>Hoşgeldin 2010

>

Gule gule 2009. Seninle hesaplasma yapmayacagim, zaman ve takvim surekli dongude olan yasama yapistirilmis suni kavramlar ne de olsa. Ne birseylerin sonu olacak bu aksam, ne de baslangici. Akis devam edecek ve bu gercek bana kendimi cok iyi hissettirecek yine. Kalbimdeki huzur ve sevginin herkese yayilmasini dileyecegim sadece, geceyarisi sevgililerimi kucaklarken gozlerimi kapatacagim ve heryeri beyaz isiklarin doldurdugunu, yanimizda olmayan butun sevdiklerimizle elele tutusugumuzu hayal edecegim. Herkese sevgi, saglik ve huzur dolu bir yil, cok eglenceli ve mutlu bir yeni yil kutlamasi dilerim.

>BOOO!

>Aslinda kapaliyiz yazisini bundan once yazmistim ama nasil olsa herkes uyuyordur dunyanin batisinda. Oyle ilginc birsey oldu ki, unutmadan yazmam lazim. O yuzden hemen yazilarin sirasini degistiriyorum kimseye caktirmadan.

Fabrikalarin yukleme performanslarini sene sonu yaklistigi icin daha bir dikkatle takip ediyoruz. Gunluk raporlar, heyecanli kosusturmalar hep, 12 ayin emegini bosa cikarmadan, iyi bir performansla kapatmak icin seneyi. Bu sabah aldigim raporda dunku raporlarda ongorulmeyen buyuk bir gecikme gorunce konuyu sorusturmaya basladim. Yapilan aciklamalari tutarli ve cok mantikli bulmayip sorularimdan kurtulamayinca, ekibim agzilarindaki baklalari cikardilar birer birer.

Beklenmeyen gecikmeyi yasayan fabrikada meger kotu ruhlar varmis. Zaman zaman iscileri ele geciriyorlarmis. Icine kotu ruh giren isciler transa girerek, histeri krizi geciriyorlarmis. Bu kriz yada icine ruh girme olayi diger iscilere hizli bir sekilde yayilabiliyormus. Yani bir kiside basladiktan bir iki dakika sonra sayi 5-6’ya cikiyor, sonra da katlanarak artiyormus. O yuzden bu tur durumlarda hemen is birakiliyor, isciler bir yere toplaniyor, en yakin Orang Pintar (wise man) getirilip, iscileri dualarla sakinlestiriyor, mekani kotu ruhlardan arindiriyormus. Bu olaylar, genelde bir kurbanla sonuclaniyormus.

Haydaaaa… Bunu ogrendikten sonra bir toplanti icin ofise gelmis olan fabrika yoneticileriyle gorustum. Olayi dogruladilar ve ilk defa boyle bir sey duydugum icin cok sasirdilar. Her fabrikada oldugunu, ozellikle bu fabrikada ayda iki kez bu olayin yasandigini soylediler. Genelde kirsal kesimden gelen iscilerin, cok yogun olarak dini ve dogaustu ogelerle yetistirildiklerini, bu tur seylere inanclarinin cok kuvvetli oldugunu, ancak yasadiklari seyin aslinda basit bir histeri krizi oldugunu anlattilar. Fabrikada surekli iki tane Orang Pintar bulundurduklarini, boylece bu olaylari cabuk bir sekilde yatistirmaya calistiklarini soylediler. Tayvan’li yoneticilerin olayi bana aktarisi krizin sebebinin yorgunluk, sicak yada stres olabilecegi seklindeydi. Bunun uzerine calisma sartlarini, seflerde degisiklik olup olmadigini, is yogunlugunu sorgulamaya basladim. Ama bu fabrika, calisma sartlari en iyi olan fabrikalarimizdan biri. Aylardir fazla mesai yapilmiyor ve performanslari bugune dek gayet iyiydi. Acaba yil sonundaki maas zam oranlari mi iscileri strese sokuyor yada isten cikarilma korkusu mu var? Yada o gun canlari az mi calismak istedi?

Neyse, sonra fabrika yoneticilerine yem attim biraz, bizim ofiste de var aslinda hayatler falan diye. Hemen acildilar, aslinda Cin’lilerin de bu tur seylere inandigini, her yeni mekanin, bu isin uzmani kisiler tarafindan teftis edilerek “gri” alanlarin belirlendigini ve bu alanlari aynalar yada bazi muskalarla koruma altina aldiklarini anlattilar. Sonra bana sordular, “Turkiye’deki fabrikalarda hic olmaz mi boyle seyler?” diye. “Olmaz” dedim, “Bizim nazar boncuklarimiz var, herseyden korur bizi. Turkiye’ye gidersem size de getiririm.”

