>Binbir gece masallari

>Cocuklar uzun suredir kendi odalarinda, kendi baslarina yatiyorlar. Ancak araya seyahatler, gec saatlere kadar suren cocuklu toplantilar , ozellikle de yagmurlu mevsim girince duzen ister istemez sasiyor. Cocuklarin hayatimizin, yasadigimiz guzel anlarin bir parcasi olmasini istedigimiz icin sasiyor. Misafirler oldugunda cocuklar hakli olarak erken yatmak istemiyor. “Aylardir gormedigi babanesiyle bir saat daha fazla vakit gecirmis, cok mu?” diye dusunerek bunlara goz yumuyoruz. Bence bu degerli anlari yasamak, bizim kadar onlarin da hakki, kararda bir yanlislik gormuyorum. Yagmurlu mevsim ise basli basina bir sorun. Evi titretecek gucte gokgurultuleri oldugunda minikleri koynumuza alip, evin tepesine agac yikilmadan, evi su basmadan, havuz tasmadan firtinanin gecmesini beklemekten baska yapacak bir sey yok gercekten.

Aksam rituelinden sonra minikleri yataga gonderiyoruz. Her zamanki kuralimiz, eger yatmalari gereken saati gecirirlerse, gece kitabi okunmayacak. Yani soz dinleyip erken yatmanin odulu kendi sectikleri birer kitabi okumak, biraz yatakta oynasmak. Ama bu saat gecerse birer opucuk verip, isigi kapatip cikarim gozlerinin yasina bakmadan. Hikaye okunsun yada okunmasin, erken ya da gec olsun farketmez, eger hala uyumak istemiyorlarsa, hele de iceride biz film seyrediyorsak yada misafirimiz varsa eglence bundan sonra baslar.

Iki minik, mahzun bakislarla elele tutusarak yavasca iceri suzulurler. Kapida durup, sessizce bizim onlari farketmemizi beklerler. Bahane coktur ne de olsa, her geceye ayri hikaye yazilir. Arda’nin cisi gelmis olabilir, Arda susamis olabilir, Arda korkmus olabilir, karni agriyor olabilir, odada vizilti duyulmus olabilir, klima cok acik yada cok dusuk ayarda olabilir, bir yerleri kasiniyor olabilir… Bu senaryolarda Arda huzunlu bir sekilde sessizce gozlerimizin icine bakarken, konusmayi Lara yapar. Olayin kurgusu onceden yapilmistir, Lara fisir fisir talimatlari vermistir „simdi sen karnini tut”, “sen simdi susamis ol, tamam mi?” gibi. Bazan Arda isbirligi yapmaz sanirim, o zaman Lara tek basina gelip kendi rolunu tek basina oynar yada Arda’yi sikayet eder. „Arda cok konusuyor, uyuyamiyorum“ yahut „Arda gurultu yapiyor uyuyamiyorum“ diye. Ilki gercekci olmasa da, ikincisi genelde dogrudur, cunku Arda’nin uyumak icin yanina aldigi oyuncaklar genelde araba oldugu icin bunlari uyuyana kadar tikirdatir. Bazan da yagmurdan yada gok gurultusunden korkarlar ama bu durumda cocuklara sonuna kadar hak verilir cunku tropik firtinalar evi titretecek sekilde gurledigi icin, yumak olur, birlikte firtinanin gecmesini bekleriz. Uyumak mumkun degildir o seste.

Firtina yoksa, cocuklar gerisin geri yataga gonderilirler. Susamislarsa su verilir, cis gelmisse yada karni agiryorsa tuvalete goturulur, Arda gurultu yapiyorsa Arda’ya „gurultu yapma“ denir ve onlar tatmin olmamis bir sekilde yataga donerler. Bazi geceler bu fasil bir kac kez takrarlanir. Her gecenin hikayesi farklidir ama hep ayni sekilde, onlari yataga gondererek biter.

Bazan isyan bayraklarini cekerler. Birsey isterler, herhangi bir sey olabilir. Benimle yatmak isteyebilirler, hic yatmak istemeyebilir, bir kitap daha okumami isteyebilir, olasiliklar sonsuz ama ortak nokta o an gerceklestirilmeyecek birsey olmasi. O zaman kollarini kavusturup, kafalarini goguslerine dusururler ve somurturlar. Ya kapinin arkasinda, yada yataklarinin dibinde yanyana dururlar. Biri ne yaparsa digeri de onu takip eder isyan ciktiginda. Ikincisinin isyan sebebini anlamasi, bilmesi, hak vermesi hatta alakali olmasi gerekmez. Dayanismanin muthis bir ornegi vardir bu kez sahnede. Gulmemek icin yanaklarimizi isirarak isyani yatistirir, hikayeyi yine yatakta bitiririz.

