Tumden gelim, tume varim

Lara:      Anne, bu paralari baskiyla mi yapiyorlar?

Selen:   evet

Lara:      o zaman neden herkes kendi parasini basmiyor ?

Selen:   ??

 

Tunc:     Bu koltuk islak! Bu ne, cis mi, su mu?

Arda:     su

Tunc:     emin misin Arda’cim ?

Arda:     evet, su buradan giriyor, buradan cikiyor. (agzindan girip, asagidan ciktigini gosteriyor)Cis su, degil mi ? (bana sorup dogrulatmaya calisiyor bir de!)

 

Giysiler ve Yilbasi Hediyelerine Detox !

Her yerimiz zehirle cevrili. Yediklerimiz konusunda cogumuz hassasiz ama giydiklerimiz hakkinda ne biliyoruz? Bazi markalara guveniyoruz, onlar ne yaparsa dogru yapar diyoruz, bazilarini ise ucuz fiyati yuzunden tercih ediyoruz. Herseyin bir bedeli var, ucuz etin yahnisi gercekten de tatsiz. Ancak pahali olanlarin da garantisi var mi?  En buyuk organiminizi, derimizi kapliyoruz bu giysilerle. Peki kumaslar derimizden vucudumuza neler salgiliyor diye hic dusunuyor muyuz?

Gectigimiz sene, unlu bir spor markasi urettigi alli, pullu, harika gorunuslu cocuk t-shirtunun yaninda hediye olarak bir sac tokasi verdi. Paketin icinden cikan bu sac tokasinda metal bir parca vardi. Onca teste, onca baglayici resmi anlasmaya ragmen ya bu minik metal parcayi test etmeyi unutmuslar, yada numune asamasinda guvenli bir madde kullanan aksesuar imalatcisi, seri uretimde kaliteyi degistirmisti. Sonuc olarak dunyanin bir ucunda uretilen bu t-shirt Ingiltere’ye gonderildi. Bir anne, minik kizina cok yakisacagini dusunerek bu urunu satin aldi. Icinden cikan sac tokasina cok sevindiler ama anne minik kizin tokayi agzina atabilecegini dusunmeden ortalikta birakti. Minik kiz, merakla tokayi agzina atti, ve yuttu. O kucucuk metal parcasinin icinde o kadar yuksek oranda kursun vardi ki, minik kiz kurtarilamadi, kursun zehirlenmesinden hayatini yitirdi.

Dunya ekonomisinin bir turlu pacasini kurtaramadigi krizlerin sorumlusu olarak pek cok kisi “corporate greed” yani “kurumsal acgozluluk”u gostermekte. Ben bundan emin degilim, kurumsal acgozluluk tuketicinin acgozlulugunden besleniyor. Birseyler degisecekse, bunu yapabilecek tek gucun tuketici oldugunu dusunuyorum. Tuketici daha ucuzunu, daha hizlisini, daha guzelini talep etmekten vazgecmedigi surece kurumsal acgozlulugun buyuymesi engellenemez. Bu acgozlulugun, yada piyasa zorunlulugunun sonucu olarak buyuk, kucuk butun markalar ucuz isgucu pesinde kosuyor. Cin’i bitirdiler, gelisti, biraz palazlandi ya Cin bile pahali geliyor artik. Asya’nin daha az gelismis yerlerine goz diktiler. Laos, Kambocya gibi ulkeler asiri dusuk asgari ucretleriyle tekstil devlerinin gozdesi haline gelmek uzere. Altyapisi olmayan bu yerlerde endustriyel gelisim ne kadar saglikli oluyor?

Haziran ayinin ortasindan beri Kambocya’daki fabrikalarda toplu bayilma vakalari gorulup duruyor. Yuzlerce isci bir anda fenalasip, birbiri ardina bayiliyor. Haziran’da 101 kisi, Temmuz’da 300 kisi, Agustos’ta 284 kisi, Ekim’de 200 kisi hastaneye kaldiriliyor. Vakalar farkli fabrikalarda, ama sebepler ve sonuclar benzer. Birinde kumaslarin bocekler tarafindan yenmesini onleyemeyen fabrika yonetimi,  butun fabrikayi ilacliyor. Ertesi gun isciler fenalasip, bayiliyor, nasil bir kimyasal kullandilarsa artik. Digerlerinde fabrikanin ic mekan isisi cok yuksek, kullanilan kimyasallar agir, havalandirma yok, oturarak calisan iscilerin sandalyelerinde sirtlarini dayayabilecekleri bir yer bile yok, calisma saatleri yasal limitlerden cok daha uzun, yeteri kadar sivi ve gida alimi da saglanmayinca isciler dayanamiyor.

