Herşey yine birbirine girdi, dünya karmakarışık. Oysa 11 Mart gecesi Kuzey Sulawesi’deki deniz kenarındaki otelde birlikte kaldığımız bir avuç kişinin aklındaki tek şey doğanın gücü karşısındaki küçüklüğümüz ve çaresizliğimizdi. O akşam Libya, Mısır yine gündemdeydi ama konuşulmasının tek sebebi vakit geçirmek, dikkatimizi dalgalardan bir süreliğine olsun uzaklaştırmaktı.

Ertesi gün uçağa bineceğimiz için, öğleden sonra dalışa gidememiştik. Biz de yakındaki köylerden birini görmeye gitmiştik. Arabadan dışarı adım atar atmaz çocukar sarmıştı etrafımızı. Çocukların olduğu heryerden enerji ve hayat fışkırır ya, öyle olmuştu yine. Onların inanılmaz enerjisi ve misafirperver yakınlığı, derme çatma evlerin hayat dolu, parlak renkleri ve önlerini süsleyen rengarenk çiçekler, gözümüzün önündeki bütün fakirliğe rağmen, cennetin bir köşesinde bir yerlerde olduğumuzu hissettirmişti bize.

Tam toparlanıp limanı gezmeye doğru yola çıkacakken, otelde kalmış olan Tunç telefon etti. Japonya’da deprem olduğunu, Kuzey Sulawesi için tsunami alarmı verildiğini ve hemen otele geri dönmemiz gerektiğini söyleyip tam olarak boyutunu anlayamadığımız bir felaketin çok yakınımızda olduğu haberini verdi. Dedim ya, anlamadık tam olarak ne olduğunu. Otele döndüğümüzde hemen internet başına geçti herkes. İşte ancak o zaman anlayabildik nasıl bir felaketin meydana gelmiş olduğunu. Herkes kendince hesaplara girişti, tsumani saatte 800km hız ile ilerlerse saat kaçta bize gelir, yok saatte 900km hızla ilerlerse saat kaçta gelir diye.  Eski, yeni bütün fizik, matematik, jeoloji ve coğrafya bilgileri ortaya saçıldı cömertçe. Boğazın arka tarafında kaldığımız için etkisinin az olacağı gibi hurafelerle kendimiz rahatlatmaya çalıştık ancak son sürat boğazdan içeri kaçan tekneler buna pek izin vermedi.

O gece tsunami Kuzey Sulawesi’ye gelmedi. Bizler ise acil durum kaçış planları ve internette haberleri ve tsunami alarmlarını takip arasında uyumaya çalıştık. Gece bir ara dalgaların sesleri değiştiğinde ikimiz birden yataktan fırlayacak kadar uyanıktık. Sabah olduğunda tsunami alarmı Kuzey Sulawesi için kalkmıştı. Ancak deniz  yaklaşık 20-30 dakikalık süreler içinde 1-1,5m yükselip alçalıyordu sürekli. Tsunami çok küçük bir şeklide gelmişti. Biz dönüş uçağına binmek üzere çektik gittik. Ailelerinden haber alamayan iki Japon kızla gözlerimiz dolu bir şekilde vedalaştık. Japonya’da acıların artacağının, felaketin gerçek kayıplarının sonradan ortaya çıkacağı gerçeğinin ağırlığı taş gibi yüreğimize çökmüştü ama tehlikeden uzaklaşıyor olmanın bencilce hafifliği galip gelmeye başlamıştı bile.

Herkes sıcak, güvenli kalesinde, evinde şimdi. Japonların kibarlıkları, metanetleri, bizde olsa bilmemneler olurdu lakırdıları, İbrahim Tatlıses, Mısır, tsunami, radyoaktif bulut, nükleer santral, tüpgaz lafları sinek vızıltısı gibi gürültü yapıyor kafamın içinde arka planda.Bütün bu vızıltının üstünde yankılanan tek şey  ise ‘seçimlerini dikkatli yap’ uyarısı. Ne demek istediğimi Evren çok güzel anlatmış, buyrun okuyun ve üstünüze düşeni yapın siz de.