>Prenses sendromunun insanliga zararlari

>Prenses sendromu asil olarak kadinlari hedefleyen ancak erkekleri de dolayli olarak etkisi altina alan ciddi bir hastalik, gercek askin ve sevginin en buyuk dusmani. Tuketimi pompalarken dunyaya ve insanlara verdigi maddi ve manevi zarari anlatmanin imkani yok. Bu sendrom, gunluk hayatin akisinda surekli olarak beyinlerimize ve bilinc altimiza sinsice gonderilen mesajlarla tohumlaniyor. Daha sonra da yilin belli gunlerinde uyulmasi gereken rituellerle hayatin akisini tamamen kendi yonune cekiyor. Irk, dil ve din ayrimi gozetmeden butun dunyayi etkisi altina almis durumda. Hastaligin cikisi maddiyata dayansa da, etki alani maddi gucten bagimsiz. Bu yuzden de tahrip gucu cok yuksek, gercek aski basit, maddi olcutlere indirgeyerek sinsice yoketme gucu cok siddetli.

Bu senelik ritueller tum dunyada genelde ayni gunlerde kutlaniyor, sevgililer gunu, anneler gunu, cart curt gunu gibi. Sevgi ve duygu dolu mesajlarla butun medya araclari kullanilarak insanlara direk ve endirek olarak tuketim gerekliligi isleniyor. Sevginin ancak maddi hediyelerle gosterilebilecegi, surpriz yapilmasi gerekliligi kaziniyor beyinlere. Sevilen yada yeteri kadar sevilmese de kendini seviliyor hissetmesi istenen kisinin mutlu olmasi icin gereken sartlar ve kurallar bastan belirlenmis zaten. Cicek sart mesela. Ne kadar pahaliysa sevgi o kadar buyuk demek. Yuzuk, mucevher, surpriz tatiller, pahali her turlu hediye bu rituellerin en onemli elementlerinden.

Prenses sendromu, kadinlarin ortacag ogretilerinden kalma rollerinin uzantisi aslinda. Akilli, ileri goruslu, hayatini bilime yada icsel yolculuklara adayan butun kadinlarin cadi suclamasiyla yakilip katledilmesi sonucunda ortaya cikan sessiz, korumaya, sevgiye ve ilgiye muhtac, ancak bir erkegin sayesinde mutlulugu bulabilen insan modelinin temeli. Erkekler icin de guc, statu, ustunluk gostergesi.

Aslinda tuketim amacli butun bu tur kutlamalarin insanlara dayatilip, duygu somurusu haline getirilmesi basli basina bir sorun. Kutlasan bir turlu, kutlamasan bir turlu. Hediye almasan kendini suclu, alsan salak gibi hissedersin. Hediyeyle kime neyi ispatliyoruz? Karsimizdakini sevdigimize kendimizi mi, yoksa onu mu inandirmaya calisiyoruz? Gercek sevgi maddesel hediyelere ihtiyac duyar mi? En guzel hediye sabah yanaga konan bir opucukle uyanmak degilse sevgi nerede?

Iste bunun icin, kutlanmasin sevgililer gunu. Kadin dergilerindeki anketlerde “suprizlerden hoslanir misiniz?” sorusu olmasin, hatta kadin dergileri olmasin, yasaklansin. Kiz cocuklarina kirk gun kirk gece dugunle, sonsuza kadar mutlulukla biten masallar okunmasin. Pamuk Prenses, Sindrella da yasaklansin. Filmlerde sampanya kadehinden cikan yuzuk sahneleri olmasin. Kadinlarin bilincaltina mutlulugu baskalarinin davranislarinda, hediyelerinde, surprizlerinde bulma fikirleri islenmesin. Sevginin olcutu pirlantanin buyuklugu, cicek demetinin pahaliligi, gelinligin kabarikligi olmasin. Tek tas hayali kuran ve takan kadinlara zorla “Blood Diamond” filmi seyrettirilsin. Sigara paketlerinin ustune kanserli insan resimleri basmaya mecbur kiliniyor ya sigara sirketleri, elmas ve pirlanta satan kuyumculara da bu ugurda hayatini yitiren yada sakat, ailesiz kalan Afrika’li cocuklarin resimlerini asma zorunlulugu getirilsin. Kimse bir baskasi tarafindan mutlu edilme beklentisine girmesin. Gercek sevgi olsun davranislarimiza yon veren, kalbimizin taa dibinden fiskiran ve tum evrene yayilan sevgi. Hayatin her saniyesi aski kutlayarak gecsin.

>Kaplanin Yili

>

Bu Pazar, Asya’lilarin ay takvimine gore Metal Kaplan yilina giriyoruz. Ayni zamada sevgililer gunu, yani illaki isin icinde kirmizi birseyler olacak bu hafta sonu.

