>İçinden müzik ve kaka geçen yazı

>Çok garip bir gece geçirdik ailece geçen akşam. Bizimkiler hala gündüz uykusu uyuyorlar. Ancak geçen gün okul çıkışı Lara’nın arkadaşı geldiği için düzenleri şaşmış, öğle uykusuna çok geç yatmışlar. Aslında böyle durumlarda hiç uyutmuyoruz ama öyle kudurdular ki demek, dayanamayıp uyuyakalmışlar. Lara fazla uyumadığını iddia etse de, biz 8 gibi eve geldiğimizde ‘aaa, ne güzel bu gece geç gelmedin’ diyebildiğine göre, biz gelmeden hemen önce uyanmıştı diye düşünüyorum. Arda ise hala uyumaktaydı. Mıncıklayıp uyandırmaya çalıştım ama oralı bile olmayınca bütün gece uyuyacağını düşünerek yatağına yatırdım.

Lara’yla kız kıza harika bir gece geçirdik. Okullarında her dönem düzenlenen yetenek şovuna katılmak istiyor diye geceyi bu işe ayırdık. Hangi şarkıyı söyleyecek diye araştırma yaptık önce. Marry Poppins ve Abba’nın bütün şarkılarını dinledik. Alakasız ama çocuk bunları seviyor ne yapayım. Sonunda Mamma Mia’ya karar verdi. Daha sonra kostüm tasarlamaya başladık. Ben klasik moda çizimi kadını yapınca kızdı bana ‘anneeee, ben büyük değilim ki, neden küçük kız çizmedin?’ diye. Ben küçük kız çizmeyi beceremeyince sabırla öğretti. Bir sürü kostüm alternatifi çizdik, sonunda tek omuzlu mini elbise ve uzun beyaz çizmelerde karar kıldı.

Yatma vaktini çoktan geçmişti ki, benim çok uykum gelince uyumaya razı oldu. O kadar yoğun bir paylaşım yaşadıktan sonra gece de benimle yatmak istedi. Babadan özel izin aldık ve Lara’nın deyimiyle ‘kız kıza pijama partisi’ yaptık. Şova kendini öyle kaptırmıştı ki, uyumak bilmedi. Şov ve kostüm konusunu zar zor kapattıktan sonra,bir süre de kiminle evleneceği ve düğününde Harvey Nichols’da görüp bana gösterdiği elbiseyi hangi ayakkabıyla giyeceği konusunda konuştu ve saat 11:30 gibi uykuya daldık. Yoğun ve yorucu bir hafta geçirdiğim için hemen derin bir uykuya daldım.

Sonra gece bir ara beni dürten minik bir elin ısrarlı dokunuşuyla uyandım. Baktım, Arda, ‘gel yat’ deyip onu da Lara’yla benim ortama yatırdım. Ama adam uykusunu almış, enerjisini toplayıp gelmiş, rahat durur mu hiç? ‘Çabuk uyu bakayım’ diye çıkışınca çekti gitti babasının yanına. Ben o kadar yorgundum ki, cidden kendimi yataktan kaldıracak gücüm yoktu. Sonra bir ara Tunç’un başıma geldiğini ve ‘Arda yemek istiyor, ne yapayım?’ dediğini hatırlıyorum. Sonra uykumun arasında derinden ‘Selen, Arda kaka yaptı’, ‘Selen! Kaka yere düştü’ diye çaresiz seslenmeler duydum sanki. Bir süre sonra bu seslenmeler su seslerine karışıp kayboldu. Bayağı bir uyuyup, Lara’nın üstünü örttüğümde ise Arda’nın sesini duydum gibi geldi ama ihtimal vermedim gerçek olduğuna. Nitekim kısa bir süre sonra sabah ezanı okundu, o saate kadar ayakta dikilmiş olamazdı ne de olsa.

Ancak sabah olup da Tunç’un yüzünden düşen bin parçayı görünce akşam yaşananlar bir anda hızlı çekim gözümün önüne geldi tabii ki. Buradan kocama sesleniyorum: Sevgilim, boşver, bir geceyi uykusuz geçirdin ama büyüyünce ‘ulen ben gecenin köründe senin bokunu yerlerden temizledim’ söylemini geçerli kılacak bir tecrübe yaşamış oldun. İlerde işimize yarabilir, unutmayalım diye buraya yazıyorum bak. Bana da teşekkür edeceksin, kalkıp senin olayını bozmadım diye. Bütün babaları bu vesile ile kaka temizleme olayında aktif rol almaya çağırıyorum, HAYDİ BABALAR KAKA TEMİZLEMEYE!

