998 senesinde, yeni ise girdigim sirketteki butun Alman mudurlerin Noel icin evlerine gidip, gencecik insanlarin calistigi koskoca bir ofisi basibos birakmalariyla olmustu. Zaten Ender cikolata fabrikasinin hemen arkasinda bulunan ofisimiz, surekli bunyeye zerkolan cikolata kokulariya gayriciddi olmaya son derece musaitti. Yurtdisindaki ofisler, daha dogrusu ofis cunku o zamanlar sadece bir tek merkez vardi, Noel yuzunden kapaliydi. Bizlerse bos bos oturmak yerine mutfakta sucuk ve yumurtali ekmek kizartip, interneti ve nimetlerini kesfetmekle mesgulduk.

Kendimizi internete salmamizin ustunden kisa bir sure gecmisti ki kumar siteleri, tavla oynama siteleri ve chat odalari kesfedilmisti. Yeni kesfedildigi icin yasakli degildi. Olay oyle abartilmisti ki, iki arkadas birbirlerinden habersiz ayni sitede birbirleriyle tavla oynarken kavga etmeye baslamislardi. Soylenmelerinden ve verdikleri tepkilerden olayi anlayinca karnimiza agrilar girene dek gulmustuk ikisine. Bilgisayar oyunlarina hicbir zaman ilgi duymamisimdir, o yuzden benim favorim ofis ici dedikodular icin kullandigimiz, o zamanlarin messenger programi ICQ idi. Bazan karsimda oturan arkadasimla buradan konusur, sonra durup dururken oyle bir gulmeye baslardik ki olay anlasilana dek delirdigimizi dusunen cok olmustu.

Interneti daha ilk tanistigimiz anda sevmistim. Ozellikle Google beni kendine hayran birakmisti, hala da hayranim gerci ya, o zamanlar sosyal medya araclarinin bugun gelecegi konumu hayal bile edemezdim. Zaten elimdekiler yeterince buyuleyiciydi benim icin. Uzun sure internetin nimetlerinden fazlasiyla faydalandigimi dusunuyordum ki, Endonezya’ya tasinmamiz uzerine bana hazirlanip hediye edilen blogla bambaska, hic bilmedigim bir yuzunu tanidim internetin. Sevdiklerimizden uzaklasinca Facebook daha yogun olarak girdi hayatima. Internet hayatim Google, Facebook ve Blogger uclusu arasinda mutlu mesut geciyordu, taa ki gectigimiz gune kadar.

Gectigimiz gun, bir okur sagolsun, usenmemis, e-mail yazmis ve blogu Facebook uzerinden takip edilebilir hale getirmemi rica etmis. Zor birsey olmasa gerek diye dusunerek bir sayfa hazirladim, yeni yazi yazdikca buraya post ederim diye dusundum. Zamanla gelisir belki, fotograf falan yuklerim, belki oradan sohbet edilir diye dusunurken “link your page to Twitter” diye bir secenek cikti karsima. Bu Twitter ne ola diye bakinca oradan oraya atlayarak simdi adini hatirlamadigim baska sosyal medya aglariyla tanistim. Fotograf paylasimi uzerine olanlari vaar, microblogging (bunu de yeni ogrendim, cumle icinde kullaniyorum, caktirmayin) yapabildiklerin vaaar, var da var. Sec begen, sal istedigini internet ortamina, ister yazar ol, ister yonetmen, ister spor yorumcusu, ister politikaci, ister fotografci. Icinden ne geliyorsa birak ciksin ve butun dunyayla paylas.

Seinfeld’de gecen su cumle hic cikmaz aklimdan “internete birsey koymak havuza isemek gibidir, asla geri alamazsin” . Daha once yazmistim, bu blog yazma isi de bana aynen oyle geliyor. Cogu zaman bildigim birkac kisi disinda kimsenin okumadigini dusunuyorum. Sonra blogu okumus hatta takip eden birileriyle karsilasinca hem cok sasiriyorum, hem paranoyakligim tutuyor “yahu neler yazmistim, simdi bu neler biliyor benim hakkimda” diye, hem de utaniyorum, ciplak kalivermek gibi geliyor.