Kaplan, cesaretli, otoriter, karizmatik, hirsli, maceraci, dinamik ve biraz da dramatik bir karakter. Cin astrolojisinin ucuncu sembolu oldugu ve baharin ilk aylarina hakim oldugu icin ayni zamanda yeni baslangiclari, degisiklikleri, yenilenmeleri simgeliyor. 2010, Yang metal kaplan yili, metal ve yang kaplanla birlesmesi bol hareketli, degisimlerle dolu, belirsiz ve krizlere acik bir yil bekliyor bizi demek oluyor. Kaplanin elementi tahtaymis, kaplan metalle uyumlu olmadigi icin calkantili bir yil olabilirmis. 2009 okuz yiliydi ve yavas, temkinli, tedbirli hareket edilmesi gereken bir yildi. 2010’da ise tam tersi hizli, akinti degisikliklerini hemen algilayip hareket tarzini degistirebilecek ceviklik gerekecekmis. Kaplanin bagimsiz, onurlu, oncu ozellikleri yine davranis sekillerimizi belirlemede aklimiza getirmemiz gerekiyormus.

Simdi bunun Turkce mealini ve diger okuduklarim ve duyduklarimdan anladiklarimi yaziyorum; 2010 belirsiz, surprizlerle ve degisimlerle dolu bir yil olacak. Gerceklestirmek istediginiz buyuk yada kucuk tum degisiklikler, atilimlar, yatirimlar icin cok uygun bir yil. Bunlari gerceklestirmek kolay olmayacak, ama cesaretini toplayip girisimde bulunanlar basarili olacak. Ortam ve sartlar cok hizli degisecegi icin algilarini acik tutup, hizli davrananlar kazanacak. Yeni buluslar, buyuk degisimler ve teknolojik onemli gelismelerin olabilecegi bir yil olacakmis. Yaratici, cesur, kivrak zekali ve atik olanlar kazanacak. Huzur ve sukunet arayanlar icin zor bir yil olabilir.

Yazilanlar, soylenenler dogru sanirim. Kendimde bir deli cesareti var son zamanlarda. Yani hep biraz vardi aslinda ama ozellikle son birkac haftadir herseye bir atlama soz konusu bende. Salak gibi her ise, her aktiviteye gonullu oluyorum, sonra da sasiyorum kendime, neden boyle davrandim diye. Su anda isteki yukum gecen senenin resmen uc kati, hepsine de ben kasindim. Mesela daha dun Lara’nin okulundaki panayirda Turk yemekleri standi acmaya gonullu oldum. Neyime guveniyorum bilmiyorum, ama tutamiyorum kendimi iste. Bir daglari deviririm havalari, bir gozu karalik var ki ustumde, ben de anlayamiyorum. Hayirlisi bakalim, daha ne isler acacak basima benim bu kaplan yili.

Biz bu kaplan yilina Jakarta’daki Turkler olarak, aslan sutu icip kaplan kesilerek girmeyi planliyoruz. Havai fisek bulamadik, kotu ruhlari nara atarak kovalayacagiz!

>Tukuruk agaci

>Beynimin yazan kismi tatilde bir suredir, hele bu sabah benimle gelmeye bile ikna edemedim. Bahcede yatip bulutlari seyrediyor su anda. O yuzden arsivimdeki son yaziyi da bugun kullaniyorum, bundan sonraki post ne zaman gelir bilemiyorum. Yazinin fotografini da bulamadigim icin koyamiyorum. Nasil bir haldeyim oradan tahmin edin artik. Neyse, buyrunuz, yine dalisli, biraz da igrenc bir yazi daha.

Dalis yapanlarin en buyuk basagrilarindan biri bugu yapan maskelerdir. Bu cumlede dalis yapanlar gelecek igrencligi tahmin etti sanirim. Herhangi birsey yapmadan, maskeyi takip suyun altina indiniz mi, illa ki o maske bugulanir, zirt pirt icine su alip maskenin camini icten yikamak gerekir, burnunuza gozunuze su kacip durur. O dalisin tadi olmaz, ne dogru duzgun ortaligi gorebilirsiniz, ne de habire maskeyi yikamaktan rahat dolasabilirsiniz.

Maskenin bugulanmamasi icin gelistirilmis hazir, son derece hijyenik solusyonlar var. Ancak bunlari kullanmayi tercih etmeyen yada gerek duymayan dalgiclarin en etkili anti-fog solusyonu kendi tukurukleridir. Dalistan once kuru cama soyle okkali bir tukurup, o tukurugu guzelce cama yaydiniz mi bugu mugu olmaz dalis boyunca. Daha fazla detaya girmiyorum ama bu islemden once cikolata yemenizi tavsiye etmem. Amma velakin, soz konusu yeni alinmis bir maske ise, bu yontemlerin hic biri tam olarak ise yaramayabilir. Maske caminin ic yuzeyini kaplayan kimyasal maddeler tamamen gidene kadar, hep problem cikarir yeni maskeler. O yuzden nuhnebiden kalma eski maskelerle dalan cok dalici vardir. Konfor herseyden onemlidir cunku dalista. Yeni maskelerin camlari dismacunlariyla ovalanir, cakmakla yakilir ama bazan hic bir fayda etmez.

