>Saglikli yasam – 2

>Cok yogunum ama bunu unutmadan yazmam lazim. Dun aksam Istanbul’dan, biraz kilolu bir arkadasim ziyarettimize geldi. Lara sorulariyla hemen kizcagizi bunaltti.

L: aaa, sen hamile misin? Yakinda bebek cikacak galiba, karnin cok buyumus
A: yok canim, hamile falan degilim. Biraz sismanim sadece.
L: aslinda spor yapsan zayiflarsin
A: Vaktim yok spor yapmaya
L: Sabahlari erken kalkip egzersiz yapabilirsin
A: …
L: Gercekten, spor yaparsan hem kilo verirsin, hem daha saglikli olursun
S: Haklisin Lara’cim, cok dogru soyluyorsun ama Ablanin kilosu hakkinda daha fazla konusmayalim istersen

Biraz utandim tabii ki durumdan ama Lara’da simdiden duzenli egzersiz yapma bilincinin olusmus oldugunu gormek beni cok mutlu etti. Gercekten de cocuklarda gormek istedigimiz davranislari onlara asilamanin en etkili yolu, ornek olmak sanirim.
Ve en onemlisi, Tunc’un sigarayi birakmasi, yada en azindan cocuklarin yaninda icmemesi.

>Değişim

>Hayatta herşey, hatta hayatın kendisi sürekli akış halinde. Biliyoruz ki hiçbirşey olduğu gibi kalmıyor, değişmemek doğaya aykırı. Ama hala nedendir her değişimin bizi rahatsız etmesi, tedirgin etmesi, midemize yumruk saplaması? Rahatımızın yine bozulacağını bilmenin verdiği huzursuzluk mu, yoksa belirsizliğin getirdiği tedirginlik mi? Belki her ikisi de.

Oysa ki akıntıya karşı değil de akıntıyla hareket etsek, daha hızlı ve kolay ilerleyeceğiz. Hayatın akışını olduğu gibi kabul etmek tembellik yada umursamazlık değil ki. Tam tersi daha yüksek bir bilinç, irade ve inanç seviyesi gerektiriyor. Akıntı yön değiştirdiğinde, tüm hayatını, görüşünü, beklentilerini, planlarını değiştirecek gücü gerektiriyor.

Bunun üstünde çalışmam lazım. Geçmişe, geleceğe, yaşananlara yada yaşanılabileceklere takılmadan şimdiki zamanda bulunmam lazım bütün enerjimle. Yürüken hep ufka bakmam lazım, ayaklarıma değil.

>Ahiret Soruları – 2

>Bombalar patladığından beri alışveriş merkezlerine gitmiyoruz. Bu da evde daha çok zaman geçirmemiz demek oluyor doğal olarak. Tunç iki haftadır yok, çoçukların okulu tatil, gündüz dışarı çıkamıyorlar, iyice bunaldılar evde. Gerçi hergün bahçede oyun saatleri var mutlaka ve çok eğleniyorlar bence. Çünkü Arda bahçe sevdası yüzünden çok sevdiği uykusundan vazgeçmiş görünüyor. Eskiden öğle uykusunu 3-4 saat uyur, hava kararınca uyanırdı. Şimdi hava kararmadan bahçede oynasın diye 3 gibi kalkıyor.

Lara’ya bugün neden alışveriş merkezlerine gitmediğimizi anlatmaya çalıştım ki ısrar edip durmasın.

S: Pasific Place’te geçen hafta bomba patladı. Polis de henüz suçluları yakalayamadı. O yüzden alışveriş merkezlerine gitmeyeceğiz bir süre.
L: bomba ne?
S: Havai fişek gibi ama çok daha gürültülü ve şiddetli. Binaları yıkıyor, insanlara zarar veriyor. Kötü insanlar yapıyor bu işi.
L: Polis neden yakalayamamış kötü insanları, çok mu hızlı koşuyorlarmış?
S: Yok canım, polisten saklanmışlar, polis bulamamış onları henüz.
…..
L: bomba patlayınca insanlar ölmüş mü?
S: evet, yaralananlar da var, ölenler de
L: Ölünce n’oluyor?
S: Bilmiyorum
L: Internetten araştıralım mı?
S: Internette bulamayız bu bilgiyi çünkü kimse bilmiyor. Ölen birisi neler olduğunu anlatamayacağı için bilmiyoruz. Ben biraz düşüniim bu konuyu tekrar konuşmak için seninle.