Bu arada ben bu yasimda internetin hizina yetisemedigimi hissederken, benim kullandigim herseyi rahatlikla kullanabilen, kullanamasa da ne yapip edip ogrenen annemi alnindan opmek istiyorum. Helal olsun sana be anne! Rol modelimsin, seni seviyorum

>Serabi

> Gectigimiz hafta bir gunlugune bile olsa ekibimi gunluk is ortamindan uzaklastirmak, biraz kafa dagitmak icin Bandung’a goturdum. Bazilari senelerdir tekstilin icinde olmalarina ragmen, ayrintisiyla bir kumas fabrikasi gezmemisti. O yuzden once dokuma kumaslarimizi ureten bir fabrikaya ugradik.

Daha sonra Bandung’da Sundanese mutfagindan birseyler atistirdiktan sonra Tangupan Perahu yanardagina ciktik. Tazecik karadutlar, cilekler aldik, dagin kukurt kokulu serin havasini icimize cektik. Donus yolunda da Serabi (srabi diye okunuyor) adinda bir tatli yedik. Ben bayildim bu serabiye, en cok da toprak kaplarin icinde, komur atesinde pisiyor olmasina. Tadina baktiktan sonra ise fotografini cekmek ancak yarisini mideme indirdikten sonra aklima geldi. Muhallebiyle, krep arasi bir dokusu vardi. Ustundeki hindistan cevizli sos ise damagimda yaptigi butun tropik cagrisimlara ragmen, soguk yagmurlu bir gunde sicak sicak yenmesi gereken bir tatli oldugu izlenimini degistiremedi.

Bu blogu yemek bloguna donusturme niyetim yok ancak bu tatlinin ilginc tarifini paylasmadan duramayacagim. Kapakli, alti yuvarlak minik toprak kabi ve mangali olanlar, mutlaka denesin ve damaginda kalan lezzetle Guneydogu Asya’ya kisa bir yolculuk yapsin.

Malzemeler:
250 gr pirinc unu
150gr az yaslanmis hindistan cevizi rendesi (yani disi yesil olacak)
½ cay kasigi tuz
600ml hindistan cevizi sutu
1-2 macademia findigi

Macademia findiklari yagi cikana dek cok ince rendelenecek, yada ezilecek. Cikan yag toprak kabi yagmalak icin kullanilacak. Alternatif olarak hazir findik yagi da kullanilabilir diye dusunuyorum ama orjinal tarifi yorumlamak denemek isteyenlere kalmis artik.

Hindistan cevizi sosu icin:
1-2 hindistan cevizinden elde edilecek 500ml hindistan cevizi sutu
200 gr hindistan cevizi yada palmiye sekeri
¼ cay kasigi tuz
2 adet pandan yapragi (Uzunlamasina yirtilip, tek bir dugumle baglanacak. Bulamazsaniz sorun degil, benim yedigim sosta bence pandan falan kullanilmamisti. Ama orjinal tarifi deneyecegim diye inat ederseniz Asya urunleri satan yerlerde bulunabilir belki)

– Pirinc unu, rendelenmis hindistan cevizi ve tuz karisimina hindistan cevizi sutunu azar azar dokerek homojen bir karisim elde edene dek ciplak elinizle karistirin. Daha sonra karisimi avuc icinizle, hafif ve yumusak olana dek, 10-15 dakika dovun. (ne demek oldugundan emin degilim, hayal edebiliyorum ama denemek lazim)
– Toprak kabi iyice kizana dek komur atesinde isitin. Ezilmis findiklari ince bir tulbente koyup sikin ve cikan yagla toprak kabi yaglayin.
– 3-4 yemek kasigi kadar karisimi toprak kaba dokun ve yuzeyde baloncuklar gorene dek kapagi acik pisirin. Daha sonra kapagini kapatin ve alt yuzeyi iyice pisip acik kahverengi bir renk alana dek pisirin.
– Pisen serabiyi kaptan alip hindistan cevizi sosuyla sicak sicak servis yapin.

Hindistan cevizi sosu:
Hindistan cevizi sutu, seker, tuz ve pandan yapraklarini orta ateste surekli karistirarak pisirin. Kaynama noktasina geldiginde atesten alin ve ilinmasini bekleyin. Pandan yapraklarini alip tatliyla servis yapin.


Not: Bizim yedigimiz yerde krepi arasina muz dilimleri koyarak pisirip, cikolata sosuyla da servis yapiyorlardi. Ben orjinal olanini denedim ama eminim muzlu cikolatali versiyonu da harikadir.