>Çıban

>Soylenecek cok sey var, yapilmasi gereken daha da cok. Butun dunya devrimin, degisimin icinde. Her ne kadar bazi seyler hic degismeyecek, guc dengeleri bozulmadikca sahnede gorunen yuzden, agizlara calinan birer parmak baldan baska bir degisim olmayacak gibi gelse de bana, degisiyor, donusuyor iste hersey. Uzaktan bakinca bizim ulkemiz de degisiyor, hic istemedigimiz birseye donusuyor istikrarla. Icindeyken, guzel, rahat kavanozunda hayatini surdurmeye devam ederken anlamiyor belki insan. Belki her sabah ugradigi pastahaneden pogacasini alip plazadaki isine gittikce, ogle yemegini her zaman gittigi kafede yedikce, cocugunu her sene oldugu gibi bu sene de ayni ozel okula gonderdikce fazla farketmeyecek onun icin neler oldugu. Sabah gazetesini okuyup ic gecirecek, ancak magazin sayfasina geldiginde unutacak neye ic gecirdigini. Aksam hangi filme gitsem diye sinema matinelerine dalacak. Belki sinema sonrasi Nevizade’de iki kadeh rakidan sonra dusecek dert yuregine. Memlekete seref kaldirilacak ve alkolun etkisi gittiginde, o ic sikintisinin sebebi de unutulup gidecek.

Poposunun kenarinda, bacaga dogru kisimda cikmis bir sivilce icin neler hissediyorsa, bunun icin de ayni seyleri hissedecek hep. Oturmasini, yurumesini engellemediginden ancak gun icinde rahatsizlik verdikce animsayacak. Doktora gidecek kadar ciddi bulmayacak, kendi kendine yokolmasini bekleyecek. Iltihabin gittikce buyudugunden, cibana donusmeye baslayacagindan, her yere yayilacagindan endiselense de birsey yapmayacak. Oysa ki bilecek, sorun ciddilestiginde tedavi olmak cok daha fazla yakacak canini. Yine de hayati fazla etkilenmiyor ya, keyfini kacirmayacak. Hem belki mucize bir krem cikar birgun, surersin, aninda yokolur ciban.. Evet evet, kesin oyle birsey lazimdir bu sorunu cozmeye, en iyisi bu mucize ilaci bekleyecek.

Hak ve hukukun olmadigi, guclunun sozu gecen durumlarda yonetilenler kisiliksizlesiyor. Daha az zarar gorme, belki de hayatta kalma gudusu, kisisel dogrularin onune geciyor dogal olarak. Egitimsiz birakilmak, hayatinin, geleceginin, herseyinin baska birisinin iki dudagi arasinda olmasi, hakkini arayabilecegin adil kurumlarin olmamasi, hem kisilerin kendi adaletlerini aramasini ve elde etmesini toplumsal anlamda hakli kiliyor ve suc oranini daha da artiyor, hem de dusunce ozgurlugunun gelismesini engelliyor. Surekli guclu kalmak isteyen yoneticiler icin essiz bir yontem. Halki cahil birak ve haksiz bir sekilde yonet. Tamam iste, avucunda herkes. Hot dedin mi sinerler, ne istersen yaparsin.

Youtube koskoca iki sene yasakli kalabildi. Dusundukleri ve yazdiklari icin bir suru degerli insan herkesin gozunun onunde tutuklanip susturulabiliyor. Simdi de bloglara erisim engellendi. Sivilce artik pantalonun disindan gorunur hale geldi, bacak gidecek yakinda. Mucize kremin cikacagi falan da yok, e peki ne yapmali?