Haydaa… Ben doğuma çalışmıştım, sorular ölümden geldi.. Ne biçim iş kardeşim anne olmak.. Ben en iyisi gene Nil’e sorayım bu konuyu. Herzaman aklıma en yatan cevapları ve çözümleri onda buluyorum. Çocuklulara şiddetle tavsiye edilir.

>Saglikli Beslenme

>Cocuklar dogduktan sonra, hem onlarin minicik bedenlerine zarar vermemek, hem de buyuduklerinde saglikli yeme aliskanliklari edinmis olabilmeleri icin herseye dikkat eder olmustum. Benim arkamdan caylarina gizlice atilan sekerler, yemeklerine konan tuzlar, ellerine tutusturulan cips ve sekerler ise, ailerle en buyuk anlasmazlik konumuzdu her zaman. Onlar icin ne iyi, ne kotu, nelerden uzak durmak gerek diye okuyup arastirdikca, saglikli beslenme iyiden iyiye bende takinti haline gelmeye basladi. Sagligimiz ve yasam kalitemiz, uc faktore bagli; beslenme, egzersiz ve ruh hali. Ben buna inaniyorum fanatik bir sekilde artik. Bu yuzden yedigimiz herseye asiri dikkat eder oldum. Her bos vaktimde okudugum iki site var artik:
http://beslenmebulteni.com/bes/index.php
http://www.naturalnews.com/

Bunlarla tanismami sebebi de, sutle aramdaki nahos iliskidir. Sutu hic sevmem, ictigim zaman kendimi kotu hissederim. Her zaman sutun benim icin iyi olmadigina inanmisimdir yurekten. Prof. Dr. Ahmet Aydin’i iste bu sekilde kesfettim. Benim dusuncelerimi bilimsel bir sekilde dile dokuyor, ispatliyor, gayet mantikli bir sekilde acikliyor ve hatta pastorize sutun allerjik reaksiyonlari ve orta kulak enfeksiyonlari tetikledigini falan ileri suruyor. Lara cok sut icer, surekli allerji olup kasinir, ve zirt pirt ortakulak enfeksiyonu gecirir. Alarm zilleri hemen calmaya basladi tabii ki bizde.

Cig sut, Endonezya’da bizim icin bir opsiyon olamaz. Eminim bulurum ama bu kadar hastaligin oldugu bir yerde, guvenip iciremem cocuklara. Inek alip, on bahcede besleyesim var ama zor tabii. Ne yapiyorum, tabii ki Lara’nin sut icmesini engellemiyorum, ama zorla kefir icirip faydali bakterilerin yardimiyla bagsiklik sisteminin guclenmesine calisiyorum. Kalsiyum icin ise, butun salatalara, sebze corbalarina dereotu ve bol koyu yesil yaprakli sebze koymaya basladim. D vitamini icin, hergun mutlaka bahcede vakit gecirmelerini saglamaya calisiyorum. Atistirmalari icin evde mutlaka kabuklu kuruyemis bulunduruyorum. Yemeklere sanki biraz daha fazla salca koyuyorum. Eskiden cok umursamazdim ama simdi bardaklarindaki bitki caylarini bitirmeleri icin ugrasiyorum. Kek, biskuvi, dondurma, vs tarzi abur cuburlar mutlaka evde yapiliyor. Yogurdumuzu evde yapiyoruz. Ekmegi bile mumkun oldugunca evde yapmaya calisiyorum.