>Pembe bir gun

>Pespembe, bol balonlu, kurdeleli, kartondan satolu bir partiydi. Prensesler az yedi, cok suslendi, cokca oynadi. Hepsi de cok sekerdi. Numunelik tek erkek Arda’yi ise babasiyla birlikte evden gonderme planimiz, Arda onca parti hazirligini gorup de evden cikmayi reddedince suya dustu. Neyse ki kankasi Tanem’le birlikte prenseslere fazla takilmadan kendi kendilerine oynadilar.

Yanimizda, kalbimizde olan tum arkadaslarimiza ve ailemize cok tesekkur eder, sevgilerimizi gondeririz.

>6 !

>Bugun tatli bebegim, minik Lara’min 6’inci dogum gunu. Aslinda duygusal bir yazi yazasim var ama bu alti rakami beni oyle bir carpti ki, soku atlatamadigim icin duygusallasamiyorum. Bebegim artik 6, bebek degil, artik cocuk. O artik dislerinin dusmesini heyecanla bekleyen, dis basina alacagi parayi ve bu parayla satin alabilecegi patlamis misirlarin hesabini yapabilen, bir bakista insanin halinden anlayabilen, empati kurabilen, karsina gecip anlamli sohbetler edebilen, “anne bana su mevlevilerin neden dondugunu anlatsana bir gun” diyen, Pazar gunu sabahin 5’inde uyanip da annesini uyandirmaya kiyamayan, acikan karnini kendisi doyurabilen, kendi kendine yeten bir insan. Daha gecen gun kafasini tutamiyordu, emerken memeyle konusup duruyordu, kocaman gozlerini acip kafasini sallayarak “ac” diyordu herseye, ne zaman koca cocuk oldu anlamadim.

Ben bu soku kac yilda bir yasarim bilmiyorum ama 6 feci carpti. Bugun okulda kutlama var, asil parti Cumartesi gunu. Ben kendime ne zaman gelirim bilmem artik.. 6 ha? Vay be..!

>Jakarta’da Lale Devri

>Bir suredir vur patlasin cal oynasin seklindeyiz. Fasillar, dansozler, halk oyunlari, tezgah altindan cikip masaya gelen ozel izgara etler, rakilar, bol kopuklu Turk kahveleri ve bol sohbet…

Her sene 29.Ekim yaklastiginda Jakarta’da Turk yemekleri ve kulturu festivali olurdu aslinda. Ancak bu seneye dek, sanirim THY destegi olmadigindan oldukca yavan gecmekteydi. Bu sene ise dolu dolu, harika bir festival yasamaktayiz. THY ve Shangri La Oteli sagolsunlar, dunyanin taaa bu ucunda bizlere 10 gunlugune Lale Devri saltanatini yasatiyorlar. Sefler, fasil ekibi, folklor ekibi, kahve yapan yasli amca, hepsi birbirinden harika. Ama benim gozdem Maras dondurmacisi. Acilis gecesinde koskoca diplomatlari, burokratlari maymuna cevirdi, cocuk gibi oynatti. Turkiye’den getirdigi mis gibi Maras dondurmasi ise goren ve tadan herkesi hayrete dusurdu. Etrafindaki cocuklardan ozenip dondurma isteyen ancak simdiye dek yedigi hic gorulmemis olan Arda bile, ilk defa bir kulah dondurmayi yaladi yuttu. Genlerine islemis cocugun, oyle Baskin Robbins falan kesmiyor, halisinden Maras dondurmasi istiyormus da biz bilememisiz. Dun aksama kadar Arda’nin dondurma sevmedigini saniyordum halbuki.

Iki haftadir zirt pirt gidince, Turkiye’den gelen ekiple de samimiyet ilerledi tabii ki. Seflerle raki kadehleri tokusturmalar, seflerin zulalarindan cikarip ozel kizarttiklari etlerle donatilan sofralar, fasil ekibini alip eve goturup alem yapmalar falan. Turkiye’de yasarken bu kadar damardan Turk eglencelerimiz olmamisti dogrusu… Sonumuz iyi degil, 5 Kasim’da ekip Turkiye’ye donunce sudan cikmis baliga donecegiz, onumuzdeki seneyi iple cekmeye baslayacagiz bu gidisle. Ama olsun, onu o zaman dusunuruz, simdilik dolce vita !

Ve huzurlarinizda yeni aksiyon filmimiz “Lara vs Maras Dondurmacisi” ta taaaa. Fondaki muzik de vurmali calgilar grubunun canli performansi oldugu icin oldugu gibi biraktim.

http://www.dailymotion.com/video/xfd78w_lara-vs-maras-dondurmacisi_people