Greenpeace elini tekstile uretimine de atti neyse ki. Isin icinde olanlar bilir, tekstil urunleri icin zararli kimyasallarin limitleri vardir. Yani belli bir oranin ustunde olmamasi sarti vardir. Ancak Greenpeace’in hakli savi suydu: ne kadar dusuk olursa olsun, herhangi bir alt limit olmasi, bu zararli kimyasalin uretim hattinin bir yerinde var olmasina izin vermek anlamina geliyor. Bu kimyasal, son urunde cok az bulunabilir, ve kullaniciya zarar vermeyebilir ancak uretimde, buna yogun olarak maruz kalan bir isciye cok ciddi zarar verebilir. O zaman zararli kimyasallar icin alt limit falan olmasin, bunlarin herhangi bir tekstil urununde olmasi tamamen yasak olsun. Bu harekete pek cok ulke ve pek cok buyuk marka destek verdi. Bu kimyasallari bir anda uretimden cikarmak cok zor oldugu icin, 2015 senesine dek tamamen kurtulma sozu verdiler. Bu hareketin adi The Detox, ve Greenpeace’in web sitesinden gelismeleri takip etmesinizi tavsiye ederim: http://www.greenpeace.org/international/en/campaigns/toxics/water/detox/

Tuketiciler bilinclenmedikce bazi seyler ne yazik ki degismeyecek. Organik diye gonul rahatligiyla aldiginiz bir urunun, ustundeki baski yuzunden ne tur kimyasallar icerebilecegini de dusunun. Eve geldikten sonra hemen copu boylayacak etiketleri, plastik torbayi, karton etiketleri de unutmamali. Basit bir t-shirtun, ipliginin Cin’de uretildigini, bu ipligin Vietnam’da kumas haline gelidigini, oradan Kambocya’ya gonderildigini dusunun, karbon ayakizini kabaca hesaplayin. Bir de Endonezya’dan gelen kolileri, HongKong’dan gelen etiketleri dusunun. Uretimin her asamasinda ona dokunan binlerce huzunlu hayat hikayesini, belki ugrunda bayilan, gecesini hastanede geciren iscileri.

Bilincli tuketin lutfen, cunku degisimin anahtari bu. Yilbasi, Noel geliyor, yine tuketim cilginligi baslayacak. Herkes gozu donmus bir sekilde birseyler alacak sevdiklerine.  Peki siz ne yapacaksiniz? Cocugunuzu yarim saat mutlu edecek bir kazagi mi, yoksa ona saglikli bir yasam ortami saglamakta payi olacak bir secimi mi tercih edeceksiniz? O kazaga gercekten ihtiyaci var mi diye dusunecek misiniz, yoksa ustundeki Ben10 karakteri yuzunden hemen satin mi alacaksiniz? Elinizde sevgiyle oreceginiz, belki cocugunuzla birlikte susleyeceginiz bir oyuncak yada giyecek yerine, kutudan cikan, hazir cozumleri mi tercih edeceksiniz? Bu sene herkese kendi yaptiginiz hediyeleri vermeye ne dersiniz? Buyrun size bolca fikir:

 – Ev yapimi recel (kavanozlari da cocuklarinizla birlikte susleyin)

– Ev yapimi likorler (yine siselere renkli etiketleri yapip, kurdelerle suslemek ne keyifli olur. Tarif isterseniz, buyrun, burada bolca var: http://bestebonnard.blogspot.com/search/label/lik%C3%B6rler  )

– Ev yapimi susler (etrafi tarcin cubuklariyla suslenmis mumlar, kozalaklari ve kuru yapraklari boyayarak yapilabilecek yilbasi susleri, vs)

– Ev yapimi kurabiyeler, kekler, mis kokulu ekmekler. Elinizin hamura degmesi size de iyi gelecek eminim.

– Kendi yapabileceginiz basit oyuncaklar. Buyrun bir fikir:  http://obsessivelystitching.blogspot.com/2009/01/make-it-for-you.html

-Kenarina yeni yil mesajinizi isleyebileceginiz, kullanmadiginiz havlular.

– Yaprak baskisi defteri , fikir Evren’den, detaylar burada : http://basitbiryasam.blogspot.com/search?updated-max=2011-12-10T15:40:00%2B02:00

– Basit dikis becerisiyle yapilabilecek seyler, mutfak onlugu, mutfak bezi, minik cantalar, Dilek’in harika patchworkleri : http://berceste.blogspot.com/2011/12/suffolk-puff-yo-yo-patchwork-parmaklar.html

– Basit orgu becerisiyle yapilabilecek seyler: atki, banyo kesesi, vs.

– Buyrun size yuz kirk tane daha fikir , eminim cok daha fazlasi vardir internette ve sizlerde …. http://familycrafts.about.com/od/giftstomake/tp/HomeMadeGiftIdeas.htm  http://familyfun.go.com/christmas/last-minute-christmas-gift-ideas-pg-823574/view-all/

bir annenin utopyasi !