>Dil Corbasi

>Yurtdisinda yasamanin eglenceli taraflari cok. Surekli farkli bir kulturun icinde olmak, anadilin olmayan bir dili konusmak zorunda kalmak son derece komik durumlara sokabiliyor insani. Ozellikle dil konusu insan beyninin , yada daha dogrusu kendi beynimin, ne kadar da komik calistigini ortaya koyuyor. Dil ve konusma terapistlerinin dedigine gore herhangi bir dilde konusurken bilmedigimiz kelimelerin yerine, otomatik olarak en iyi bildigimiz dildeki karsiliklarini kullanirmisiz. Cok dilli ortamlarda yetisen cocuklarinin olusturduklari sevimli, karmasik birlesimlerin sebebi buymus goya. Buna cok komik ornekler bizde ve yakin cevremde var. Ancak benim durumum bu teoriye kesinlikle uymuyor.

Buraya ilk geldigimde hemen Endonezyaca derslerine baslamistim. Is ortaminda Ingilizce yaygin olarak konusulsa da, ozel yasamda hayatimi kolaylastirmak icin az bile olsa bu dili konusabilmem gerekiyordu. Ben de ogrenmeye baslamistim. Uzunca bir sure, Endonezyaca konusmam gerektiginde, beynim en iyi bildigi dili degil tam tersi, Endonezyaca’dan sonra en yarim yamalak bildigim dili, Fransizca’yi yerine koyma egilimindeydi. Kendimi defalarca, bildigim uc bes Fransizca kelimeyi kullanirken, sonra da kendi kendime gulerken buldum. Beynimin Endonezyaca’yi kabul etmesi ve Endonezyaca’ya ayni dilde cevap verebilir hale gelmesi bayagi bir zaman aldi.

Ofiste benimle konusulurken kullanilan dil Ingilizce genelde. Hani toplantilarda falan tamam, zaten o dili konusmayi bekliyor beyin, buna hazir. Ancak tam islere pur dikkat gomulmusken, bir konuya tamamen kendimi vermisken cat diye biri gelip birsey dedi mi “hadi canim!?” , “hay allah”, “ o ne”, “tamam” gibi Turkce kelimelerle cevap verdigim cok oldu. Bu karsi taraf icin hic komik degil tabii ama beni cok eglendiriyor. Cogu zaman karsimdaki sacma birseyler soyledigimi, Turkce konustugumu farketmiyor bence, buyuk ihtimalle soyledigim seyi anlamadiklarini dusunup kafa salliyorlar. Yada cok kibarlar, durumu idare ediyorlar. Eger ben yanlislikla Turkce konustugumu itiraf etmezsem, bozuntuya verilmiyor durum.

Bunu neden yazdim derseniz, az once bana kapiyi acan adama “mersi” dedim. Artik Fransizca’dan miiii, Turkce’den mi alinti yaptim bilemeyecegim ama sizlerin basiniza gelen komik durumlari merak ettim. Onun icin yazayim da sorayim dedim, hadi anlatin bakalim 🙂

>Adalarda konforlu seyahat icin ipuclari

>Genel olarak Guneydogu Asya’da, daha spesifik olursak, Endonez adalarinda tatil yapmis olanlari rahatlikla iki gruba ayirabiliriz: hayran kalip, buralara bir sonraki tatilin hayalini kuranlar ve nefret edip, evine donecegi gunu hatta saatleri sayanlar. Arada kalanlar bence cok az. Herkesin ilgi duydugu seyler, kaldirabildigi macera ve hareket miktari, tatilden beklentileri farkli. Hele de isin icine cocuk giriyorsa, gunluk hayatta alistigi konforu bulmadan rahat edemeyenler de var, agzina kum atan cocuguna gulup gecen de. Ben iki ucta da degilim dogrusu ama ibrenin her yerindeki herkese saygim var. Bu yazida amacim rahat anne olalim, cocuklari cayira salalim, yada aksiyon dolu olmayan tatil tatil degildir gibi fikirleri savunmak degil, sadece buralara gelmeyi dusunenlere fikir verebilmek, beklentilerini mevcut sartlara gore sekillendirmelerine yardimci olmak ve basit tedbirlerle yasanabilecek rahatsizliklari onlemek.