Iste benim de 10 sene ayni maskeyi kullandiktan sonra ozenip hevesle aldigim ama bir turlu barisamadigim bir maskem var. En son tatile de bir hevesle bu maskeyi goturdum. Yine dalistan once cakmakla yaktik falan, ben guzelce tukurdum, hatta Tunc’a da tukurttum ki onuki gayet okkalidir, ama faydasi olmadi. Son care hazir kimyasal solusyonlari denemeye karar verdim. Bu solusyonlari kullanmayi sevmiyorum cunku gozumu yakiyor ama buguyu gercekten de onluyor. Dalis arasinda dalis merkezine gidip, anti-fog solusyonu var mi diye sordum. Cekmecelere baktilar, iceri girdiler ciktilar falan ama faydasiz. Yuzunde kocaman bir gulumsemeyle „solusyon kalmamis ama bizim anti-fog agacimiz var. Dur cocuklara soyleyim, sana yapragindan getirsin, dalistan once yapragin suyunu iyice cama sur, sonra yika“ dedi.

Cok sasirdim, cok da hosuma gitti. Boyle birseyi nasil kesfettiler merak ettim ama sonra bu insanlarin gecimlerini hep denizden sagladiklari aklima geldi. Simdi yeni cikan gelir kaynaklari turizm oldugu icin dalis liderligi yapiyorlar ama ondan once buyuk ihtimalle balik, ahtapot, inci avliyorlar, yine denizle icice yasiyorlardi. Yapraklarimi kullandim ama yine de cok etkili olmadi. O seyahati yine eski maskemle maskemle bitirdim. Ama yine de benimki kadar belali bir maske olmasa, ise yaracagindan eminim. Bu dogal, geleneksel cozum benim cok hosuma gitti.

>KEFIR

>Daha once bahsetmistim kefir tanelerimin nasil azdigindan, yere goge sigdiramadigimdan ve evin mandiraya donmesine az kaldigindan. Kefirin faydasina gonulden inandigim icin, bir damlasini bile heba etmeye icim el vermiyor. Bu yuzden evdekilere kefiri yedirmek icin olmadik yontemler uygulamaktayim uzun zamandir. Bastan itiraz ve direncle karsilasinca yeraltina cekilip, eylemlerimi mutfagin kapali kapilari ardindan, gizlice yurutur olmustum. Ama simdi, her turlu riski goze alarak kefiri evdekilere yutturma sirlarimi * Yeliz * icin burada ifsa ediyorum.

Fotograf cekmek icin bu yaziyi bir haftadir bekletiyorum ama hafta sonu kendimi Asya’nin nimeti spa, masaj olaylarina feci halde kaptirdigim icin fotograf falan yok. Amaan, kefir iste, beyaz koyu bir sivi, fotograflik, ozel bir estetik durumu yok zaten. Idare edin artik.

Ayranin yandan yemisi icecegi:
Kefiri cok eksi olmayacak sekilde mayalayip, biraz su, biraz tuz ile karistiriyorum. Uzerine bazan kuru nane, bazan kereviz tohumu, bazan ikisinin karisimini serpip ayran diye yutturuyorum.

Cakma Cacik yada Khiyar bin Kefir:
Kefiri sulandirmadan kullaniyorum, biraz da yogurtla karistiriyorum. Sonrasi bildiginiz cacik, bol sarimsakli, salatalikli, naneli yada dereotlu.

Suzme Kefir:
Tulbentte, ananelerimizin suzme yogurt yaptigi usulle suzuyorsunuz kefiri. Sureyi de arzu edilen koyuluk miktarina gore ayarlayabilirsiniz. Ben suzmeden once biraz tuz ekliyorum, cunku suzdukten sonra karistirmasi zor oluyor. Bu kritik bir is cunku islem sonunda sonucunda iki urun elde ediliyor. Biri suzme kefir, digeri de whey denilen peynir alti suyu ki, o da ziyan edilemeyecek kadar faydali.

Suzulmus kefiri ben en cok, bol tahilli ekmege surup, uzerine corek otu serpistirerek yemeyi seviyorum. Sandvic iclerine suruyorum bazan. Taze yada kuru otlarla karisitirip cakma krem peynir seklinde yutturulabilir.

Aslinda suzulmus kefiri presleyip basbayagi peynir yapma planim var ama uygulamadim henuz.

Gelelim peynir alti suyuna, bu suyu direk corbalara koyup ev ahalisine yutturuyorum. Cok bariz bir tadi olmadigi icin birsey anlasilmiyor.