NOT: Bu arada çiş ve kaka konulu çok fazla yazı birikmeye başladı. Arda veleti tuvalet olayını tez vakitte çözmezse, benim buraya ‘Kaka’ diye bir kategori açmam gerekecek sanırım.

>Ok yaydan ne zaman çıkacak?

>Papua’daki altın madenleri dünyanın en zenginleri arasında yer alıyor. Petrol, elmas ve diğer bütün değerli madenlerin kaynaklarında olduğu gibi, burada da asırlardır huzur ve barış nedir bilmeden yaşayan insanlar var. İlişkiler hep gergin, yerli kabileler üzerinde oynanan oyunlar her zamanki bayat ama etkili kaos oyunları. Gazetede bugün gördüğüm haber ve fotoğraf, senaryonun bayatlığına rağmen çok ilginç geldi ve burada kayıt altında almaya değer buldum.

Papua’nın Mimika bölgesinde iki kabile, bir tecavüz davası yüzünden savaşmaya başlamış. Ancak bu savaş, günümüzün silah teknojolisinden çok uzak bir teknikle, mızrak, ok ve yayla yapılıyor. Kabileler birbirlerine ok,yay ve mızrakla saldırıyor. Günlerdir süren çatışmaların bilançosu 70 küsur yaralı ve sadece (maalesef) bir ölü.

Bu ilginç savaş benim kafamı çok karıştırdı açıkçası. Öncelikle ilk aklıma gelen seneler önce, sokaklarında bellerinden kocaman hançer ve kılıçlar sarkan adamların gezdiği Port Sudan’da bize anlatılan kabile savaşını anımsattı. İki kabile toprak kavgası yüzünden birbirine düşmüştü. Hakkını mahkemede aramaya çalışan ve davayı kaybeden kabilenin üyeleri, mahkeme çıkışında diğer kabilenin reisinin boğazını kesmişti. Bu kez ortalık öyle bir karışmıştı ki, geceleri sokağa çıkma yasağı ilan edilmişti. Biz de o sokaklarda dolaştık ya, çocuksuz insan cesareti işte. Şimdi olsa gitmem bile. İşte bu kabile savaşı bana bunu anımsattı. Ancak ondan çok daha masum geldi, ve hatta kullanılan silahlarda bu insanların onurunu, masumiyetlerini, saflıklarını, geleneklerine bağlılıklarını gördüm sanki.

Henüz büyük güçlerin ilgi alanına girmemiş bu bölge demek ki, yoksa makineliler çoktan tutturuldu kabile üyesi çocukların ellerine. Umarım buralar en kısa zamanda huzura kavuşur ve sahip oldukları doğal zenginliklerden bölge halkı faydalanabilir. Dünya üzerinde akan tüm kanların en kısa zamada durmasını, kanayan tüm yaraların en kısa zamanda sarılmasını diliyorum bir kez daha yürekten.

>preparation to realize a dream

>Living in the tropics has been my dream since high school days. Sunshine has always filled me with positive energy and I literally used to hate winters in Turkey when I was a child. We used to have long, cold, fierce winters in Istanbul, before the seasons got mixed up. I remember roads getting blocked by snow for days, my mom having to bake our own bread and spending days without any shower because of frozen water pipes. The only good part was the unexpected school holidays and playing out in the snow, but even then, I never liked my toes getting numb from cold and the thousands of layers of clothes I had to wear to keep warm.

My collage days have passed watching the cloudy sky from the windows of dark, huge, cold classrooms, the deep voice of the lecturer fading slowly in my brain and me dreaming to be in a beach party on a tropic island. I was sure that I would worship the sun if I was a pagan as for me; sun was the source of vital energy. I would dream of having 12 month long summers, sandy beaches by the blue sea and an easy, peaceful life on an island. Every cold night that I went to bed with my socks on, I would wish I would wake up on a hammock by the beach next morning and I would want that with all my heart.

Of course, none of that happened and I had to graduate from university after going through four long winters in Istanbul. When I became a working young woman, I somehow managed to put those thoughts away in a locked section of my heart. Then, three things happened that changed the course of my life.