Cocuklarin okulunda bu Cuma dress-up gunu, butun ogretmen ve ogrenciler bir unlu kiligina girip gidecekler okula. Cocuklarla kim kim olacak diye konusuyorduk. Arda cok net bir sekilde beyaz pantalon, beyaz gomlek ve beyaz fotr sapkayla Wycleff Jean olmak istedi. Lara bir sure dusunup, Katey Perry ve Shakira arasinda gidip geldikten sonra Youtube’da videolari oldugunu, o yuzden kendisinin de unlu oldugunu, kendi olarak gidecegini acikladi. Gulustuk, biraz daha gaza getirdik, sonra unuttuk gittik. Ertesi gun okuldan gelince konuyu ogretmenine actigini soyledi. Ogretmenine “Ben Cuma gunu kendim olarak gelecegim” demis, ogretmeni de “olmaz, sen unlu biri degilsin ki” diye cevap vermis. Bizimki de “yoo, unluyum, benim youtube’ta videolarim var” demis. Ogretmen Youtube’u acmis ve sinifca Lara’nin konser videolarini seyretmisler. Ogretmeni de “tamam” demis, “sen gercekten unluymussun, kendin olarak gelebilirsin”. Gunun kalaninda herkes Lara’nin yanina oturmak istemis, bizimkinin de havasindan gecilmemistir eminim. Ozguvenine sapka cikariyorum.

Gectigimiz haftalarda Arda’yla 3-4 gunluk bir dis gorunus krizi yasadik. Okula giderken t-shirt ustune gomlek giymek, saclarina jole surmek istedi. Ilk sabah gomlegi begenmedi, sacini begenmedi, “I don’t look awesome” (muhtesem gorunmuyorum) diye agladi hatta. Sonraki gunlerde bir gece onceden kiyafetini kendisine sectirdim, saci icin de jole aldim. Sonra bu kriz kendi kendine bitti. Bir iki gun sonra Lara gelip, “anne, Arda okulda butun gun Emily ile elele dolasip duruyor, yanlarina kimseyi istemiyorlar, hep ikisi oynuyorlar” diye haberleri yetistirdi. Arda’ya “ne diyor oglum Lara? Dogru mu?” diye sorunca “evet dogru, Emily benim kiz arkadasim, biz evlendik” dedi. “aaa, bizi niye cagirmadin?” deyince capkin capkin guldu. “Emily’yi seviyor musun sen?” dedim, “evet, lule lule saclari var” dedi. Biraz erken oldu ama gencler anlasmis, yapacak birsey yok. Ben gidip Micky Mouse’lu bir yuzuk alayim bari, oglan tarafi bir yuzuk bile takmadi demesinler.

Iste boyle, ben anne olarak cocuklarimin murvetini gordum. 7 senede kiz unlu oldu, oglani da evlendirdim. Cocuk buyutmek o kadar da zor birsey degilmis yahu !

Durum Raporu

Oyle yogun geciyor ki gunler, oyle cok sey oldu ki en son yazdigimdan beri nasil ozetlemeli emin degilim. Bir kez ucu kacti mi yakalamak zor oluyor.  En iyisi kaldigim yerden, UN Day ile devam edeyim.

UN Day’de isteyen ogrenciler, kendi ulkelerini temsilen bir kulturel gosteri sahneye koyabiliyorlar. Bu seneye dek cok az sayida Turk ogrenci oldugundan, boyle bir gosteri hazirligi yapamamistik. Sadece gecen sene Rana ve Arda,kendi siniflarina minik bir “Katibim” gosterisi yapmislardi. Bu sene annelere “hadi birsey yapalim” diye e-mail gonderdigimde yapilabileceklerin son derece sinirli oldugunu dusunuyordum. Hazirlanmak icin fazla vakit yoktu, bizim boyle bir gosteri hazirlama tecrubemiz yoktu , daha dogrusu ben oyle saniyordum, cocuklar cikip Turkce bir cocuk sarkisi soylerler diye dusunuyordum. Ancak fikirler ortaya dokulmeye basladiginda, aramizda senelerce ogretmenlik yapip, defalarca bu tur gosteriler sahnelemis bir cevher oldugunu kesfettik. Cocuklari ona emanet edince ortaya iki haftada nefis birsey cikti. Ellerine, emegine saglik Fisun Ogretmen.

Gosteri gunu sahneye cikmak istemeyen iki firemiz oldu ama kalanl  harika bir performans sergilediler. UN Day’in 10.Kasim’a denk gelmesi, dalganan ay yildizli bayraklar, arka fonda tarihi ve kulturel guzelliklerimizi gosteren fotograflar, sahnede tamamen ogretmenlerine, birbirlerine ve hareketlerine odaklanmis minikler oyle bir duygu yogunlugu yasatti ki, anlatmam mumkun degil. Gurur, ozlem, mutluluk karisimi ama inanilmaz yogun duygular fiskirdi icimizden ve butun gun devam etti. Aksam salya sumuk defalarca bu videoyu izledim.

Ertesi hafta baska bir onemli olay vardi bizim icin. Lara’nin bir suredir hazirlandigi, Facebook’tan takip edenlerin prova videolarini gormus oldugu konser. Italyan Kultur Merkezi’nin destegiyle piyano ogretmeninin organize ettigi bir konserdi. Bizim klasik piyano resitali anlayisimizdan cok farkli bir sekilde, bir saatlik bir konusma ile baslasa da, cocuklar calmaya baslayinca harika bir tecrubeye donustu. Lara’nin sabah gozunu acar acmaz piyanonun basina gecmesi, ogretmenini yeni sarkilar ogretmeye zorlamasi cok guzel de, kizin sahnede olma meraki ayri bir konu. Konser bittikten sonra ogretmenine ilk sordugu soru “bir sonraki konser ne zaman?” oldu.