Tapas del keffirro:
Yukaridaki islemle suzulmus kefirin en begenilen hali bu. Sarimsak, bol nane ve kekik, karabiber, biraz da kimyonla karisitirip uyduruktan bir meze elde ediyorum ve herkes bayiliyor.

Ricotta:
Bunu henuz uygulamadim ama niyetim baki. Tarif Evcini’nden ve cok cesitli sekillerde degerlendirilebilir. Yine kefirim artarsa deneyecegim.

Boreklerde:
Borek yaparken yufkalari yumurta, sivi yag, sut ve yogurt karisimiyla islatirim ben hep. Iste bu karisima yogurt yerine kefir koyuyorum. Cok da guzel oluyor. Olcusunu damak zevkinize ve kefirin kivamina gore ayarlayabilirsiniz.

Asya’da yasayip da yufka bulamayanlara not: ben yuvarlak, elde acilmis spring roll yufkalarini kullaniyorum. Bu yufkalar tamamen tuzsuz yapildigi icin, yukarida tarif ettigim karisima tuz da eklemek gerekiyor. Aksi halde, boregin ici tuzlu bile olsa, asiri tuzsuz oluyor. Elde acilmislarini bulamazsam hazir wonton yufkalarini da kullaniyorum, bunlar biraz daha tuzlu ve asiri kuru. O yuzden yagi ve sutu daha fazla, tuzu daha az kullanmak gerekiyor. Bu hazir yufkalari kaynar suya batirip cikarip, aralarina sivi yag surup uyduruk su boregi yapmak mumkun. Kaynar sute batirinca da fena olmuyor. Turkiye’de ben cok az sivi yag kullanirdim boreklerde, hatta hic koymadigim bile olurdu. Ama Asya’daki yufkalarla az yagli borek hicbirseye benzemiyor maalesef. Biraz cesareti toplayip herseyi denemek lazim, oturup elinde olmayanlara uzulecegine,merak etmek, cikip aramak, ne bulursan alip deneme yapmak lazim. Ilk seferinde olmazsa ikincisinde guzel birseyler oluyor. Bu yazinin da mesajini verdim ya, gonul rahatligiyla tariflere devam edebilirim.

Corbalarda:
Benim klasik terbiyem yumurta, un, yogurt ve corbasina gore limon yada sut karisimindan olusur. Burada da yine yogurt yerine kefir kullaniyorum. Eksili corbalarda, kefir olunca limonunu biraz daha az kullaniyorum. Gercekten hic birsey anlasilmadigi gibi, cok da lezzetli oluyor. Mesela yesil mercimekli ve eristeli corbada, sulu koftede, yayla corbasinda, ispanak (yada herhangi bir yesil ot) corbasinda harika oluyor. Mesela daha dun evde kalan zeytinyagli kapiskayi bu sekilde corbaya cevirdim, herkes de bayilarak yedi.. hahaha eveeet, sevgili ev ahalisi dun aksam cok begendiginiz corba, gecen gun begenmediginiz kapiskaydi. hi hi hi

Keklerde:
Buttermilk ve yogurt olan tariflerde kefir kullanarak pek cok degisik kek yapilabilir. Benim bizzat denediklerim sunlar:
Cafe Fernando’nun frambuazli keki
. David Lebovitz’in baharatli elmali keki. Ufuk Mutfakta’nin kabakli, tuzlu keki.

Kefirli Ekmek:
Bu tarif Devletsah’tan. Aslinda eksi mayali ekmek de yapilabiliyormus kefirle ama o kadar ileri gitmedim henuz.


Bunlarin disinda yogurdun yada buttermilk’in kullanildigi her turlu hamurda bence kefir kullanilabilir. Ben mayali pogaca bile yaptim kefirle. Aslinda mayasiz pogacada daha iyi olur muhtemelen ama bana yagli ve agir gelir hep mayasiz pogacalar. Klasik mayali hamurla da zaten pogaca, pizza, pide, ne isterseniz yapabilirsiniz.

Biz yukarida tarif ettigim ayrani hemen hemen her aksam iciyoruz. Kizim bir aksam sut, bir aksam kefir iciyor. Oglum ise, benim gibi sutten nefret ettigi icin her aksam kefir iciyor. Cocuklar bazi geceler benden once hatirlayip istiyorlar kefirlerini. Bilimsel bir dayanagim yok ama sutun her vucuda iyi gelmedigini dusunuyorum, ozellikle de bana. Bu yuzden sut ve kefir konusunda gozumu acan Prof. Dr. Ahmet Aydin’i ve onun Beslenme Bulteni’ni cok seviyorum.