The first one was that I started working in adidas after spending several miserable years in factory floors. It happened so smoothly and easily that I didn’t even realize what kind of opportunities were about to open up for me. I used to enjoy working in a factory because I was learning tons of interesting stuff. After all, I was a typical engineer, as I still am, and I loved being in the middle of production, where everything happened. However, the working conditions were tough. I was trapped in long working hours and a never ending stress to keep deliveries. I knew I had to change my life when I realized I had no friends left and the only dreams I was having were nightmares of late shipments in a factory setting. When I saw the adidas ad in the newspaper, I just sent my CV without giving it much thought. It was probably the first or second job I had applied after deciding to change my job. The only reason I wanted
to work there was that I didn’t want to work in a factory any more. The interview was so funnny. I was interviewed by a Senior Merchandiser named Ebru, and it was everything but a job interview. We had found out that we had graduated from the same university and even spent a few years in the same high school. We had lots of common friends. She had also spent a few years working in factories, so she knew exactly why I was there. She told me all about the life in a liaison office, how boring it was compared to working in a factory, but how fun it was leaving a lot of time for a life outside work and providing opportunities to meet new people. It sounded fun; it was exactly what I wanted. I was sitting in a desk right in front of Ebru four weeks later. I didn’t know that this company would provide me the opportunity to live my dream then, but it was still pleasant to be there.

Ebru was involved in the second important thing that happened to me as well. She was right, now I did have a lot of time to do things other than working. But I didn’t really know what to do. Hanging out with people and going to concerts and clubs was fun, but there had to be something more meaningful than that. Ebru filled the gap very quickly, she found a diving club to learn scuba diving. So we did learn scuba diving and I found myself in a whole new world to discover. I felt exactly like Sullivan’s avatar in Pandora. I just loved to be under the water and I was amazed by the life and colours down there. Finding tiny creatures hiding in the reef, getting to know the behavior patterns of the animals gave me a happiness that’s hard to describe. I had found my passion, the thing that I was born to do.

The third important event was actually a big failure or an unfortunate occurrence that led me to the best thing ever happened to me. I wanted to have more adventures, a different life experience and more independence. I had a job offer from the headquarters in Germany, I had several successful interviews and I had even signed a two year contract. The company applied for my working visa and I wasn’t getting any news from them for weeks. I had started getting worried already but they were confident that everything would be sorted out. My boss had found a person to replace me and I had already started handing my job to other colleagues. In the end, nothing was sorted out, the company managed to get a working visa for one year only. They could probably extend it, but I had no faith anymore and I felt that I shouldn’t be taking that risk. I didn’t go anywhere. I was upset, very upset. I wanted to have a
different life and I couldn’t do it. I was so upset that all I wanted to do was to give up everything I had and be a dive instructor in Malvides. I wanted this really bad, so with some encouragement from my mom, I was attending the PADI Instructor Development Course in October 2001. There were four students in the course including a cute guy that owned a dive center and I had no idea that he was my soul mate. This cute guy was going to be the love of my life, my husband, my best friend and the father of my children later.

>Borazan

>Tatil yazılarına devam etmeden önce, daha önce hiçbir yerde görmediğim bir kutlama aksesuarından bahsetmek istiyorum:

Bunlar kağıttan yapılan, daha sonra rengarenk bantlarla süslenen müzik aleti şeklinde borazanlar. Ağız kısımlarına birer düdük yerleştirilmiş bildiğimiz borazan işte. Yapanların, tasarlayanların yaratıcılığı ise şapka çıkarılacak cinsten, neler var neler. Boy boy saksafonlar, obualar, trompetler, zurnalar, gitarlar, yılanlar, ejderhalar… İnanılmaz güzeller.


Geçen sene bir kaç tane almıştık, bu sene biraz daha aldık. Yılbaşında yemek sırasında sağa sola koydum, çok hoş ve renkli birer dekor oldular. Saat 12’ye yaklaştığında ise herkesin elinde bunlardan bir tane vardı. Bizim gürültümüz komşu evlerden ve sokaklardan gelen borazan seslerine karıştı, hatta bir ara komşulardan biriyle karşılıklı atıştık. Çoluk çocuk mutlu etti biz bunlar yılbaşında.

Şimdi de kalk borusu, yemek borusu, kavga ayırma borusu şeklinde işe yarıyor. Yılbaşı sonrası rehaveti üzerinden atamamış blogculara çalıyorum şimdi düüt dürü düüüt düüüüt, uyanın hareketlenin bakayim.