Bu iki olayin arasinda ise seneler sonra saat 3’e kadar dans ederek gecirilen bir gece oldu ki, kayitlara gecmeli gercekten.  Oyle siseleri devirip, sarhos olunan falan bir gece degildi. Aklimiz basimizda, yerimize oturmadan toplu olarak, genc yasli dansettigimiz bir geceydi. Oykum’un dogum gunu kutlamasiyla basladi, ancak sonra dansi, muzigi ve tesadufler sonucu biraraya gelmis bir avuc kadinin cesaretlerini, maceraci ruhlarini ve arkadasliklarini  kutladiklari bir cadi ayinine donustu. Inanilmaz keyifliydi. Milletin kasim kasim kasildigi bir klupte bizim halay cektigimizi soylemeyecektim aslinda ama madem herseyi yazdim, bu da kayitlara gecsin.

Gectigimiz gunlerin raporu budur.

UUO (Unidentified Underwater Object)

Gecenlerde dalisli bir tatil icin Malezya’nin Mabul adasindaydik. Sipadan’in Barracuda Point adli dalis noktasi her zamanki yine harikaydi. Kopekbaliklari, koca kafali papagan baliklari, barakuda ve akya suruleri hepsi yerli yerindeydi. Gercekten cok acayip dalislar yaptik bu noktada ve baska hicbir yere dalmak istemedik. Dalislardan birinde daha once hic gormedigimiz bir canliya rastladik. Fotografini cekmeyi basarabildik, taniyan eden varsa bilim adina ortaya ciksin.

sevgiler OIP‘cim 🙂

Guney Yarimkurede Hidrellez

Bugun cok guzel bir gun. Uzun zamandir tadim kacik oldugundan, birbiri ardina gelen tatsiz haberler yuzunden yazmiyordum. Ama bugun cok ozel, unutmadan herseyi kagida dokmeliyim. Bugunun guzelligi, umudu herseyin ustunu ortsun, cocuklarimizin altin kalplerinin taa dibinden gelerek kagida doktukleri baris dilekleri tez zamanda gercek olsun, butun dunyayi sarmalasin.

Turkiye’de sonbaharken biz burada Hidrellez kutlamiyoruz aslinda ama oyle gibi geldi oldu. Isin asli bizimkilerin okulunda gene UN Day (Birlesmis Milletler Gunu) geldi catti. UN Day’de anneler kendi ulkelerinden bir yiyecek yapip sinifa getirir ve cocuklar farkli kulturlerin mutfagini tanima imkani bulur. Bu gunden bir hafta once evlere bir form gonderilir, bu formda hangi yemegi yapip gonderecegini, icinde neler olacagini yazar anneler. Formun ustunde bir de “kendi kulturume ait geleneksel bir kutlamayi sinifta cocuklarla yapmak istiyorum” diye bir secenek vardir. Ben uc senedir bu kutucugu isaretlerim ama simdiye kadar “hadi gel yap” diyen cikmamisti. Bu sene de yine aliskanlik olarak isaretledim. Pazartesi gunu Lara’nin ogretmeninden “kutlamayi Sali mi yoksa Carsamba mi yapmak istersin?” diye bir mesaj alinca gercekten cok sasirdim.

Cocuklarla her sene kutladigim, cok sevdigim Hidrellez geldi aklima. Yuklenen anlamlar, inanislar ve gelenekler oyle cok ki bu kutlamaya, hepsi de oylesine umut ve yasam sevinci dolu ki, en sevdigim kutlamadir Hidrellez. Ilk anda cocuklara nasil anlatacagimi bilemesem de, kafami toparlayip plani yapmak cok uzun surmedi.

Bu sabah torbalari yuklenip okula gittim. Once cocuklara Turkiye’de dort mevsim oldugunu, baharda doganin uyandigini, agaclarin yesillendigini, ciceklerin actigini, havanin isinmaya basladigini anlattim. Nitekim yavrucuklarin bazilari, yagmurlu ve yagmursuz mevsimden baska birsey hatirlamiyor yada bilmiyor. Sonra doganin bu yeniden dogusunu kutladigimizi, dogada eglenerek, piknik yaparak gecen bir gun oldugunu, bugun yapilan dileklerin gerceklesecegine, hastaliklarin iyilesecegine inandigimizi anlattim. Kirmizi keselere kuru bakliyat doldurup agaca asacagimizi, bunun da sene boyunca evlerimizden istedigimiz yiyeceklerin eksik olmamasi temennisini sembolize ettigini anlattim. Ogretmenleri birkac soru sorarak ve benim anlattiklarimi pekistirerek cocuklarin kutlamanin ruhunu ve felsefesini anlamalarina yardimci oldu.  