Sonra yine sordum, “Madem boyle bir gercek var, dogaustu yada degil, farketmez, neden bir iki tane adam tutup gece gunduz okutup ufletmiyorsunuz? Gercekten varsa birsey orayi ve icindekileri korur, yoksa da psikolojik olarak korunduklarina inanir isciler. 1200 kisinin isgucu kaybinin maliyeti nedir size, hesapladiniz mi? Eminim iki uc imam tutmak cok daha ucuza geliyordur” Gulduler… Cevap vermediler.. Anlasilan arada bir eve erken gidip, supriz tatiller yapmak herkesin isine geliyor.

Ben simdi bu gecikmenin sebebini nasil anlatacagim HongKong’daki insanlara, kendi mudurume onu dusunuyorum kara kara…

>Rakiya Methiye

>Benim icin ickilerin, icenin icmeden once ve ictikten sonra ulasmak istedigi ruh haliyle yakin iliskisi vardir. Icecegim icki secimimde bu dusuncelerin inceden inceden bilincaltima mesajlar gonderdiginin farkindayim. Bu dusuncelerim alkolik olmayip, kendini kaybetmek amaciyla icmeyenler icin gecerli tabii ki. Yoksa maksat sarhos olmaksa, ne ictiginin onemi yok zaten.

Mesela, sarap ayakli kadehte iciliyorsa ciddi ve mesafelidir benim gozumde. Sarap muhabbeti dile dokulenlerin yada goze gorunenlerin ardinda baska birseyler saklar bazan. Bazan da, sadece birseyleri unutmak istersin, belki yorgunlugunu, belki evinin guvenli surlarina girmeden once yasanan tatsiz bir gunu, belki icten icten kalbinin uzerine oturan bir hissi. Kontrolludur sarap icen, fazla kaybetmez kendini ki icindekiler sacilivermesin ortaliga. Tamamlayici ogeleri de coktur, sarabina uygun peyniri, yemegi, tatlisi. Ama, sarap toprak testiden, kucuk su bardagi gibi bardaklarda icildiginde durum farklidir. Samimidir, icini isitir. O testinin icindeki sarap da buyuk ihtimalle ev yapimidir, icinde yapanin kendi elleriyle topladigi uzumlerin sevgisi, ozenle kendi mahzeninde beklettigi surecin sabri vardir. Kadife gibi olmasa bile, her yudumda bu sevgi, sabir ve ozen tadilir. Zamanin durdugu mekanlarda icilir bu sarap ki bu mekanlar da, saraplar da nadirdir.

Raki ise cok farklidir saraptan. Raki muhabbeti diye bir kavram vardir herseyden once. Yani raki muhabbet ettirir. Raki icenin amaci hos muhabbet ve eglencedir. Yanindaki yiyecekler hem onemlidir, hem de cok onemli degildir. Cunku kalenderdir raki icen, mulayimdir, alcak gonulludur. Mezelerle dolu bir sofra keyfine keyif katar ama sadece beyaz peynir ve kavun bile yeter muhabbet iyiyse. Her turlu kombinasyon yapilabilir rakiyla, raki-mangal, raki-balik, raki-meze, raki-kebap, raki-leblebi… Daha kapagi acildiginda gevsetir atmosferi raki. Anason kokusu yayildikca gonuller hafifler. Sisedeki raki seviyesi alcaldikca gizli kalmis sairler, komedyenler, sarkicilar, dansozler, politikacilar, spor otoriteleri, maceraperestler cikiverirler hapsolduklari kaliplardan. Raki muhabbetinin olmazsa olmazi masadir. O masa basinda saatlerce oturulup, anason kokulu, gittikce hafifleyen atmosferde, cene calinir, kahkahalar cinlar. Pozitiftir raki, samimidir, aciktir, eglencedir, kahkahadir, duygusaldir. Benim gonlumde yeri apayridir. Belki de buzsuz, susuz rakisini yazlari yesil erik yada kan kirmizisi kirazlarla susleyen, her kadehi siir tadinda icmeye sevdali babamdan hediyedir rakiya bu gonul bagim.