>En sulu yilbasi kutlamasi

>2009’a bizbize girmistik, sessiz, komsu evlerdeki eglenceleri ve havai fisekleri icimiz hafiften burularak dinleyerek ve izleyerek. 2010’a girisimiz ise tam tersi oldu, dolu dolu, arkadaslarimizla birlikte, eglenceli, gurultulu, hafif, huzurlu. Uzun zamandir ilk defa uykum gelmeden, yorgunluktan bitkin dusmeden, dakikalari saymadan saati 12 ettim.


Yilbasi kutlamasi icin kararlastirdigim seylerin cogunu yaptim, tabii ki bazi degisikliklerle. Mesela Ozbek pilavindan vazgectim, cocuklar yemez falan diye. Onun yerine safranli pilav yapip, bademle susledim. Ortaya da kuzu bacagini oturtunca yeterince ozel oldu. Meze isine humus disinda hic karismadim, Yasemin ve Oykum birbirinden lezzetli mezelerle sofrayi donattilar.


Tatlida cikolata fonduden vazgecip, Tunc’un spesiyali waffle olayina girdik. Iyi ki de oyle yapmisiz, cok eglenceli oldu. Bir gece onceden tamamen goz karariyla, tadina falan bakarak gayet iptidai bir sekilde hamurunu hazirlayan kocam, benim yemek yapmaya dair tum teorik bilgilerimi altust ederek, harika lezzette waffle’lar yapti bize (DYYYSOKKO adina bir dakikalik protesto durusunda bulundum tabii ki). Mis gibi kokular eve yayildikca bastan cikip siraya girdik. Sonra da bilimum kalorili seylerle uzerini doldurup mideye indirdik.


Yemekten sonra butun cocuklarla Hazine Avi oyunu oynadik, tabii ki annelerin yardimiyla. Kestane bulamadim, lebkuchen yapamadim, tombala falan gibi oyunlar oynamaya ise firsat ve gerek kalmadi. Cunku dedigim gibi zaten cok eglenceli vakit gecirdigimiz icin 12’yi beklerken kendimizi oyalayacak seylere ihtiyac duymadik.

Saat 12’ye yaklasirken balonlari havuza attim ve havuzun cevresini cocuklarla boyadigimiz mumluklarla susledim. Ne hostur ki, hickimse mirin kirin etmedi, pasa pasa mayosunu giydi geldi. Havuza atlamak icin 12’yi bekleyemedik, cevre evlerden yogun bir sekilde havai fisekler atilmaya baslaninca, biz da gaza gelip atladik havuza. Borazanlarimizi da yanimiza alip, islak ve gurultulu bir sekilde 2010’a girdik. Cocuklar da buyuklerde cok eglendi.

Cocuklar usumeye baslayinca zar zor havuzdan ciktik. Sonra da havai fisekleri atesledik birer birer. Atilan onca fisegin sopalari nereye dusuyor merak ettik hepimiz, kafamiza dusmedigine icten ice sevindik. Mutlu, hafif, ferah, cok ama cok guzel bir yilbasi kutlamasiydi. 2010’un her gununun agzimizda ayni lezzeti birakmasini diliyorum.


2010’a kendime yeni bir is yaratarak basliyorum, Ingilizce bir blogla. “Neyi dusunerek yaptim, az mi is var di basimda, sanki Turkce’sine tam yetisebiliyormusum gibi..vidi vidi” falan turu dusunceleri kendimden uzak tutuyorum. Bunun dogru hareket oldugunu, simdinin dogru zaman oldugunu hissediyorum ve her zamanki gibi gozlerimi kapatip atliyorum. Haydi hayirlisi.

NOT: Kirmizi don giymeyenler, giyemeyenler uzulmesin, cunku neydi?….
2010 Chinese New Year tarihi 14.Subat, takvimlerinizi isaretleyin, kirmizi donlarinizi hazirlamaya baslayin. Sevgililer gunune denk geliyor, unutmazsiniz.

>Birth of a new blog

>

I’d never thought I would be a blogger and I’d love it. Even when I became an enthusiastic blogger, I’d never thought I’d blog in English. I’ve always felt I could express myself much better in my mother language which is Turkish. It is still a very valid fact, but there are two reasons that I decided to start blogging in English. One is that I really enjoy helping people that are new to Jakarta and meeting other fellow bloggers. The other reason is that I have quite a number of family and friends that do not speak Turkish, and I’d like to share my blog with them as well. So here I am, taking the courage to write in English despite all my typos and mistakes.

This blog is completely personal and reflects my own opinion and experiences of our life in Jakarta. It’s more of a diary, a collection of memories. Our family has been living in Jakarta since April 2008. We love living in Indonesia and we have a deep respect to the Indonesians. In my posts, I write about my experiences in Jakarta as a working mother of two.