Bu arada, kefirin metalle temasi konusunda degisik gorusler var. Ben metal temasini mumkun oldugunca minimuma indirmeye calisiyorum, o yuzden kek, borek vs yaparken cam ve silikon kaplar kullaniyorum. Ancak okudugum bir goruse gore, kefire zarar veren metaller, onunla reaksiyona girenler. Bu yuzden paslanmaz celik tencere kullaniminda bir sakinca gormuyorum ama yine de kefirli corbalarim icin dun itibariyle hayallerimin ici emaye kapli bir dokme demir tenceresini almis bulunmaktayim.

Kefirin bakimi, mayalanmasi, saklanmasi, faydalari uzerine bir cok bilgi var. O yuzden bu konulara hic girmiyorum, zaten kefiri evde yapanlar bunlari coktan arastirip ogrenmistir. Tuketim alternatifleri sonsuz, yeter ki siz kefiri hayatinizin parcasi haline getirmek isteyin. Baska fikirleri, farkli uygulamalari olanlar paylasirsa sevinirim, akil akildan ustundur ne de olsa.

>LEMBEH’IN UZAYLILARI

>Lembeh’teki gunlerimiz oyle guzeldi ki, hala animsadigim zaman yuzume huzurlu bir gulumseme yerlesiveriyor. Lembeh dalislari „muck dive“ denilen cinsten, yani cercopun, kumun icinde minik canlilar ariyorsun buluyorsun. Mercan da var ama genelde dalislar kumda basliyor, sonra da 5-6 metredeki mercanlik bolgede emniyet dekolarini yaparak bitiyor. Zaten o kara kumlarda oyle ilginc canlilar var ki, kafani cevirip mercanlara bakmiyorsun.

70-75 dakika suyun altinda kalip, gene de cikmak istemez mi insan? Istemiyor iste. En son Sipadan’daki Baracuda Point’te boyle hissetmistim. Yillardir dalislarda yeni seyler gormuyordum. Sikayet kesinlikle degil cunku cok guzel ve zengin yerlere dalis yaptigim icin beni sasirtacak birsey cikmiyordu karsima. Lembeh’te hayatimda ilk kez karsilastigim bir suru canli gordum, hem de ne canlilar. Onlari tarif etmek zor, en iyisi yuksek musadeleriyle Tunc’un resimleriyle anlatmaya calismak.



Bunlar sadece bazilari. Mesela oyle bir olay yasadik ki, gercekten gunumuzun can cekisen doga sartlarinda sahit olunmasi cok nadir olsa gerek diye dusunuyorum. Genelde balon mercanlarinin altina gizlenen ve binbir guclukle gorunen Orangutan yengecleri Lembeh’te halatlarin ustunde, orada burada, heryerde. Bir halatin uzerinde buldugum Orangutan Yengecini Tunc’a gosterdim. Tam resmini cekmek icin kamerayi dogrulttu ki, nereden geldigini anlamadigimiz bir Spider Crab, bizimkine saldiriverdi. Bir anda bu iki nadir yengec birbirlerine girdi. Tunc fotograflari birsey anlasilmadigi icin pek begenmese de, ben bu ozel ani belgeledigi icin cok degerli buluyorum ve sizlerle paylasiyorum. Bakalim resimdeki iki yengeci gorebilecek misiniz?

Dalis liderimiz Detmon, bizim her turlu nazimizi ceken, aslinda yasantisini sualtinda surdurmesi gereken yari amfibyen bir arkadasti. Sirtinda yuzgec goremedim ama kesin saklamistir diye dusunuyorum, yoksa sualtindaki her canliyla bu kadar rahat iletisime giren biri nasil olur, 3-4 mm’lik harika canlilar nasil bulunur koca denizde? Gercekten Detmon olmasa, buyuk ihtimalle gorduklerimizin onda birini gorurduk. Karada yasantisini surduren bir canlinin gozunun secmesi, beyninin algilamasi zor yaratiklar buldu gosterdi bize. Cok fazla fotografci nazi cekmisti belli ki, gidilecek noktalardaki yaratiklara gore, bir gun oncesinden hangi lensi takmasi gerektigini soyluyordu Tunc’a.



Iste bu yaratigi da yine Detmon gosterdi bize. Nereden cikti anlayamadik, ne olduguni hic anlamadik. Ciktigimizda neden butun dalisi bu hayvanin basinda gecirmedik diye hayiflandik. Bu yaratik bu dunyadan olabilir mi sizce? James Cameron hakli galiba (bknz. Abyss)

>LEMBEH BOĞAZI

>Lembeh’te kalacagimiz otel, Kungkungan Bay Resort, Santika’dan bizi ozel bir aracla aldirdi ve Manado’dan Lembeh’e yaklasik 2 saatlik bir yolculuk yaptik. Cocuklar bu kisa yolculugu uyuyarak gecirse de, biz yol uzerindeki koyleri, sevimli kiliseleri, kamyonet kasasina dolusup kiliseye giden saclari yapili, kirmizi ojeli suslu teyzeleri, inek arabalarini seyrederek cok keyifli bir yolculuk yaptik. Sokaklarin temizligi ise bizi cok sasirtti. Jakarta’nin pisliginden sonra her evin onunde biri sari, biri yesil olmak uzere ikiser tane cop tenekesi gormek, insanlarin zaten yemyesil olan bahcelerini bir de birbirinden guzel saksi cicekleriyle suslemesi bende saskinlik, hayranlik ve saygi uyandirdi.