Raki muhabbetinin degerini biliriz biz Turkler. Hele de Turkiye’den, rakidan, Bogaz’dan bu denli uzakta olunca, rakiyi binbir guclukle temin edince. Iste Cumartesi aksami, oyle damardan bir raki gecesiydi ki, giriste kapinin bir yaninda Turk bayragi, bir yaninda raki sisesi vardi.

Raki sisesinin onune iki mum yakip girdik mabede ve basladik ayine.

Ne keyifti, ne keyif.. Yesil Efe’nin benzersiz tadi ve her yudumda keyiflenen bir sohbetle basladi gece.

Tekirdag rakisiyla devam etti, damla sakizli Turk kahvesiyle sona erdi. O kahve var ya, ah o kahve… Hatiri en az 80 yildir.

Rakinin, yiyeceklerin tadi unutulmazdi da, muhabbet hepsinden daha tatliydi. Cocuklar bile bu pozitif ortamdan nasiplenip, mutlu, huzurlu bir sekilde oynadilar birbirleriyle, gece yarisina kadar seslerini cikarmadilar ki anneleri babalari agiz tadiyla sohbet etsin. Dunyanin bu kosesinde, boylesine arkadasliklar, boylesine guzel anlar yasayabildigimiz icin cok sansliyiz. Gelin buraya, hepinizi opujemm.

>Kutlamalar

>Turkiye’den uzakta yasamaya basladigimizdan beri aile kutlamalari olayini bir turlu rayina oturtamadim. Turkiye’de dogal olarak cevreye ve diger aile fertlerine uyarak belli bir bayram ve yilbasi kutlamasi icinde buluveriyorduk kendimizi, ama burada bunu bir turlu istedigim gibi yapamadim. Aslinda uzaklasinca, Turkiye’dekilerin de dogru duzgun yapilmadigini farkettim. Bayramlarin olmasi gerektigi kadar ozel kutlanmadigini, bazi cok guzel kutlamalarin ayrimcilik golgeleri altinda kaldigini farkettim. Yilbasi maskesi altinda uygulanan Noel kutlamalari ise daha bir karaktersiz ve komik gorundu gozume.

Uzun zamandir aklimda bize has bir aile kutlamasi tasarlamak. Cocuklar icin cok onemli oldugunu dusunuyorum bu kutlamalarin, buyuduklerinde kalplerini isitacak anilari olsun, yilin belli zamanlarinda bu tatli anilarla bazi degerleri hatirlasinlar, cocukluklarina bir anligina da olsa geri donsunler istiyorum. Bu tur kutlamalarin en onemli kismi hazirlik rituelleridir. Nasil uyku rituelinde, dis fircalama, pijamalari giyme, okunacak kitabi secme eylemleri, beyinlere „biraz sonra uyunacak“ mesaji gonderiyorsa, kutlamalarin rituelleri de „yakinda cok mutlu bir olay yasanacak“ mesajini verir, mevcut ruh halinden baska bir ruh haline gecisi saglar. O yuzden bayramlardan once o kadar bayram temizligi, bayram alisverisi, bayram yemeklerinin pisirilmesi gibi eziyetli islere, seve seve katlanilir. Bu rituellerin guzel tarafi, gelenek haline geldiginde, cok fazla dusunmeden, otomatik olarak yapilabilmesi, bilincaltinin hakimiyeti ele alarak, beyni fazla yormadan, vucuda yapilmasi gerekenleri yaptirmasi, beynin ise gelen mutluluk ve heyecan mesajlariyla birazcik olsun keyif yapabilmesidir. Belki de yuzyillardir suregelen torenlerin, genlerimize isleyen bilgileridir bu hazirlik asamalarinin bu denli kabul edilir ve purussuz gecmesi.