This blog may or may not be a complete duplicate of the Turkish one. As I know that some of the posts will not make sense or will not give the same feeling when they’re written in English. Anyway, I’m starting the New Year with a new challenge; a brand new blog in English and I’ll do my best to keep it updated as much as possible.

Happy New Year to everyone!

>Hoşgeldin 2010

>

Gule gule 2009. Seninle hesaplasma yapmayacagim, zaman ve takvim surekli dongude olan yasama yapistirilmis suni kavramlar ne de olsa. Ne birseylerin sonu olacak bu aksam, ne de baslangici. Akis devam edecek ve bu gercek bana kendimi cok iyi hissettirecek yine. Kalbimdeki huzur ve sevginin herkese yayilmasini dileyecegim sadece, geceyarisi sevgililerimi kucaklarken gozlerimi kapatacagim ve heryeri beyaz isiklarin doldurdugunu, yanimizda olmayan butun sevdiklerimizle elele tutusugumuzu hayal edecegim. Herkese sevgi, saglik ve huzur dolu bir yil, cok eglenceli ve mutlu bir yeni yil kutlamasi dilerim.

>Manado’ya yolculuk

>Uzun zamandir basbasa olabilecegimiz, Tunc’un calismayacagi ve tamamen bizimle olabilecegi bir seyahate cikamamistik. O yuzden, bu tatili ailece aylardir dort gozle bekliyorduk. Belki de tam tatil gibi tatil oldugu icin benim kafamda, oyle hafif bir ruh haliyle hazirlandim ki. Ilk kez liste yapmadan doldurdum bavula elime gelenleri. Mayo, gunes gozlugu, terlik, gunes kremi olsun yeterdi ne de olsa. Gerci kazin ayaginin oyle olmadigi sonradan ortaya cikti ya, neyse, ders oldu bana.

Once Jakarta’dan Guney Sulawesi’deki Makasar’a uctuk. Makasar havalimaninin Jakarta havalimanindan bin kat daha modern, temiz ve guzel olmasina icten ice sinir oldugumu itiraf etmeliyim. Sukarno Hatta havalimanindaki rant ve cikarlar o kadar buyuk ki demek, guvenlik kamerali, duzgun sistemli bir havalimani yapmak kimsenin isine gelmiyor diye dusunduk dogal olarak. Ayri yazi konusu bu Sukarno Hatta Havalimani ya, yasadigim ulkeyi kotulemekten hic hoslanmadigim icin girmiyorum o konulara *.

Makasar’dan ikinci bir ucusla Manado’ya indik. Sabah erkenden evden cikip, oglene burada olmak bana kendimi cok iyi hissettirdi. Dalis noktalarina, Turkiye’den bir koca gunu yolda gecirerek, saat farkindan ve yorgunluktan sersemlemis bir sekilde varmaya alistigimizdan, bu kisa yolculuk bile beni mutlu etmeye yetti tatilin daha en basinda. Manado’dan yaklasik 1 saatlik bir araba yolculugu sonunda otelimize vardik. Aslinda bu yolculuk bence yarim saat surebilirdi ama minicik Manado’da oyle bir trafik var di ki, adim adim ilerleyerek gecebildik bazi yollardan. Ilginc degil mi? Zaten minicik sehir, yap yollari biraz buyuk, insanlar rahat gitsin gidecegi yere.. Neyse gene girmiyorum buralara, bakiniz *

Tatilimizin ilk 4 gununu Bunaken tarafinda (sol taraftaki noktada), kalanini da Lembeh Bogazinda (sag taraftaki noktada) gecirecek sekilde ayarlamisti Tunc. Bunaken’de buyuk baliklari, mercanlari gorecek, Lembeh’te de gozle gorunmeyen kamuflaj ustasi minik yaratiklarin pesine dusecektik. Bu plan dogrultusunda ilk duragimiz Manado’da, Bunaken’in tam karsisindaki Santika Hotel oldu.