Lembeh bogazi inanilmaz guzel, ruya gibi. Yemyesil yagmur ormanlarinin denize aktigi kara parcalarinin arasindan akip giden capcanli bir deniz, siyah volkanik kumsallar ve guler yuzlu insanlar.


Kungkungan Bay Resort’u Lara „Jungle Hotel“ olarak tanimladi, gercekten de oyle.

Evler ormanin yamaciyla deniz arasindaki daracik bolgeye kurulmus. Odanin hemen onu cocuklarin mangrove ve palmiye golgesinde oynayabilecegi o harika kumsal, arkasi da yagmur ormaniydi. Hayat gecmez mi burada?

>Hain bir mim

>Bu seferki mim çok hain, çanta mimi. Bayanların çantası karıştırılmaz ya hani, işte o kutsal, dokunulmaz çantaların sırlarını ifşa eden mim. Kim çıkardıysa esefle kınıyorum 🙂
Artık kaçış yok, Beste mimlemiş. Ben de kirli çamaşırlarımın bir kısmını döküyorum ortaya. Benim hayatımda üç çanta oluyor efendim, bir çocuklarla çıktığımda aldığım çanta, bir günlük çanta, bir de bilgisayar çantam. Asıl pandoranın kutusu bilgisayar çantam ama mim ‘bilgisayar çantası mimi’ olmadığı için bunu açmıyorum, böyle daha da hain bir mim çıkabilir her an diye Pazartesi ilk iş bilgisayar çantamı temizleme kararıyla kapatıyorum hafta sonumu.

Buyrun bu benim işten gelip koltuğa attığım haliyle çantam:


1. Eşarp
2. İşle ilgili dosya, kelebekli deri kurdeleli defterim ve çirkin hesap makinem
3. Bozuk para çantam
4. can kurtaran çanta bir
5. Ambasador Mall’dan alınmış kopya DVD’ler
6. can kurtaran çanta iki
7. Bir arkadaşımın Nepal’den hediye getirdiği kolye , kesesi içinde
8. Cüzdana konmamış paralar
9. El kremi
10. Dim Sum restoranından araklanmış ıslak mendiller
11. Cüzdan

Gelelim şu can kurtaran çantalara, hafta içinde bir kaç çanta değiştirdiğim için bu minik çantaların görevi çok kritik. bunları aldığım zaman hayati şeyleri yanıma almışım gibi hissediyorum. Bunların içeriği de şöyle:

1. Kağıt mendil
2. Evren’in lebkuchen tarifi
3. Bilimum kalemler ve silgi
4. Bir adet oyun parkı kartı
5. aynı restorandan araklanmış bir ıslak mendil daha
6. Deniz kabukları
7. Ruj
8. bunun ne olduğunu bilen var mı? he he
9. minik kağıt törpüler
10. sivrisinek kovucu losyon
11. Geçen sene Chinese New Year’da arkadaşımın annesinin verdiği, içinde para olan ve bir yıl çantamda taşımam gerektiği söylenen uğur zarfı
12. lastik toka
13. ıslak mendil
14. bir fabrikanın bahçesinden aldığım çiçek tohumu
15. antiseptik el sıvısı
16. şeker
17. bir arkadaşımın kendi elleriyle yaptığı metalden kitap ayıracı.
18. naneli sakız

Çanta iki:

1. Telefonun kulaklığı
2. Telefonun şarjı
3. İşyeri kimlik kartım

Budur…
Merakımdan deli kız Duygu‘yu mimliyorum.. hi hi hi

>MANADO, BUNAKEN

>

Taaa gecen sene tatil anilarima ertesi gun devam edecegimi soylemisim, sozumu tutmamisim. Oysa daha neler var anlatacak, muhtesem dalislar, minik sirin kasabalar, uzaylilari andiran yaratiklar ve benim kirkima uc kala bikiniyle sanatsal pozlar verme hikayem. Neyse, gec de olsa kaldigim yerden devam ediyorum.
Kaldigimiz otel, Santika, mangrove agaclariyla kapli bir koya kurulmus, sirin bir oteldi. Mangrovelar, okyanus kiyilarinda, ozellikle gel gitlerin yogun oldugu ve denizin organik iceriginin yuksek oldugu tropik bolgelerde yetisiyor. Buharlasma sebebiyle, mangrove koklerinin bulundugu sular aslinda denizden cok daha yogun bir tuz oranina sahip oluyor. Mangrove agaclarinin toprak erozyonunu onleme ve karayi buyuk dalgalardan, minik tsunamilerden koruma gibi onemli ozellikleri var. Bunun disinda bir ise yariyor mu bilmiyorum ama gun icinde alcalip yukselen sularla, inanilmaz bir gorsel solen sundugu bir gercek.