Ilk olarak ogretmenleri hepsine yarim sayfa buyuklugunde kartlar verdi. Masalarinin ustu rengarenk kalemlerle doluydu. Hepsi haril haril dileklerini resmetmeye koyuldu. Bir tanesi hep hasta oldugu icin saglikli bir cocuk olmak istedi, baska bir tanesi ilacim ve misir gevregim hic bitmesin dedi, ne ilaci diye sormadim kalbim kaldirmaz diye. Aileleriyle vakit gecirmek isteyenler, geride birakip geldikleri memleketlerini ozleyenler vardi. Avusturalya’dan yeni gelen bir kiz ailesiyle 1 ay boyunca tatil yapip gezdigi Turkiye’ye tekrar gitmek istedi. Biri aynen su yaziyla ” I vant los a mit” bol bol et istedi. Neden diye sorunca “bizim evde sebze meyveden baska birsey yok, ben et istiyorum” dedi. “sebze ve meyve cok sagliklidir ama” dedim, “evet ama biz her aksam quesedilla yiyoruz, baska seyler yemek istiyorum ben artik” dedi. Ogretmene anne babasi vejeteryan mi diye sordum, olmadiklarini soyledi. Icimden bir kilo kofte yapip goturmek geldi, belki yarin yapar goturum. Bir tanesi ise dunya icin baris istedi ki, ogretmenin de benim de gozlerimi doldurdu.

Sonra kirmizi kucuk keselere minik elleriyle bakliyat doldurdular. Bir gun once gazete kagitlarindan yapip boyadiklari agaca dileklerini ve keselerini astilar. Cok yagmur yagdigindan ve diger cocuklar zarar verebilir endisesiyle, ogretmen agacin sinifta olmasini istedi.

Dilekler ve keseler agaca asildiktan sonra bahceye ciktik. Gercek ates yakamayacagimiz icin kirmizi kagitlari bir kutuya doldurup temsili ates yaptim. Bu gercek atesmis gibi yapacagimizi soyledim ve atesten atlamanin bizi hastaliklardan arindiracagina inanildigini anlattim. Hemen bir sira olusturdular. Siranin en arkasindaki bitirim yanima gelip “ben bugun kendimi iyi hissetmiyorum, ilk once ben atlayabilir miyim” diye sorunca, “sirani beklemelisin ama iyilesene dek, istedigin kadar atlayabilirsin” diye cevap verince sevincle yerine kostu. Hepsi nese icinde atlamaya basladi. Bir tanesi atladiktan hemen sonra “basimin agrisi gecti, kendimi daha hissediyorum” diye yorum yapiyordu arkadaslarina. Kivircik sacli baska bir oglan ise yanima gelip, “bak atesim yok, atlamadan once biraz vardi. ama galiba hala biraz sicak” dedi, “o zaman git bir kac kez daha atla” dedim, kosa kosa gitti. Sonunda hepsinin oksurukleri, alerjileri, bas agrilari gecene, atesleri dusene dek atesmis gibi yaptigimiz kutunun ustunden atlayip durdular.

Yanimda piknik ortuleri ve kandil simidi getirmistim. Onlarin da tam ara ogun zamaniydi. Ortuleri hep birlikte yere serdiler, yemek kutularini cikarip yediler. Lara getirdigim kandil simitlerini arkadaslarina ve ogretmenlerine dagitti. Sonra hepsi ortuleri toplayip bana getirdiler ve tesekkur ettiler.

Iste boyle harika bir sabahti bu sabah. Onlarin aydinlik yuzleri, isil isil, merak ve umut dolu gozleri capcanli gozumun onunde. Yaydiklari yasam sevinci ise hala kalbimi pir pir attiriyor. Bugun cok guzel bir gun, dunya bugunlugune harika bir yer, bugun gelmis gecmis en guzel Hidrellez kutlandi ve bugun dilenen butun dilekler gercek olacak, butun hastaliklar iyilesecek.

Somurelim, somurulelim

Tehdidini hep ensmizde hissettigimiz, dilimize persenk olmus bir kelimeydi emperyalizm. Herseyin modasi oldugu gibi, kelimelerin de modasi geciyor ya simdi baska sozcuklere alisti dilimiz ve beynimiz. Komunizm nasil unutulup gittiyse, emperyalizm de miyadini doldurdu bizim icin. Avrupa ve Amerika belini dogrultmaya calisadursun, biz kendi icimizde bolunerek cogalma derdindeyiz.

Oysa ne korkardik emperyalizmden bir zamanlar. Uzun uzun dusunulup, Turk cocuklarinin neye inandirilmasi gerektigine karar verdikten sonra ozenle yazilip, bizlere ezberlettirilen tarih kitaplarimizdan somurgeciligin ocu oldugunu, biz zavalli Turklerin surekli birileri tarafindan somurulmeye calisildigini, nasil kahramanca bunlari geri puskurttugumuzu ogrenirdik. Sevinir, gururlanirdik ama ya bir gun gelir de bizi somurmeyi basarirlarsa diye de icten icten korkardik. Gunumuzde ulkemizde olan biten hicbirseyin sorumlulugunu almayip, herseyin bizi pusuya dusurmek isteyen dis guclerin buyuk planlari oldugu, bunlara karsi cikmanin imkansiz oldugu saplantilarinin tohumlarinin atildigi sayfalardi o tarih kitaplarinin sayfalari.