Tam ciddi ciddi bir aile kutlamasi tasarlama projesini acilen gerceklestirmem gerektigini dusunurken, etrafta bir anda Noel hazirliklarinin baslamasi ilginc dusuncelere sebep oldu bende. Lara eve gelip de Santa Claus’tan bahsedince, „gercekte Santa diye biri yok“ diyemedim. O zaten biliyor buyuk ihtimalle ama gidip arkadaslarinin hayal dunyasini yikmasina gonlum razi gelmedi. Her gittigimiz alisveris merkezinde rastladigimiz buyulu melodiler sacan korolar ve orkestralar, rengarenk, isikli Noel susleri, insanin icini isitiveren dev zencefilli kurabiye evler ve cocuklarin (ve tabii ki buyuklerin) hemencecik girdabina kapiliverdikleri bu mutlu, sevgi dolu, hafif atmosferden daha hos ne olabilir? Kutlamayi aile icinde yapmak tabii ki cok guzel bir sey ve bize ozel birsey mutlaka olmali, ama binlerce insani ayni anda etkileyen boyle kollektif bir kutlamadan neden mahrum kalalim ki diye dusunuyorum. Noel kutlamalarini yilbasi kutlamasi adi altinda yapip, kafamizi kuma gommeye devam mi edelim yani? Cocuklar neyin ne oldugunu bizden daha iyi bilirken, onlari senelerdir bizim kandirildigimiz gibi kandirmaya mi calisalim? Noel kutlamasi iste agac suslemek, agacin altina, coraba, somineye hediye asmak. Bunun nesi kotu? Neden baska bir kalip icine sokma cabasi?

Dinlerin insanliga tek faydasi belki de bu kutlamalar, bana gore tabii ki. Yoksa insanlari bolmekten, guc ve otorite savaslarina zemin hazirlamaktan, bir suru insanin olumunden sorumlu olmaktan baska ne ise yaradigini bilmiyorum din denen seyin, yada din kisvesi altina sokulan seylerin. Insanlarin farkiliklarini degil de, benzerliklerini one cikararak, daha da mutlu olaylar haline getirsek bunlari fena mi olur? Bizim Nasreddin Hoca’miz, CocaCola’nin yarattigi noel baba gibi bir karakter olamadi, biz bunu yapamadik diye bizim cocuklarimiz bu eglence ve paylasim atmosferinden uzak mi kalsin? Hem seker bayrami kutlasin, hem noel, ne olmus yani? Birilerini mutlu etme, heyecanla bir takim hazirliklara girisme telasina kaptirmisiz kendimizi, evi mis gibi zencefilli kurabiye kokulari burumus, kotu mu? Herkesi sarip sarmalayan o hafif, pozitif atmosfer bizi de bir anligina hayatin agriligindan uzaklastirmis, n’olmus yani?

Ey, cocugunun alisveris merkezindeki noel babanin kucagina oturup resim cektirmesine izin vermeyen baba, sana sesleniyorum. Anladi mi cocuk senin tepkinin sebebini? Bir sonraki Halloween’de noel baba kiligina girmek istemesi, olayin onun gozundeki yerini gostermiyor mu zaten? Kirmizi, eglenceli bir kostum, alinip verilen hediyeler, renkli isikli susler, guzel muzikler, rengarenk sekerler.. Bu kadar iste. Neden yasamasin bunu? Sen ona baska bir alternatif sunabiliyor musun?

Tanriyi ogrensin cocuklarim, onu sadece kendi iclerinde aramayi, sukretmeyi, her canliya saygi ve ihtimam gostermeyi, gucsuzu korumayi, ihtiyaci olana yardim etmeyi, her zaman dogrularini takip etmeyi, kalbiyle gulmeyi, kalbiyle sevmeyi… Bu degerler yerinde olmadiktan sonra ha plastik bir agaca susler asmis, ha gelip benim elimi opmek istemis, ne farkeder?

Mevlana benim icin demis zamaninda, ben niye bu kadar kendimi yordum ki bunlari yazmaya simdi?…..

Ne Hristiyan, Musevi ne de Müslüman’ım,
ne Hindu, Budist, Sufi veya ne de Zen.
Ne bir din ne de bir kültürel sistem.
Ne Doğu’danım ne Batı’dan,
ne de denizden veya topraktan.
ne et kemik, ne de ruhum,
ne hava, ne su, ne ateş ne de toprağım.
Yokum, ne bu ne de öteki dünyada,
ne Adem ve Havva’dan geldim
ne de herhangi bir yaratılış hikayesinden.
Yerim yersizdir, izsizliğin iziyim. Ne vücut ne de ruh!
Ben sevgiliye aidim ki dünyayı bir gören ve o bir çağrı ve bilgi, ilk, son, dış, iç sadece nefes alan bir insan.
MEVLANA

>X files Jakarta

>Jakarta limaninin hemen yanibasinda bir serbest bolge var. Bizim calistigimiz fabrikalarin iki tanesi bu bolge icinde. Serbest bolgeye, limana akan bir dere boyunca ilerleyerek ulasiliyor. Buraya kadar hersey normal. Anormal olan kisim dolunay oldugunda basliyor. Dolunayin ertesi gunu bolge halki amfibyen yaratiklara donusuyor. Eteklerini sivayarak, ayakkabilarini ellerine alarak su basmis yollardan gule oynaya yuruyup evlerine, okullarina, islerine ulasiyorlar. Yer yer diz boyunu gecen sularda ilerlerken yuzlerinden gulumsemeleri eksik olmuyor.