Santika’da dalis merkezinden tekneye gitmek icin, mangrove agaclariyla cevrili bu iskeleden yurumek gerekiyor. Bizim orada bulundugumuz gunler genelde yagisli gectigi icin, bu iskeleyi kuru yurudugumu hatirlamiyorum. Dalis merkezi cok sirin, tropik bir yapida olsa da, son derece profesyonelce isletiliyor. Guvenlik ve acil durum prosedurleri oturmus. Kiralik ekipman kalitesi de son derece yuksek. Sabah tekneyle cikip iki dalistan sonra donuluyor, ogle yemeginden sonra da bir dalis yapiliyor. Ekstra dalis isterseniz yapmak mumkun ama biz biraz cocuklarla da vakit gecirmek icin yapmadik.

Bunaken’deki dalislar genelde hep genis acilikti. Daha once baska yerlere hic gormedigim, yada cok kucuk hallerini gordugum bazi mercanlarin dev gibi hallerini gordum. Bir ara 8 tane gri resif kopekbaligi bizi 40 metrelere dogru cagirsa da gitmedik. Yukaridan el sallamakla yetindik, uzaktan da olsa onlari gormek cok iyi geldi bize. Koskocaman travelly’ler, normalda birer ikiser tane gorulen baliklarin suruler halinde dolasmasi beni cok etkiledi. Bir kaya parcasi vardi ki, butun girintileri anemonla, butun anemonlar yaramaz anemon baliklariyla doluydu. Tunc guzel bir kompozisyon yakalabilmek icin bana baliklara yaklasmami isaret ederken, en kavgaci olani beni kovalamaya calismakla mesguldu. Cok sevdim onu, yuvasini ve yavrularini dev canavardan korumaya calisan bir anneydi o bence.

Akintilardan bahsetmistim daha once. Cok akintiliydi. Asagi, yukari, saga, sola.. Bu kadar ani yon degistiren akintilarla ilk defa burada karsilastim. Zaten ilk dalista bacaklarima, ayaklarima surekli kramp girdi. Neyse ki sonraki dalislarda kaslar alisti, ben meyve ve vitamine asildim da, bir daha tekrarlanmadi.

Manado’da dalislardan feraget edip kara turu yapmadim ama aklim kalmadi desem yalan olur. Java da yesil ama Manado’daki yesillik ve doganin zenginligi beni kendine hayran birakti. Her yer, ama her yer gokyuzune uzanan palmiyelerle ve kocaman yagmur ormani bitkileriyle kapliydi. Tatilde kendimle ilgili bir kesifte bulundum ki o da egri duran palmiyeleri, dumduz duranlardan daha cok sevdigimdi. Tropik firtinalara daha kolay karsi durmak icin egilmisti bu palmiyeler ve o upuzun govdeleriyle dik duran agaclardan daha fazla bir yuku gogusleyecek kadar gucluyduler. Benim gibi denize sevdaliydi onlar, o yuzden yapraklarini gokyuzune degil de, denizin mavisine yaklastirmak icin zarifce denize yonelmislerdi. Daha farkinda, daha guclu, daha romantikti onlar.
Manado’da sehir merkezindeki uyduruk alisveris merkezine, eksikleri tamamlamak icin iki kez gitmek zorunda kalsam da, otel disinda birseyler yemeye cesaret edemedim. Nufusun cogunlugu Hristiyan oldugu icin herhangi bir etin domuz olma olasiligi yuksek. Haydi domuz neyse de, bolgede kopek, fare gibi normalde yenmeyen hayvanlarin da etleri yeniliyor. Sehir icinde rahatca bulunur mu bilmiyorum ama dag koylerinde oldugunu biliyorum. Neyse, bu konuyu kapatiyorum, cunku kopek, yunus, at, tavsan gibi hayvanlarin insanlar tarafindan yeniliyor olmasi benim cok sinirimi bozuyor.

Burada 5 gun gecirdikten sonra Lembeh’e gitmek icin yola ciktik.

>I lab you

>

Dün akşam yatmadan önce duş için banyoya gittik. Giysilerini çıkarmak için dizlerimin üzerine çökünce, yüzümü ellerinin arasına aldı, gözlerimin içine bakıp ‘I lab you’ dedi ve yanağıma yumuşacık bir öpücük kondurdu. ‘I love you’ deyip sarıldım, öylece durduk bir süre. Babandan başka bir erkeğin kalbimi böyle çarptıracağını hayal bile edemezdim. Sen o upuzun kirpiklerini kırpıştırınca dünya duruyor sanki.