Halbuki yasadigimiz topraklar ve baglarimizi bir donem unutmamiz, simdilerde ise hic unutmamamiz istenen Osmanli tarihi somurgeciligin guzel ornekleri ile dolu. Aslinda, Osmanlidan da once, yasadigimiz topraklar somurgeciligin ilk orneklerine sahit olmus. Milattan once 15. yuzyilda Anadolu topraklari Hititliler ve Misirlilar arasindaki guc ve somurgecilik mucadelelerine sahitlik yapmis.  

Somurgecinin bir salagi , bir de kotusu var. Bazi somurgeciler somurdukleri ulkelerin kaynaklarini afiyetle yerken, zahmet edip ulkeye ve halka yatirim yapmislar. Dillerini ogretmisler, dinleri de empoze etmeye calismislar ama bazan olmus, bazan olmamis, o ayri ve cok derin bir konu. Alt yapisini gelistirmisler, uzun vadeli sehir planlari yapmislar, kanalizasyon, yol, tren yolu, madenler falan yapmislar.  Somurgecinin iyisi olmaz, olsa olsa cok uzun seneler daha orada olacaklarini dusunduklerinden yapmislardir bunlari da mutlaka. O yuzden bunlari salak somurgeciler olarak kategorize ediyoruz. Diger grup somurgeciler ise sadece suluk gibi kan emmis, etliye sutluye karismamis, sadece kendi adamlari icin bir iki yol, bir iki bina yapmis o kadar. Ne egitimle ilgilenmis, ne altyapiyla. Iste bunlar kotuleri.

Somurulen ulkelerin  kendi icinde bir hiyerarsisi var. Salak somurgeciler tarafindan somurulup mevcut altyapinin ustune kat cikarak gelismeye devam eden, sakir sakir Ingilizce konusan halklar, gelismis sehirleri ve Bati tinili soyadlariyla ile gurur duyarken, kotuler tarafindan somurulenler sansli komsularina giptayla bakip, tas ustune tas koymayan, adam gibi yol yapmayan somurgecilerine lanet ederek bitiriyorlar “bu memleket nasil kurtulur” konulu sohbetlerini.

Somurulen halklarda, DNA’lara isleyip gunumuze kadar gelen bazi davranis sekilleri olusmus. Beyaz derili insanlarin herseyi, kosulsuz sartsiz onlardan daha iyi bildigi, daha akilli  ve kesinlikle daha guzel oldugu gibi. Efendisinden kirbac yiyerek ceza alan insanlarin torunlari, ne olursa olsun “hayir” dememeyi, hep gulumsemeyi, asla basini derde sokacak birsey soylememesi gerektigini, gelecegi olmadigina inandigi icin gunu kurtarmayi ogrenmis. Kendilerinden olmayanlarin hangi “evet”in “hayir” oldugunu ogrenmesi, satir aralarini okuyabilmesi, laf kalabaliginin ardindaki gercegi gorebilmesi, korkutmadan iletisim kurmasi vakit ve emek istiyor.

Katilin suc mahaline geri donme durtusu gibi, somurgecilerin torunlari da eskiden dedelerinin cirit attigi, pardon, polo ve golf oynadigi bu uzak topraklari gezmeye, gormeye pek meraklilar. Ondandir her ulkenin turistik esya saticisinin ogrendigi dilin farkli, Endonezya’da Ingilizce iken, Vietnam’da Fransizca olmasi. Vietnam demisken, kendileri de 11. Ve 18. Yuzyillar arasinda  yerlesim alanlarinin disina cikip Mekong Deltasi, Saigon ve Kambocya bolgelerini somurmusler. Eh etme bulma dunyasi. Somurelim, somurulelim.

ne yerdeyim ne gokte

Cuzdanimda 5 ulkenin parasi var. Pasaportum uc haftadir cantamdan cikmadi. Az once ofise gelirken arabada icim gecmis. Engebeli bir yola girip sarsilinca “hah, ucak indi” diye firladim uykumdan. Kocami, cocuklarimi, evimi ozledim. Butun gun evde pinekleyesim, o koltuktan bu koltuga kendimi atip, bahcede uyuklayasim, mutfaga girip yemekler yapasim var. Cocuklarla kavustuk ama doyamadim. Kocami, daha goremedim bile, kendisi Kalimantan’da bir yerlerde, Cumartesi gelecek ve ayni gun tekrar ucaga atlayip, cuzdanimda parasi yer alacak altinci ulkeye dogru yola cikacagiz. Bu sefer hep birlikte, ailece, Arda’nin ilk adimlarini attigi yere gidecegiz, Malezya’nin Mabul adasina. Bakalim bu sefer ne ilkler yasayacagiz.

Bu kosusturmaca arasinda yazmaya vakit kaldi mi? Kaldi tabii, yazdim da, buralara koymaya firsat kalmadi. Internet baglantisi her zaman yok malum. Durum budur, hadi ben gidip bavul hazirlayayim gene. Yolcudur Abbas, baglasan durmaz.

Bayram

Ramazani atlattik neyse, bayrami bile atlatali cok oldu ya, gec olsun da guc olmasin diyelim. Hem bu yaziyla, tadi damagimizda kalan bayram gunlerini animsar, icimizi hafifletiriz gene, degil mi ama?