Adalarin guzelligi su goturmez bir gercek, turkuaz deniz, tropik kumsallar, muhtesem bitki ortusu, Bati’da dunya paralar verilip alinan ve koklaya koklaya yenilen tropik meyvelerin bollugu ve cesitliligi, Dogu kulturunun ve inanislarinin mistik cazibesi, kendini prenses gibi hissetiren spalar, guler yuzlu insanlar herkesi kendine hayran birakmaya yetiyor. Bunlara cok daha fazlasi eklenebilir, dunyanin sadece belli bolgelerinde gorulebilen endemik canli turleri, vahsi dogayi cok yakindan gorebilme imkanlari, bizden cok ama cok farkli sekillerde yasayan, bambaska seylere inanan insanlarin hayatlarina kisa bir sureligine dahil olabilme ayrilaciligi mesela. Ozellikle cocuklarin farkliliklari tolere etmeyi, herkesin farkli ama aslinda ayni oldugunu ogrenmesi acisindan bu seyahatlerin essiz oldugunu dusunuyorum. E madem boyle cennet gibi yerler, neden bazi insanlar evine donmek icin dakika sayiyor? Anlatayim.

Gordugum kadariyla en basta gelen sebep yemekler. Asya’daki mutfak kulturu cografyanin genisligiyle dogru orantili. Guneydogu Asya icinde bile hepsi farkli farkli. Insanlar genelde Asya’ya Cin yada Japon mutfagi beklentisiyle geliyor. Oysa ki Endonezya mutfagi bambaska tatlar ve kokular iceriyor. Bazilari bizim damagimizin kaldirabilecegi, hatta guzel bulabilecegi gibi olsa da, bazilarina alismak uzun zaman alabiliyor. Bir de kahvalti diye bir ogun buralarda yok, kahvaltida da normal yemek yiyor Endonezyalilar. O yuzden peynirinize, zeytininize duskunseniz, yemek konusunda tutucuysaniz gelirken yaninizda bir kalip beyaz peynir, bir paket sele zeytini getirmeyi unutmayin. Baliklar ve deniz urunleri tazecik, harika. Gece denize karsi balik yerken, ah bir de raki olsa diyecekseniz, bir kucuk rakiyi bavulunuza koyuverin. Eger cok bakir bir adaya gidiyorsaniz, denizden ciktiktan sonra atistirmalik birsey almak icin bakkala gittiginizde kurutulmus yengec, sushi aromali patates cipsi gibi abuk cerezlerden baska birsey bulamayabilirsiniz. O yuzden siz ne olur ne olmaz en sevdiginiz cikolatadan ve biskuviden de birer paket aliverin yaniniza. Ama ne kadar tutucu olursaniz olun yerel lezzetleri az acili tarafindan denemeden gitmeyin.

Diger bir sebep burali insanlarin dogasi. Burada hayat yavas, basit ve pozitif. Eger herseyin tikir tikir islemesini bekliyorsaniz, restoranda bir masaya siparis edilen yemeklerin hepsinin ayni anda gelmesi sizin icin onemliyse, cocugunuza siparis ettiginiz yemegin kendi kendine once gelecegini umuyorsaniz, markette para ustunun trink diye hemen onunuze konacagini saniyorsaniz, karsinizdaki insanlarin leb demeden leblebiyi anlayacagini saniyorsaniz buraya gelmeden once beklentilerinizi degistirmekte fayda var. Hele de geride biraktiginiz super hizli, tikir tikir isleyen hayatinizin temposundan cikamadiysaniz ve sabriniz tastiginda agresfilesip bagirip cagirarak istediginizi elde edeceginizi dusunuyorsaniz hareket tarzinizi degistirmek size burada buyuk fayda saglar. Agresif davranislarin, cadalozlugun sorunlari cozdugu yerler vardir belki ama Endonezya kesinlikle o yerlerden degil. Tam tersi karsinizdaki insani daha cok korkutup, panik edip, daha yavas ve hatali hareket etmesine sebep olursunuz. Tavsiyem, ucaktan indiginizde yuzunuze carpan sicak havaya birakin kendinizi, birakin eritsin yureginizdeki butun buzlari. Tek amaciniz guzel bir tatil gecirmek olsun, herseyin yavas olacagini bastan kabullenin ve kendinizle yarisa girmeyin. Tatildesiniz ne de olsa, kosturmayin, burada kimse sizin hiziniza yetisemez, siz mutsuz olursunuz. O yavasligi da bir tatil anisi olarak hatiralariniza alin, gulumseyin. Talimatlarinizi bastan cok basit bir dille ve net olarak verin. Restoranda ilk verdiginiz siparisi degistirmeyin, iyi dusunun ve bir kerede dogru siparis verin. Eger cocugunuzun yemeginin yada baslangic olarak siparis ettiginiz yemeklerin once gelmesini istiyorsaniz, mutlaka soyleyin. Aksi halde baslangic yemeginiz, corbadan sonra gelebilir. Birseyler ters giderse sinirlenmeyin, bagirmayin, herkese kibar ve saygili davranin, bunun odulunu fazlasiyla alacaginiza emin olun. Onlar mi yavas, yoksa biz mi cok hizliyiz diye bir dusunun ve gulumseyin.