Bazi soylentilere gore, dolunay vakti sular yukseldiginde, bu insanlarin ayaklarinda perdeler, sirtlarinda yuzgecler cikiyor ve bu sayede hic bir su baskinindan etkilenmeyerek hayatlarini surdurmeye devam edebiliyorlar. Belediye yetkilileri konuyla ilgili aciklama yapmazken, yolla bir olan dere sularinin tasidigi pislik icinde, bu insanlarin nasil hastaliktan kirilmadigi ise buyuk merak konusu olmaya devam ediyor. Dolunayin bu insanlara amfibyen ozelliklerle birlikte, ustun bir bagisiklik sistemi verdigi de yine soylentiler arasinda.

Her dolunayda amfibyene donusen bolge halkinin esrari hala cozulmeyi bekliyor.

>İki bayram arasında düğün olurmuş

>İş yerinden bir arkadaşım geçtiğimiz hafta evlendi, ancak düğün resimleri ve yazısı ancak bugüne kısmetmiş. Uzun bir süre ne giymem, ne hediye almam gerektiği konusunda düşünüp araştırma yaptım. Endonezya’da batik resmi bir giysi, düğünlerde batik yada kebaya (dantelden yapılmiş bir bluz) giyildiğini öğrenmek beni şaşırtmadı. Arkadaşıma ne batik ne de kebayam olduğunu, ne giyersem uygun olacağını sorduğumda, geleneksel Türk kıyafeti giymemi söyledi. Haydaa, biz düğünlere geleneksel kıyafet giymeyiz ki. Benim şahsen geleneksel düğün ve resmi kıyafetim siyah yada kırmızı birşeylerdir.

Kıyafet olayına bu kadar kafayı takmamın sebebi aslında, davetiyede resepsiyonun camide yapılacağının yazıyor olmasıydı. Yoksa giyerim siyah elbisemi giderim ama askılı uygun olur mu, uzun mu giymem lazım, başımı örtmem mi lazım, gibilerinden bin soru geliyor insanın aklına. Gidip de orada milletin soytarısı olmak, daha da kötüsü uygunsuz kaçmak var işin sonunda. Aslında bütün iyi niyetimle kendime kebaya baktım, ancak benim beğendiğim kebayalar acayip pahalıydı. Batik desen ve renklerine zaten hiç ısınamadım. Evdeki gece koleksiyonundan birşeyler bulup giymeye karar verdim.

Neyse, gün geldi, giyindim gittim. Mekan gerçekten cami bünyesinde ancak, ayrı bir düğün salonu tarzı bir yer. Gündüz camide , sadece aile ve akrabalarla birlikte dini ve resmi nikah töreni yapılmış. Bu törene ben davetli değildim ama çok geleneksel birşeymiş ve kız isteme, verme, evlendirme falan olayları temsili olarak canlandırılıyormuş. Akşam ise eş, dost yemekli bir kutlama için davet edilmiş. Bu arada düğün hazırlıkları sırasında aileler arasında biraz gerilim yaşanmıştı, çünkü arkadaşım Medan’lı, kız tarafı ise Solo’lu (Orta Java). Düğün prosedürü, giysiler, falan tamamen farklıymış. Sonunda gelin baskın çıktı sanırım, Java usulü yapmaya karar verdiler. Yani bu anlatacaklarım Orta Java düğünü. Diğer bölgelerde giysiler ve tören daha farklı olabiliyormuş.

Ben daha önce Endonezya düğününe gitmediğim için törenin ve kutlamanın nasıl olacağına dair hiç bir fikrim yoktu. Ama düğün çok mutlu, çok eğlenceli bir kavramdır benim kafamda. Düğünlerde çok eğlenilir, az yenilir, bol dans edilir, göbek atılır. Ancak bu gittiğim düğün hiç de eğlenceli değildi. Çok ilginçti benim için ve ben çok güzel vakit geçirdim ama gelin ve damat için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.