Otelimiz yesilin daglardan denize aktigi koylardan birinde, ormanin ortasina kuruluvermisti. Odalara yerlesip, bavullar bosalirken yanima almayi unuttugum bir suru eksik cikti ortaya. Cocuklarin kolluklari, kova ve kurekleri, oda icin sivrisinek kovucu aletler, kulak damlasi, dalis icin isaret cubugu…. Liste yapmaz misin, al bakalim. Neyse ki, Tunc, Manado’da bir alisveris merkezi oldugunu, otelin buraya her gun servisi oldugunu soylerek beni rahatlatti. Gerci itiraf ediyorum, cok da umurumda degildi bu eksikler. Nasilsa odalari ilaclayip sivrisinekten arindirabilirdik, spreyi almayi unutmamistim. Kolluk da olsa guzeldi tabii ama zaten biz baslarinda olmadan cocuklari suya sokmaya hic niyetim yoktu. Kulaklarin ise her dalis gezisinde ariza vermesine alistik ne de olsa, donunce gene antibiyotigi dayardik, ne yapalim yani. Isaret cubugu dalis merkezinde satiliyordu, alirdik bir tane daha, iki tane olurdu, bir Tunc’a, bir bana, ne guzel iste. Benim en cok takildigim, cocuklarin kova kurekleriydi. Santika’da kumsal yoktu ama buradan sonra gidecegimiz otelde cocuklarin oynayabilecegi bir kumsal vardi. O yuzden benim onceligim cocuklara kumda keyifle oynayabilecekleri objeler bulmakti oraya gitmeden once. Yogurt kutusu, kavanoz kapagi bile olsa, birseyler ayarlanmaliydi mutlaka.


Manado, Kuzey Sulawesi’nin baskenti, yaklasik 400 bin nufuslu bir sehir. Halkin buyuk cogunlugu Hristiyan oldugundan heryer, Lara’nin prenses satosu diye tanimladigi, minik, sevimli, gercekten de masallardan cikmis gibi gorunen kiliselerle dolu. Sehrin merkezi kalabalik, dar caddeli ve bence cok sevimsiz olsa da merkezden uzaklastikca yagmur ormanlarinin iyice hayatin icine girdigi, sokaklarinda inek arabalarinin gezdigi, evlerin onca yesillige ragmen saksi saksi ciceklerle suslendigi, sokaklarin cop dolu olmadigi, agaclarin arasindan kiliselerin pembe ve beyaz sivri catilarinin gorundugu sirin bir sehir Manado.

Kuzey Sulawesi, uc buyuk su kutlesinin, Pasifik Okyanusunun, Sulawesi Denizinin ve Hint Okyanusunun birlestigi bir noktada oldugu icin sualti yasantisi acisindan cok hareketli bir nokta. Sadece Bunaken Milli Parkinda 58 farkli mercan turu ve yaklasik 2000 balik turu tespit edilmis. Bu sayilar Bangka ve Lembeh bolgeleriyle birlikte cok daha yukseliyor. Bu buyuk su kutlelerinin bir araya gelmesi guclu akintilari da beraberinde getiriyor. Burada hayatimda ilk kez asagi ve yukari akintilarla karsilastim. Allahtan kulaklarim hassas da, en kucuk basinc degisikliklerini algilayarak seviyemi koruyabildim. Aslinda baliklarin yuzdugu yone gore bu akintilar, icine girmeden once gozlemlenip BC indirilerek yada sisirilerek onlem alinabilir, ideali de budur. Ancak bazi dalislarimizda yatay akinti oyle hizli surukledi ki bizi, baliklari gorup tepki verene kadar kendimizi dikey aktintilarin icinde buluverdik.

Akintilarin gucunun ve mercan yogunlugunun sonucu da bu oldu:


Tunc’a poz verirken asagi in, yukari cik, ayaklarini soyle tut, buraya bak, falan turunden bir suru talebi olur. Ancak burada akintilar oyle gucluydu ve etraf o kadar yogun mercanlarla doluydu ki, hareket ozgurlugumun olmamasindan ve Tunc’un taleplerinden bunalinca ortaya bu poz cikti. Birazcik model kaprisi yapmak da hakkim ama, degil mi? Hep sanatci kaprisi mi cekecegiz canim?
Bunaken dalislari ve fotograflari yarin.

>Nerden baslasam ?

>Dun evimize donduk. Oyle guzel bir tatildi ki anlatmaya nereden baslasam bilemiyorum. Su anda hepimizin ustunde hala sarhoslugu var, ruyada gibiyiz. Hala tirnaklarimin icinde ne kadar fircalasam cikaramadigim incecik volkanik kum tanecikleri, parmagimin kenarinda minik bir mercan cizigi, hergun ucer saat palet vurmaktan agriyan bacaklar, gunesten acilmis sac telleri, cantamin on gozunde deniz kabuklari var… Bunlar hep yerlerinde kalsalar, kendimi hep boyle iyi hisseder miyim acaba?