Baska bir kritik sebep de temizlik anlayislarinin farkliligi. Bazi farkliliklar kulturden ve aliskanliktan kaynaklansa da temizlik standardi bizim anlayisimizdan daha dusuk. Jakarta’da temiz tuvalet, tuvaletlerde tuvalet kagidi ve sabun kolayca bulunurken, sehir disina ciktikca bunlar sorun olabiliyor. O yuzden otel disina cikip gezmeyi dusunuyorsaniz, siz pasa pasa islak mendillerinizi, el dezenfektanlarinizi ve klozet ortulerinizi alin yaniniza, basiniz agrimasin. Macera ugruna sokaktaki bufelerden yemek yemeye, sokaktan taze meyve suyu icmeye falan kalkmayin. Adam gibi muslugu, suyu olan restoranlara gidin. Otellerde hijyen sorun yasamadik ama cok titizseniz birer kucuk havlu da getiriverin yaninizda.

Benim aklima gelen son konu yaratiklar. Tropik iklim, bizim saksida zar zor buyuttugumuz kaucuklar, benjaminler burada dev gibi agac oluyor. E ona gore bocekleri de buyuk. Kelebekler nasil kocamansa cekirgeler, karafatmalar, yusufcuklar da dana gibi. Hadi bu boceklerle gunluk hayatta karsilasmalar pek olmuyor ama iki tip kertenkele var ki, heryerde var. Biri buyukce, cok korkak oldugu icin karsilasmasi cok zor ve gekko diye bir ses cikariyor. Ben bayiliyorum bu hayvanin sesini duymaya, hic karsilasmadik. Digeri ise minicik, kucukleri var seffaf gibi, bazilari pembemsi, cok sevimli. Bunlardan bizim Guney sahillerimizde de cok gordum ben. Sivrisinekleri yedikleri ve zararsiz olduklari icin yerli halkin ic mekanlarda bulunmasini dogal karsiladigi bir yaratik. Ancak bizim gibi steril ortamlardan gelenler icin dehset verici olabiliyor. Ha, bir de sivrinekler var. Tasidiklari hastaliklar yuzunden de en buyuk kabusumuz, ama cok sukur ki caresi var. Ne yapiyoruz? Oncelikle havalimaninda cimrilik etmeyip 20-30 dolar para bozdurup, cebinizde bir miktar yerel parayla cikiyoruz. Otel transferini yapan arkadasa yolda bir markette durmasini, bocek ilaci almak istedigimizi soyluyoruz. Otele varmadan yanimiza bir kutu bocek ve sinek oldurucu sprey, sivrisinek kovucu elektrik prizine takilan matlardan iki tane ve vucuda surulen sivrisinek kovucu losyonlardan aliyoruz. Otele gittigimiz gibi hemen matlari fislere takiyoruz ve guzelce ilaclayip cikiyoruz. Ozellikle perde arkalarini, yatak ve masa altlarini, banyoyu ilaclamayi unutmuyoruz. Bir saat kadar oteli geziyoruz, kendimize birer kokteyl soyluyoruz, bu arada odadaki sineklerden, kertenkelerden ve her turlu mahlukattan kurtuluyoruz. Oteller duzenli ilaclama yapiyorlar aslinda ama bu proseduru ben standard heryerde uyguluyorum ve kafam rahat bir sekilde uyuyorum. Sonra gelip odayi havalandirin, camlarda tel yoksa acmayin, klimayi calistirin ve yine 1-2 saat havalandirin. Guzel bir aksam yemegi yiyin mesela bu arada. Hem de hemen uyumayip jet lag’den daha cabuk kurtulmus olursunuz. Bu islemi yaptiktan sonra camlari kapilari fazla acik birakmayin. Sabahlari odadan cikmadan sivrisinek kovucu losyonunuzu surmeyi ihmal etmeyin. Sivrisineklerin en yogun faaliyette oldugu saatlere, gun dogumu ve gun batimina ozellikle dikkat edin.