Salona çok hoş bir dans grubu eşliğinde girdiler.

Bu kızlar dans ederek gelin ve damadı salona getirdi ve yerlerine oturttular.

Daha sonra anneler ve babalar gelip gelin ve damadın iki yanındaki koltuklara oturdular. O koltuğa oturanın üstüne bir suratsızlık çöktü, zorla gülümsüyorlardı sanki. Tabii ki gelin hariç, o diğerlerinin tam tersi, gülümsemesini, mutluluğunu zorla bastırıyordu, belli ki mecburiyetten o da. Damat zaten stresten kaskatı kesildiği için, suratsız ifadeyi takınmakta güçlük çekmiyordu.

Herkes koltuklarına yerleştikten sonra bir sürü adam mikrofonu eline alıp konuşma yaptı. Bunlar aile büyükleri ve yakınlarıymış. Yeni evli çifte iyi dileklerini sunuyorlarmış. Ondan sonra salondaki herkes sıraya girip tek tek hepsini kutladı. Bu o kadar çabuk olup bitti ki, ben ne olduğunu anlayana kadar tören bitirvermişti. Yemek kısmına kalmadım, koşa koşa eve gidip eksik kalan göbek kısmını Lara’yla ‘my hips don’t lie’ eşliğinde kalça sallayarak tamamladım. Böylece kendimce onların düğününü tamama erdirmiş oldum. İçim rahat, yeni çiftin mutlulukları için yapılması gerekenin yapıldığını, atılması gereken göbeğin atıldığını bilerek huzurla uyudum o gece.

>Batı Java Yerlisi – 2

>Ön bilgi: Endonezya’nın resmi dili Bahasa Indonesia olmakla beraber adalarda birçok farklı dil ve lehçe konuşulmaktadır. Bu resmi dilde TIDAK kelimesi HAYIR anlamına gelir. Ancak Endonezyalı’lar günlük konuşmanın içinde bu kelimeyi ‘tida’, ‘tak’ yada ‘ta’ şekillerinde kısaltarak kullanırlar.

– Oğlum çişin var mı?
– Ta!

not: bu çocuk neden bütün dillerde ilk ‘hayır’ kelimesini öğreniyor çözemedim ama araştırmalarım devam etmekte.

>Fabrikaya baskin!

>Lara’nin okulunda hemen hemen her ay bir sinif projeleri oluyor. Bir konu secip, onunla ilgili arastirmaya yapmayi, konunun derinine inmeyi, topladiklari bilgileri degerlendirmeyi ogreniyorlar. Bunun disinda bireysel olarak herhangi bir konuya ilgi gosteren olursa, ogretmenleri sahsi projelerini yurutmelerine de liderlik ediyor.

Kasim ayinin konusunu tekstil olarak secmisler. Sinifta bir koseye minik bir dukkan yaptilar ve evden komik yada ilginc giysiler goturduler okula. Cok buyuk yada cok kucuk giysiler, eski moda giysiler, is kiyafetleri, uniformalar, aksesuarlar. Bir kosede de kumaslar var, dokuma, orme, baskili, boyali, islemeli.. Ellerine aldiklari her giysinin etiketlerini okumayi, bedenine, nerede yapilmis olduguna ve kumas icerigine bakmayi ogreniyorlar bu siralar. Ogretmenleri giysilerin tipki puzzle gibi farkli parcalarin dikislerle birlestirilerek yapildigini ogretmek icin kendi pantalonunu ve bluzunu feda etmis. Cocuklarla birlikte bunlar uzerinde otopsi yaparak butun dikisleri sokmusler, butun parcalari incelemisler. Tunc’la birlikte cektigimiz “Made in Indonesia” videosunu ise buyuk sinema salonunda hep birlikte seyrettiler, boylece iplikten paketlene dek, bir t-shirtun gectigi butun asamalari gormus oldular.

Fakat en onemli ve heyecanli aktivite fabrika gezisiydi. Bizim calistigimiz, cocuklar icin en guvenli olabilecek fabrikalardan birine ziyaret organize ettik ogretmenle birlikte. Herseyi dikkatlice planladik, yurunecek rota, kac yetiskin gerektigi, turu kac dakika yapmamiz gerektigi gibi detaylari haftalar oncesinden konusmaya baslamistik. Anneler icin de ilginc bir konu olmali ki, ihtiyacimizdan cok daha fazla anne gelmeye gonullu oldu, boylece cocuklari ikiserli gruplar halinde, ellerinden tutarak guvenli bir sekilde gezdirebilecektik. Sonunda Pazartesi gunu 14 kisilik uc sinifla fabrika yollarina koyulduk.