Seker Bayramina burada Idul Fitri deniyor ve Musluman nufus icin yilin en onemli gunleri olarak takvimlerde yerini herkesin icini heyecanla doldurarak aliyor. Bati dunyasi icin Noel neyse, burasi icin de Idul Fitri o. Is kanunlari pek isciyi koruyan tarzda olmamasina ve devlet tarafindan pek de ciddi kontrol edilmemesine ragmen, Idul Fitri konusunda herkes cok hassas. Statusu ne olursa olsun, her Endonezya’li calisana bir haftalik ucretli izin ve en az bir aylik maas kadar bonus verilmesi mecburiyeti var. Buna uymayan isyerlerine cok buyuk cezalar veriliyor. Bu mecburiyetin de bir sebebi var elbette.

Idul Fitri’nin en onemli ozelligi aile ile birlikte kutlanmasi. Genelde kirsal kesimden gelip buyuk sehirde calisanlar, bu tatilde ailelerini alip buyuklerini ziyarete gidiyorlar. Bu sene yaklasik olarak 7 milyon kisinin Jakarta’dan Java’nin cesitli yerlerine seyahat ettigi tahmin ediliyor. Koskoca Java adasinda sehirlerarasi yollarda trafik tikaniyor, insanlar bir iki gunu arac icinde, yollarda geciriyor. Bu gidisin bir de donusu var. Koyunden donen buyuk sehirliler, yanlarinda bavullari, kalabalik aileleri ve buyuk sehirde is bulma umitleriyle her sene baska hemserilerini getiriyorlar yanlarinda. Eger calisanlar is degistirecekse, bonuslarini alip oyle ayriliyorlar. Bonusu alabilmek icin de genelde isten ayrilacaklarini onceden haber vermiyorlar. Bu yuzden bayram tatili sonrasi isyerlerinde belli bir oranda isci kaybi yasaniyor. Evlerde ise bakicilarin ve evislerine yardimci olanlarin geri donmemesi ihtimali, bayram bitip de herkes donene dek, annelerin icini kemirip duruyor. Koyune donen buyuksehirliler elleri bos gitmek istemedigi icin, butun Ramazan boyunca iftar sonrasinda acilan gece pazarlarina akin edip surekli alisveris yapiyorlar. Iste bu yuzden cok ciddi bir olay Idul Fitri, beklentiler buyuk, sevincleri, yorgunluklari, eziyetleri de buyuk.

Idul Fitrinin cok kaliplasmis bir kutlama cumlesi var: Mohon Maaf Lahir dan Batin, yani ‘sana karsı isledigim hatalar için gonulden ozur dilerim’. Bu cumleyi söyleyerek birbirlerinden af diliyorlar. Ailelerin, büyük, kucuk herkesin gonlu aliniyor. Darginliklarin unutulup, yeni bir baslangicin yasanmasina firsat tanıyan guzel bir gelenek. Idul Fitri’nin sembolu Ketupat. Ketupat, sepet gibi orulmus palmiye yapragi icinde pisirilen bir pilav. Bu pilavi sadece bu bayramda yapiyorlar ve cesitli korili yemeklerle birlikte yiyorlar. Bayram ziyaretinde bu pilavin esliginde yemek yenmesi cok guclu bir gelenek. Ikram edilen yemegi yememek de buyuk ayip. Bayram tatilinden kac kilo fazla ile donuldugu, akrabalarin sayisi ve israrciligi ile dogru orantili. Bayram oncesinden, ayni bizdeki yilbasi paketleri gibi hediye sepetleri gonderiyorlar birbirlerine. Tek fark, suslemelerde agirlikli olarak yesil renk ve ketupat motifleri kullaniliyor ve alkol icerigi olmayan icecekler sampanya goruntusu verilerek sepetlere dahil ediliyor.

Ketupatin plastik ve rafyadan yapilmis kucuk maketlerini etrafi suslemek icin kullaniyorlar. Ayni Noel agaci susleri gibi, agaclari, binalari, heryeri bu minik ketupatlarla ve rengarenk isiklarla susluyorlar. Cinlilere has bazi kagit suslemeleri, Islami temalarla renklendirip kullandiklarini gordum ama ben en cok ketupat suslerini seviyorum. Kendilerine ait birseyi boyle guzel sembollestirip kullandiklari icin cok guzel ve ozgun oldugunu dusunuyorum.

Bayramda Java’nin kirsal kesimleri ve diger adalar kalabaliklasirken, Jakarta hayalet sehre donuyor. Normade 1-2 saat harcayarak gidilen yerlere 15 dakikada gidebilmek insana cocukca bir cosku veriyor. Alisveris merkezleri disinda pek cok yer kapali oluyor ama yine de sehrin tadini cikarmak icin mutlaka bir bayrami Jakarta’da gecirmek lazim. Evlerinde yardimci olmadan yasamaya alisik olmayan zengin Endonezya’lilar ise, ellerini ev isine bulastirmaktansa 5 yildizli otellerde kalmayi tercih ediyorlar.