Bunlarin disinda sizin icin onemli olan esyalari, kozmetikleri yaniniza mutlaka alin. Acil durumlar icin bir kutu genis spekturmlu antibiyotik, ishal ilaci, dekonjestan, agri kesici, vitamin, mide icin antiasit, antihistaminik ve doktorunuzun tavsiye ettigi yada duzenli kullandiginiz ilaclari mutlaka yaniniza alin. Gunes kremi ve sapka olmazsa olmaz da, eger guneslenmeyi seviyorsaniz bir gunes sonrasi kremi de alin yaniniza. Unutmayin ekvatora cok yakin olacaksiniz ve bu gunes bir anda insanin cildini kavurabiliyor.Unutursaniz, otel personeline rica edin size bir aloe vera yapragi getirsin, yapraktan cikan jeli cildinize surun, yogurttan daha etkili oldugunu goreceksiniz. Denizler hep mercan denizleri oldugu icin bir deniz ayakkabisi yada dalis patigi edinip gelmekte fayda var. Bembeyaz kumsal da olsa denizin ortasinda mercan yahut rahatsizlik verecek bir canliya yanlislikla basabilirsiniz. Dalis yapacaksaniz berenizi unutmayin, cunku dalislara genelde hizli teknelerle gidiliyor ve kulaklarla sinusleri etkiliyor malum. Bir de benim tatil demirbasim buralarda sarong, bazi yerlerde pareo denilen buyukce, kare, pamuklu incecik bir kumas parcasi. Asil amaci bikinin ustune beline dolayip sahile gitmek, yada elbise gibi boynuna dolamak. Ancak benim kullanim alanlarim daha genis, cocuklara sahilde carsaf veya ortu yapmak, sapka yada bere gereken durumlarda kafama sarmak, klimali soguk ortamlarda omuzlarima ortmek, piknik ortusu olarak kullanmak, cocuklar dustugunde bardan alinan buzlari ona sararak kompres yapmak, islak mayosunu cikardiginiz ancak kuru kiyafet almayi unuttugunuz cocugu sarmalayip odaya goturmek gibi bilimum annesel islere de yariyor. Hatta cok zorda kaldigimda Lara’nin burnunu sildigim bile oldu. Igrenc migrenc, anne olunca isler boyle degisiyor, n’apalim. O yuzden iki tane aliyorum yanima hep.

Benim aklima gelen konular bunlar, atladiklarim varsa yapici elestrici seklinde, cozumleriyle ekleyin lutfen. Amac uc senedir cok mutlu bir sekilde yasadigim bu guzel ulkeyi karalamak degil, sadece buraya seyahat edenlerin daha guzel ve rahat bir tatil gecirmesini saglamak. Seyahat planlariniza yardimci olmasi umidiyle…

>2010 kutlama raporu

>Yoğunluktan biraz gecikmeli oldu ama kutlamalara bu kadar takıkken 2010’un raporunu vermemek olmaz. Kutlamaların yoğunlaşması Halloween’le başladı sanırım. Sokak sokak dolaşıp şeker topladıktan sonra Şükran Günü telaşı başladı. Okuldaki şükran ağacına hepsi şükran duydukları şeyleri astı. Arda’nın kartı aşağıda, fazla söze gerek yok. Bu kartı ergenliği atlatana kadar saklamakta fayda olabilir.