Henuz degistirmeyi basaramadigim sey beyaz un, beyaz pirinc ve beyaz undan yapilmis makarna kullanimi. Tam bugday unu henuz burada bulamadim, aramalarim suruyor. Gecen gun denemek icin kirmizi pirinc aldim, eger seversek, beyaz pirincin yerini tutacak daha dogal ve rafine olmayan bir cozum olabilir. Makarna konusunda sansim oldugunu sanmiyorum, o yuzden makarna makinasi aldim. Hic olmazsa yumurtali falan ev makarnasi yesinler diye. Ama henuz yapma firsatim olmadi, hafta sonu denemeyi dusunuyorum. Dedim ya, yedim kafayi bu saglikli beslenme isiyle diye…

>Icinden deniz gecen sehir

>Karakteri ve tarihi olan, kisiliginden izleri heryerde gorebildigim sehirleri seviyorum. Istanbul da bunlardan, bence dunyanin en guzel sehirlerinden biri. Bir haftalik kisacik tatilimde, sanirim en cok onunla ozlem giderdim. Istedigim kadar olmadi gerci, Kapalicarsi’ya gidemedim mesela, Fenerbahce sahiline gidemedim, Ortakoy’e gidemedim, Nisantasi’na gidemedim. Gidebilirdim tabii ki ama tatilden cok mekanlarin tadini tam cikaramayacagim, kosusturmadan baska bisey olmazdi.

Nedir Istanbul’da insani bu kadar etkileyen tam olarak aciklayamiyorum. Pek cok guzel sehir gordum ama onun kadar gizemlisine rastlamadim. Doguya ve batiya esit mesafede, ne dogulu, ne batili Istanbul. Her kosede tarihten, eski kulturlerden izlere rastlamak mumkun. Orhan Pamuk’un muhtesem romani Kara Kitap’taki Istanbul o hala. Sokaklarinin altinda gizli gecitler olan, cok farkli hayatlari barindiran, havasi agir ve melankolik, yasanmislik dolu, icinden deniz gecen, deniz kokan sehir.

>Jakarta Endonezya’da

>‘Ee, evet biliyoruz, noolmuş yani?’ diyen olabilir, ‘bu da nerden çıktı şimdi?’ diyen olabilir.. Şurdan çıktı efendim, daha önce de demiştim ya siteye kimler girmiş, nasıl bulmuşlar diye bakmak alışkanlık oldu bende diye. Yaklaşık iki aydır ‘Jakarta neresi?’, ‘Jakarta nerede’ türünden Google taramalarıyla bloga ulaşan kişi sayısında bir artış olduğunu gözlemledim. Ben de Jakarta’nın nerede olduğunu öğrenmek isteyenlere kolaylık sağlayayım dedim. Bir nevi kamu hizmeti yani. Veee, açıklıyorum:
Jakarta Endonezya’da. Ve hatta Endonezya’nın başkenti. Güneydoğu Asya’nın en kalabalık şehri. Dünyanın onikinci en büyük şehri. Tarih boyunca Sunda Kelapa, Jayakarta, Batavia ve D’Jakarta isimleriyle anılmış. Dünyanın en kalabalık ve en büyük adalarından biri olan Java adasının kuzeybatı sahilinde yer alır.
1500-1600’lerde, altından daha değerli olan baharatların en kaliteli ve ucuz temin edilebileceği yegane kaynaklara sahip olduğu için vahşi sömürge savaşlarının merkezi olmuş. Önce İngilizler, daha sonra da pek çok Asya ve Afrika ülkesinin köküne kibrit suyu döken Hollanda kökenli Dutch East Indies Company tarafından bol bol sömürülmüş. Bu dönemlerdeki tarihi ve barbar Avrupa’lıların baharat adalarını ele geçirmek için gözlerinin nasıl döndüğünü merak edenler için önerebileceğim kitap ‘Nathanial’s Nutmeg’dir.
İkinci dünya savaşı sırasında Japonya tarafından işgal edilmiş Java adası, ancak sanırım bu bardağı aşıran son damla olmuş ve bütün sömürgecileri ve işgalcileri ülkeden atıp bağımsızlıklarını ilan etmişler.
1965’te askeri bir darbe görmüş, Sukarno hükümeti devrilmiş bu darbede ve ‘yeni’ Suharto dönemi başlamış. Suharto hükümeti ülkenin kalkınması için pek çok şey yapmış anladığım kadarıyla, yollar, okullar, hastaneler yapılmış. Ancak bu hükümetin ve ailelerinin yolsuzlukları o kadar ayyuka çıkmış ki, halk arasında hükümete olan nefret gittikçe artmaya başlamış. Zaten fakir olan Endonezya halkı, hükümetin yolsuzlukları ve meşhur 1996 Asya kriziyle iyice kötüleşmiş. Suharto hızla gözden düşmeye ve gücünü kaybtmeye başlamış. Ve Endonezya tarihinin en kara lekesi, Mayıs 1998 isyanları başgöstermiş en sonunda.
1998 isyanları, güvenlik güçlerinin dört üniversite öğrencisini bir gösteri esnasında vurmalarıyla başlamış. Sonra kontrolden çıkıp 1200 kişinin hayatını kaybetmesi, 6000’den fazla binanın yıkılması ve yakılması ve Suharto’nun istifasıyla sonuçlanmış.
Geçen haftaki bombalar patlayana kadar, 2003’ten beri oldukça sakin ve güvenli bir şehirdi Jakarta. Umarım suçlular çabuk bulunur, olaylar tekrarlanmaz.