Cocuklarin ilk okul gezisiydi. Butun arkadaslariyla birlikte otobuse binip bir yere gitmek bile onlari cok heyecanlandirdi. Ancak yolculuk bir saati gecince “are we there yet?” sorularinin ardi kesilmedi. Neyse, fabrikaya gittik, cocuklari sinif sinif gezdirdik. Kumas deposundan basladik, en cok etkilendikleri kisim kumas kontrol makinasi, otomatik kumas serim ve kesim makinalariydi. Otomatik kesicinin basindan dakikalarca ayrilamadik. Kumaslarin kesilmeden once 24 saat beklemeleri gerektigi ise onlara cok ilginc geldi. Sonra dikim bantinda parcalarin birer birer birleserek sonunda bir pantalon haline gelmelerini gozlemledik. Utu, kalite kontrol ve paketleme onlara daha da ilginc geldi. Ozellikle kalite kontroldeki minik stickerlara bayildilar.

Benim icin harika bir ani oldu. 4-5 yas grubu cocuklariyla fabrika gezmek, uretimi onlarin gozunden gormek cok ilgincti. Minik melekler her girdikleri ortama oldugu gibi, fabrikaya da isiklar sactilar bir anda. Herkesin yuzu gulmeye basladi. 1200 isciyi de bir anda mutlu etmis olduk. Gercekten cok hos bir gundu.

not: resimler yarin 🙂

>Haftasonu Özeti

>

Anne kız kuaför keyfi ve çiçekli, ışıltılı minik tırnaklar.


Biraz tembellik,

biraz oyun,

bol cilve…

içi bol badem ve aşk dolu, dışı pembe kalplerle süslü minik kekler,

ve keklerden daha lezzetli minik parmaklar…

Çocuklar uyuduğunda fotoğraf makinesiyle başbaşa kalan ben ve aynadan otoportre denemeleri.. Bir de şu netleme işini ve photoshopu çözsem…

>benim Jakarta’m ?

>Uzun sure ayni sehirde yasayinca, onunla ortak bir organizma olur sanki insan. Bir yeri avucunun ici gibi bilmek, garip bir rahatlik verir. Kendi sehrini iyi taniyanlar, keyifleri yerindeyken nereye gideceklerini, agiz tatlari kacikken nereye gidip ne yapacaklarini cok iyi bilirler. Bu oyle bir bilinctir ki, dusunmek bile gerekmez eyleme gecmek icin. Ayaklari oraya goturuverir insani, direksiyon basindaysa o belli noktaya cikiverir girilen tum sokaklar.

Yeni bir yere gittiginde ise her mekan, her tat yeni bir maceradir. Neyle karsilacagini bilmeden, baliklama girersin mekanlara. Bazan hic tatmadigin yepyeni lezzetler pesinde kosarsin, bazan da vucudunun yada ruhunun yorgunlugunu tanidik kokularla ve tatlarla gidermek istersin. Hosuna gitmezse onune gelen, cok da onemli degildir. Maceradir ne de olsa, iyi yada kotu bir deneyim olarak tatil anilarinin arasina kaydedersin.

Ben uzun zamandir kendimi bu iki durumun arasinda bir yerde hissediyordum. Mekanlarla iliskilerim gecmise dayanmadigi icin, nitelikli degildi. Tatil aski tadindaki iliskiler de bir sure sonra kabak tadi verir olmustu. Arada kalma durumu fazla uzayinca garip hissediyor insan kendini. Ama yanlis anlasilmasin, yabancilasma hic hissetmedim henuz. Bu sehir bir sekilde bana iyi geliyor. Sebebini bilmiyorum, merak da etmiyorum ama her turlu negatifligine ragmen, ben burada kendimi iyi hiseediyorum.

Neyse, buraya geldigimden beri ilk defa gectigimiz Cumartesi gunu kendimi buraya ait hissettim. Gitmek istedigim yeri cok net olarak biliyordum. Ortamin ruhunu, bana neler hissettirecegini, karsilacagim kokulari ve tatlari cok net kafamda sekillendirebiliyordum. Benim sehrim diyebilir miyim Jakarta icin artik? Dedim gitti bile.