Sonra zencefilli kurabiye evi yaptık, Noel şarkıları söyledik.


Noel’de Tunç’la ben Malezya’daydık. Otel personeli bizi Noel gecesi yapılacak güzellik yarışmasına juri yapmasa, Noel’den falan haberimiz olmazdı ama eğlenceye katıldık her zaman olduğu gibi.



Çocuklar ise evde Ken Dede’yle ağaçlı, hediyeli, bol kırmızı ve yeşilli bir Noel kutladılar. Kırmızı ve yeşilleri Noel’de tüketince, yılbaşı istediğimiz gibi doldurmak üzere bize kaldı. Dekorasyonlar şuradan indirdiğim tasarımları kullanılarak annem ve çocuklar tarafından yapıldı. Bu yılbaşının renkleri mavi, siyah ve beyazdı bizim evde. Bol mumlu, çok ama çok kalabalık, çok kahkahalı, şarkılı türkülü, havai fişekli harika bir geceydi.

Şimdi Çin yılbaşını bekliyoruz. Kırmızılar, kağıt fenerler çıkacak bu hafta sonu kutudan, yeni kırmızı donlar alınacak herkese.

Bu sene herşey çok net, çok yalın ve eğlenceli. Meğer işin sırrı, herşeyi olduğu gibi, sadece olduğu gibi kabul etmek ve kendini akışa bırakmakmış.

>Maymun buyuyunce ne olur?

>Dun aksam yemeginde yaklasan Cin yilbasindan, onumuzdeki senenin ne yili oldugundan falan soz acildi. Lara da ilgiyle dinlemeye basladi. Ilk sorusu “Cin’de tavsan yiliysa, Turkiye’de ne yili olacak?” oldu. Turkiye’de 2011 yili dedim, anlamadi tabii ki, bu sefer kisaca takvimi anlattim. Ustunde fazla durmadi cunku o sirada sohbet Cin burclarina kaymisti. Kimin Cin burcu ne diye konusuluyordu ki, bu burclar maymun, kopek, okuz, at falan gibi hayvan isimleri olunca daha cok ilgisini cekti. Benim burcum ne diye sordu, “sen maymunsun” dedim gulerek. Guldugum icin inanmadi, “gel bilgisayardan bakalim” dedim, “tamam” dedi. Baktik, gercekten de Cin burcu maymun. Bunun uzerine “buyuyunce ne olacagim?” diye sordu. Sen hep maymun kalacaksin dedim, cok gulduk.

Lara’yla birlikte cok guleriz biz, hatta gulme krizine gireriz karsilikli. Sadece ben degil, birlikte oldugu herkese nese bulastirir o. Daha minicik bebecikken boyleydi, cigliklar atar kikir kikir gulerdik, hala da oyle. Guldugumuz seyin cok komik olmasi gerekmez, guldukce kahkahalarimiz yenilerini dogurur, gozgoze geldikce durduramazsin kahkahalari, butun vucudun sarsilir, temizlenir. Onun saf nesesi oyle bir kaplar ki heryeri, neye guldugunu unutursun, icin hafifler, gozlerinden yaslar gelir, daha da cok gulersin.

Istiyorum ki hep ayni kalsinlar onlar. Benim anne olarak elde edebilecegim en buyuk basari onlari islemeden, sahip olduklari yuksek bilince zarar vermeden, kendimin ve cevremdekilerin korkularini empoze etmeden, ozguvenlerini sarsmadan buyumelerini saglamak olur. Cocuklarima birsey ogretme cabasinda degilim, ogretmek eger degistirmek demekse egitime de karsiyim. Hele de kendi korkularimizla onlari zehirleyerek ogretmeye calismak bir cocuga yapilabilecek en buyuk kotuluk. Engel bilmesin onlar, cunku engeller sadece bizim zihinlerimizde, kendi yarattigimiz seyler. Onlarin onu hep acik olsun, hep gulsunler, iclerinden tasan mutluluk etraflarina bulassin.