İşte böyle.. Jakarta Endonezya’da yani.

>Insanligin karanlik yuzu

>Bir haftalik kisacik Istanbul tatilimle ilgili yazmak istiyordum bugun. Ama sabah gok gurultusu sanip onemsemedigim sesin bir bombaya ait oldugunu ogrendikten sonra gunun akisi degisti dogal olarak. Iki otelde, Ritz Carlton’da ve Marriot’ta iki bomba patladi bu sabah. Uzun zamandir sakin ve huzurlu olan, ekonomik anlamda kendini toparlayan, iki secimi olaysiz atlatan, global krizden neredeyse etkilenmeyen Jakarta, bu sabah bomba sesleriyle inledi. Su anda herkes gergin bir sekilde patlamalarin devam edip etmeyecegini merak ediyor, cunku havalimani yolundaki otoyol giselerinde de ufak bir patlama oldu daha sonra.

Endiseleyle bekliyoruz. Herkesin ailelerine ulasildi, ofis disindaki hatta izinli elemanlarimiza ulastik. Herkes uyarildi ve acil durum plani gozden gecirildi. Haberleri surekli takip ediyoruz. Cok cok kotu bu olanlar. Herhangi bir insan nasil bu kadar vahsilesebilir, nasil gozu bu kadar donebilir asla anlayamayacagim.

Endonezya , uzun suredir Guneydogu Asya’nin en istikrarli ve guvenli ulkesiydi. Vietnam’da her hafta baska bir kamu kurulusunda grev olurken, Tayland sokaklari alev alev yanarken, sakin ve huzurlu Endonezya yabanci yatirimcilarin gozdesi haline gelmisti. Dis yatirimlarin artmasi ve yabanci musterilerin Endonezya’yi guvenilir is ortagi olarak gormesi dogal olarak, ekonominin bariz bir sekilde toparlanmasina zemin hazirlamisti. Dolar uzun suredir artmiyordu. Hatta Bloomberg’in ongorusu olan kuru, yilin son alti ayinda olaganustu bir sey olmazsa asla tutturamayacagini hepimiz biliyor, Amerika’li finans kuruluslarinin bu sefer cuvalladigi hakkinda aramizda gulusuyorduk her fiyat toplantisinda. Erken gulmusuz, olaganustu birsey oldu iste.. Maalesef. Kimlerin ne cikarlari var bundan kimbilir… Olan, her ulkedeki her bombalama olayinda oldugu gibi, ulkenin insanlarina olacak. Cok gorduk bu senaryolari, ne aci ki burada da ayni seylere sahit olmak varmis kaderimizde…