Biz bu bayram tatilini Tanrilarin Adasinda gecirdik. Ozlemisim, cok iyi geldi. Bali’nin serin ruzgarinda baklavasiz, el opmesiz, hatta ketupatsiz bir bayram yasadik. Jakarta plakali arabalari Bali’de gorerek sastik, bizi takip eden trafik yuzunden fazla kalabaliga karismamaya calistik, cok tatli insanlarla tanistik. Bir de bayramdan hemen once bir dugun hikayemiz var ki, burada boyle gecistirmek olmaz. Bir sonraki yazi Jakarta’da Turk dugunu nasil olur anlatacagim. Herkesin gecmis bayrami kutlu olsun (biraz gec oldu ama idare edin artik…)

Jakarta’da Ramazan

Endonezya’nin geneli nasildir bilemeyecegim ama Jakarta’yi Ramazan’da bir telastir aliyor. Bazi aliskanliklari ve gelenekleri bize benziyor, bazilari da hic benzemiyor.

Ramazan baslamadan once sanki ertesi gun bir ayligina ulke genelinde kitlik yasanacakmiscasina marketlere hucum edip, deli gibi yiyecek icecek alisverisi yapma aliskanligi burada da var.  Ramazan’dan once is arkadaslariyla, ozel arkadaslariyla ve aileleriyle bol bol „son ogle yemekleri” yeniliyor. Ramazan’da yiyemeyecekleri ogle yemeklerinin acisini bol bol cikariyorlar bastan.

Oruc tutmaya baslanilacak olan gece sabaha kadar camilerde toplaniyorlar. Ne yapiyorlar bilmiyorum, herhalde dua ediyorlardir, ama ertesi gun hepsinin butun gun uyukladigini cok iyi biliyorum. Hayatimda duydugum en cirkin ezan ve dua okunan yer burasi oldugu icin, o gece, camilere yakin oturanlar icin biraz eziyetli geciyor dogrusu. Sahura kalkilacagi zaman geldiginde, mahallenin cocuklari toplanip canak comleklere vurarak gurultu yaparlarmis sokaklarda. Ramazan davulcusu yerine, samataci cocuklar grubu yani bir nevi. Ancak ya bizim mahallede bu cocuklardan yok, yada anlayissiz yabancilardan birinden saglam bir azar isittiklerinden seslerini cikaramiyorlar artik.  Ramazan davulu deyince, burada camilerin kendi davullari var. Yani seyyar davul yerine, sabit davul kullaniyorlar.

Iftarlarini meyve serbetiyle ve hurmayla aciyorlar. O yuzden Ramazan oncesi meyve serbeti ve hurma satislari tavan yapiyor. Insanlar birbirlerine serbet ve hurma hediye ediyorlar. Iftarla ilgili ozel bir yemekleri yada rituelleri var mi bilmiyorum.

Ramazan boyunca alisveris merkezleri ve marketlerde Ramazan temali dekorlar, muzikler ve kostumler kullaniliyor. Erkekler fesli, kadinlar basortulu kostumler giyiyor. Alisveris merkezi calisani olmayip, Ramazan boyunca bu tur kostumler giyen insanlar da var. Erkekler fes, takke, kadinlar basortusu ve uzun kollu tuniklerle gecirebiliyor Ramazan’i. Ramazan bitince hop hop hop gene eski hallerine donuveriyorlar.  Icinde “Allah” kelimesi gecen bilimum sarkilar bangir bangir caliniyor. Sarkilarin icerigi onemli degil, Arapca, Turkce ask sarkilari ve gobek havalari heryerde. Bir de Endonezya’li bir sarkicinin Ramazan’a ozel albumu var sanirim, bayik mi bayik “insaaaaalaaaaah” diye bir sarki var, heryerde o.

Muslumanlarin hepsi oruc tutuyor. Zaten bayrami da tutulan orucun mukafati olarak goruyorlar. Restoranlar gun icinde vitrinlerini bir perdeyle ortuyorlar. Sokaktaki yemek arabalari da ortaliktan cekiliyor. Alkol satisi bazi yerlerde aynen devam ediyor, bazi yerlerde kahve fincaninda geliyor, bazi yerlerde ise tamamen menuden kaldiriyor. Uygulama neye gore hic bir fikrim yok.

Iftara dogru, basliyor Amok kosusu. Acliktan gozu donmus, bir an once yemek yemekten baska birsey dusunmeyen insanlar sokaklara dokuluyor. Trafik iftardan 2 saat oncesinden kilitlenmeye basliyor.  Evine gidebilen sansli, sokaklarda aciliyor oruclar. Gerci evde yemek pisirme aliskanligi fazla olmadigi icin, belki de hedef odur, ben  bosuna dert ediyorumdur „ah be sokaklarda iftar yapiyorlar“ diye.

Bayram kutlamasini ayri anlatayim, bu yazi yeterince uzun oldu. Ozetle Ramazan benim pek de hoslanmadigim bir ay burada. Hayatin zaten ite kaka ilerleyen rayinin iyice yamuldugu, ogleden sonralarinin “acaba bugun eve 3 saatten once gidebilir miyim” umidiyle gectigi bir donem. Neyse ki yarisi gecti, azi kaldi. Bayram sadece oruc tutanlara degil, herkese odul olacak.