>Bir Devrin Sonu

> 2010 pek cok yasananiyla bitti. Cok da onemli seyler olmadi gibi sanki 2010’da, bir Berlin duvari yikilmadi mesela. Ama 2010’un son gunlerinde fotografciligin bir devri resmen kapandi. Kodachrome filmini isleyen son makine K-14, 2010’un son gununde kapatilip tarih oldu. Dijital cag resmen hakimiyetini ilan etmisti coktan ya, yine de eviminizin bir kosesinde, bir kutuda filmler dururdu. Iste o filmler artik eskisi gibi islenemeyecek, zamanla sararan fotograflar olamayacaklar. Mutlaka filmleri diijital ortama aktarmak mumkundur ama eski usul renkli film islenmesi diye bir sey kalmadi artik resmi olarak. Ne tuhaf degil mi?

Son benzinli arabanin cope atilisini, son elektrik santralinin kapanisini, son petrol kuyusunun kapisina kilit vurulusunu da gorebilecek miyiz acaba?

>Şerefe !

>
Yeni bir yıl. Aslında zamanın sonsuzluğunda anlamsız ve sanal olsa da yeni bir başlangıç. Bütün mutsuzlukları, tatminsizlikleri, başarısızlıkları, olumsuz herşeyi geçen senenin sırtına yükleyip vicdanları rahatlatmak, yeni senede herşeyin farklı olacağına, kendimizin bambaşka bir insan olacağına inanmak için uyduruktan bir bahane. Büyük ihtimalle çoğu tutulmayacak sözler vermek için motivasyon sebebi. Yine de insana ümit veren herşey gibi çok güzel, rengarenk ve pırıltılı.

Haydi bu yılbaşı farklı birşey yapın. Kendinize tutmayacağınız sözler verip gerçekleşmeyen dileklerinize takılacağınıza başarılarınızı düşünün ve kendinizi kutlayın. Elde ettiğiniz, emek verdiğiniz herşey için kendinizi tebrik edin. Belki birkaç fazla kilodan kurtulmuşsunuzdur, en sevdiğiniz çiçeği balkonunuzda yetiştirmişsinizdir, ilk defa ekmek yapmışsınızdır, hep dağınık olan bir çekmeceyi düzenlemişsinizdir belki… Küçük, büyük, bütün başarılarınızı düşünün, bir sürü şey olmuştur eminim içinizde, dışınızda, hayatınızda. Haydi hepsini kutlayın bu akşam. Bu gece sizin geceniz olsun, çok gülün, çok eğlenin, ümit dolsun içiniz.

Herkesin yeni yılı kutlu olsun, sofralarından kahkahalar eksik olmasın.

>Su Urunleri Anketi

>Tatilden bomba gibi dondum, en kisa zamanda yazacagim. Ancak once sizlerin yardimi gerekiyor. Sualti Urunleri Fakultesi’nde ogretim uyesi olan bir dostum bir anket calismasi ile, su urunleri icin kullanilan bazi teknolojilerin universite mezunu kesim arasinda ne kadar tanindigini belirlemeye calisiyor. Asagidaki linkte de bulunan anketi doldurup, en sonda yer alan “anketi gonder”i tiklarsaniz, bilgiler gerekli yere ulasacak ve bu arastirma icin cok yararli olacak.

Ben anketi tamamladim ve bilmedigim pek cok gida isleme teknolojisi oldugunu gordum. Haberim bile yoktu dogrusu bazi proseslerin nasil oldugundan, saglik icin zararli olup olmadigindan ki bu konuda oldukca merakliyimdir. Cogunuzun yemek duskunu, hatta yemek blogu sahibi oldugunu dusunursek, sizin de ilginc bulacaginizi dusunuyorum.

Yardiminiz icin simdiden tesekkur ederim.

http://suurunleri.istanbul.edu.tr/anket.html