>Gulliver Sendromu

>Turkiye’ye gittigimde, insanlar dev gibi ve cok sisman gorundu gozume. Tunc’a da soyledim hatta, “ay noolmus bizim insanlara, hepsi obez, dev gibi olmuslar” diye. “yok canim, hep boyleyiz biz de, sana oyle geliyor simdi gozun Asya’li boyutlarina alistigi icin” diyerek guldu. Gercekten de incecik, kisacik boylu insanlarin cogunlukta oldugu bir yerde bu kadar uzun sure kalinca, onlarin olculerine gozum alismis. Kendimi zaten dev gibi hissediyorum onlarin yaninda. Uzun sure topuklu ayakkabi giyememistim ofiste ilk zamanlar, iyice deve gibi gorunup korkutmayayim ekibi diye.

Bir hafta Turkiye’de kalinca, gozum gene normal Turk insani boyutuna alisivermis. Simdi de burada saskinlik yasiyorum. Minik bir golge goruyorum ofiste, “aaa, kimin cocugu gelmis ofise acaba?“ diye merakla kafami kaldirdigimda is arkadaslarimdan biri oldugunu goruyorum. Yanindakine bakiyorum, o da iki santim daha uzun. Bu kadar kucuk muydu bunlar yahu?

>Toplantılarda Uyuyakalmama Kılavuzu

>Bugün işyerinde not tutmak için kullandığım defterin arasından minik bir kağıt parçası düştü. Aslında A4 boyutunda bir kağıtmış ama avuç içi olana kadar defalarca katlamışım. Muhtemelen üstündekileri kimse görmesin, gerektiğinde kolayca kamufle edilsin diye. Bu kağıt parçası benim sabahın köründen akşama kadar katılmak zorunda olduğum aşırı sıkıcı (çünkü ikinci kez katılmak zorunda olduğum) bir eğitim boyunca uyuyakalmadan oturabilmemi sağlamış önemli bir belgedir. Buradan yola çıkarak, çalışan herkesin faydalanması için sıkıcı toplantılarda uyuyakalmama kılavuzunu tüm çalışanların hizmetine sunmaktan gurur duyarım.

Sıkıcı toplantılarda bilgisayarınızı yanınıza alabilmiseniz sıkıntınızı gidermek için çok elverişli ve eğlenceli ancak bir o kadar da riskli bir çözüm elinizin altında demektir. Ofis içi yada dışı messenger programlarından arkadaşlarınızla yazışabilirsiniz. Böylece çok önemli, acil e-mailleriniz varmış da, bir yandan anlatılanları dinlerken bir yandan da acil işlerinizi hallediyormuş gibi görünmeye çalışabilirsiniz. Ancak dozunu kaçırırsanız toplantıya dikkatinizi vermediğiniz ayyuka çıkacağından, birilerinin sinirini bozma olasılığınız yüksek olabilir. En sağlamı, eğer ekran oralıkta değilse, sessizce internette gezinmek. Ancak ekranınız birilerinin görüş alanındaysa, bu da tavsiye edilmez.

Bence en uygun kaytarma yöntemi not alıyor gibi görünerek, elinizdeki kağıt parçasıyla sıkıntınızı gidermektir. Birşeyler yazdığınız için sürekli not aldığınız ve hatta toplantıyla ilgilendiğiniz izlenimini vermesi açısından çok sağlam bir yöntemdir bu. Bilimum listeler yapabilirsiniz. Örneğin;

– haftalık, günlük, aylık alışveriş listesi
– haftalık, aylık, günlük yemek listesi
– yakında seyahat varsa yanınıza alacaklarınızın listesi
– yakında seyahat yoksa tatile gitmek istediğiniz yerlerin listesi
– yapılması gereken işler listesi
– çocuklarla hafta sonları yapılabilecek aktivite listesi
– parti verseniz hangi kokteylleri servis ederdiniz listesi
– vs vs vs

Daha pek çok liste bulabilirsiniz kafa yoracak. Liste fikirleri tükendiğinde, yaratıcılık gerektiren işlere enerjinizi harcayabilirsiniz. Çünkü can sıkıntısı, en büyük ilham kaynaklarından biridir. Dolabınızdaki kıyafetlerle, herzaman kullandığınızdan farklı kombinasyonlar yapmayı düşünebilirsiniz. Ev dekorasyonuyla ilgili projeler, mevcut süs eşyalarıyla daha önce denemediğiniz kombinasyonlar tasarlayabilirsiniz. Terzide birşeyler diktirmek istiyorsanız bunların tasarımını yapabilirsiniz. Hatta zevkine güvendiğiniz birinin yanına oturursanız fikir alışverişi yapıp olaya heyecan katabilirsiniz.

Bir de farkettim ki, can sıkıntısınn da bir kırılma noktası var. O noktaya geldikten sonra, sinirler gevşiyor ve olur olmaz şeylere gülmeye başlıyor insanlar. Bunu kendim de dahil bir çok kişide gözlemledim. Yani can sıkıntısı aslında çok da kötü birşey değil. Yeteri kadar sabrederseniz, çok eğlenip, kahkahalarla gülebilirsiniz. Herkese eğlenceli toplatılar dilerim.

Benden de bu kadar kariyer insanı olur işte…

>Safak 2

>Bir yildan fazla suren bir ayriliktan sonra, Persembe aksami Turkiye’ye donuyorum. Heyecan dorukta. Yapmak istediklerimin bir listesini yapayim dedim, malum ya, liste yapmak icin vaktim boldu, baktim ki butun isteklerim yemek icmekle ilgili dostlari gormenin disinda.

Ciya’ya gidip o gun pismis olan herseyden yemek listenin basinda. Gakkos’a acaba havalimanindan eve donerken ugrasam mi diye dusunmuyor degilim, kim demis kahvaltida cig kofte yenmez diye? Burada her turlu sacma yemegi kahvaltida yemeye alistim ne de olsa. Yada Degirmen’den pastirmali su boregi mi alsak kahvalti icin acaba? Bizim Marmara’nin baligini, Bogaz’da yemeyi cok ozledim. Sulu, kokusu buram buram etrafa yayilan bir Kirkagac kavunu esliginde rakiyla baslayip, balikla devam edip, firinda helvayla bitirmek istedigim bir gece var mesela listemde. Kiraz ve yesil erik konusunda kendimi fazla umitlendirmemeye calisiyorum ama insallah bitmez de mide fesati gecirene kadar yerim diye dua ediyorum. Olmadi, seftali falan vardir belki. Kendimi daha sonra bilimum tatlilara verecegim. Kazandibi, kadayif, tulumba, kunefe, asure.

Sonra buraya getirecegim seylerin kocaman bir listesi var. Bunlar da tabii ki gene yemekle ilgili. Pastirma, sucuk, beyaz peynir, zeytin zaten demirbas. Kabuklu ceviz, tuzsuz kabak cekirdegi, ihlamur, adacayi, poy gibi burada bulamadigim ozel seyler kesinlikle gelecek. Bir de organik domates ve Cengelkoy salatalik tohumu, bulursam bamya tohumu da uzun vadeli yemek projelerimin arasinda. Becerir miyim bilmiyorum ama denemeyi dusunuyorum.

Cok heyecanliyim! Zaman yaklastikca, saatler daha yavas geciyor sanki. Bir an once Cuma sabahi olsun istiyorum. Kocami, bebeklerimi kucaklayayim, doyasiya koklayayim. Veee, sonra kendimi yemeye ve icmeye vereyim. Hazir olun Istanbul restoranlari, ben geliyorum!