>Ne yapsam, ne yapsam ?

>3 Kasim Lara’nin dogum gunu. Turkiye’deyken dogum gunu partilerini hep evimizde, ailelerimizle ve arkadaslarimizla kutlardik. Her sene, Beyaz Firin’dan seker hamurlu pasta siparis ederik ki, bu ozel bir aktiviteydi bizim icin. Sonra bol miktarda kek, pogaca, vs hazirlayip bir araya gelirdik. Pasta kesildikten sonra cocuklar hediyelerini acar, diger cocuklarla oynayip eglenirdi. O gun genelde aksam yemegi kaynar, istedikleri kadar cikolata ve seker yerler, genelde gecenin sonunda koltukta uyuyakalirlardi.

Burada dogum gunu kutlamalarinin civisi cikmis durumda. Kalabalik ailelerden, akrabalardan uzak olduklari icin cocuklar buruk olmasin diye mi, yoksa ucuncu dunya ulkesinin zengin yabanci azinligi olmanin verdigi simarikliktan mi bilmiyorum ama aileler gercekten abartiyorlar bu kutlamalari. Butun sinif arkadaslari, gecen seneki sinif arkadaslari, ordan burdan tanidiklari butun cocuklar davet ediliyor. Illa ki bir atraksiyon oluyor, ya sihirbaz, ya Gymboree… Evet, Gymboree. Gymboree, tabii ki yuklu bir ucret karsiliginda, oyuncaklarini, minderlerini, toplarini, vs toplayip, gelip evinize kuruyor. 4-5 kisilik bir ekiple birlikte, kendi merkezlerinde yaptiklari seyleri, sizin evinizde yapiyorlar. Gecen ay gittigim bir partide bale gosterisi vardi. Olmazsa olmaz, cocuklarin icine girip zipladiklari, toplarla oynadiklari, kaydiklari sisme dev oyuncaklar.
Yiyecek icecek tabii ki oluyor. Bir de oyle cay ve meyve suyuyla gecistiremiyorsunuz cunku yabancilar gunduzden alkol almaya alisik olduklari icin, anneler babalar icin mutlaka bol miktarda sarap ve bira bulundurmak gerekiyor. Dogum gunu pastasi da suslu puslu, temali falan olacak.

Genelde cocuklar pasta kesilene kadar kuduruyor. Pasta kesildikten sonra herkes toz oluyor. Ama ev sahibi bu kadariyla kurtulamiyor. Gelen her cocuga hediye vermek sart. Bunu da abartanlar oldugu gibi, basitce bir torbaya seker, boya kalemi ve boya kitabi koyanlar da var. Abartilar arasinda sirt cantasi, ustune cocugun ismi islenmis havlu, tuylu oyuncak, yastik falan var. Bu dogum gunu sahibinin davetlileri simartma olayi tamamen buraya has bir adet ki, o da ayri bir yazi konusu olur.

Simdi ustumde cok buyuk baski var. Kara kara dusunuyorum, partiyi evde mi yapsam yoksa disarida mi? Evde yaparsam on bahcede mi, arka bahcede mi? Sabah mi, ogleden sonra mi? Ev disinda yapip, butun pisligi ve daginikligi orada birakip eve gelmek hos olmaz mi? Pastayi nereden siparis etsem? Gelen cocuklara verilecekleri nereden alirsam daha ucuz olur? Sihirbaz mi, akrobat mi, yoksa ikisi de mi? Cocuklara ne oyun oynatmak lazim, ben de Gymboree’yi mi cagirsam acaba?

Bu kadar fakirligin ve sefaletin oldugu bir ulkede, onemli miktarda bir parayi boyle birsey icin harcamak icime hic sinmiyor. Ayrica sonu nedir bunun, 5. yas gununu boyle satafatli kutlayan cocuk, 18’inde pastanin icinden dansoz cikmazsa hayal kirikligina ugramaz mi? Sanki ben yine, yiyecekleri kendim yaptigim, evi cocuklarla birlikte kendimiz susledigimiz, cocuklari kendim eglendirdigim basit bir kutlama tercih edecegim.

>daha karpuz kesecektik

>Yazacak cok sey birikti de, vakit az. Isler cok, misafirlerin ardi kesilmedi, son parti bugun gidiyor. Henuz fotograf makinesindeki tatil resimlerini bile bilgisayara yukleyemedim.
Ama dun aksamki olayi unutmadan yazmam lazim.

FX’teki IndoChine’e goturduk misafirlerimizi, cok hos bir ortamda, harika bir yemek yedik. Cikista, arkadaslardan biri, yedinci kattan zemine inen dev kaydiraktan kaymak istedi ve kaydi. Onun cigliklarina, inerken yamulup karizmayi dagitmasina yuksek sesle gulerken, yanimizdan Turkce konusan bir aile gecti. Ortak dili ilk farkeden cocuklar oldu tabii ki. Hemen sohbete basladik,Turkiye’de yasiyorlarmis, cok sevimli bir aileydiler. Endonezya’li bayan civil civil, pozitif, guler yuzlu, tatli Turkce’siyle bize Turkiye’de yasadiklarini, tatil icin iki aydir cocuklarla Jakarta’da olduklarini, Turk esinin ise yeni kendilerine katildigini anlatti, ve hatta ayak ustu bize Jakarta etrafinda henuz gitmedigimiz gezilecek yerleri listedi bir bir.

“Sevdiniz mi burayi?” diye soru. “Cok sevdik” diyince “bu sevmedi, kalmak istemedi burada” dedi buruk bir sekilde kocasini gostererek. Ama sonra hemen tekrar neselenip kocasina takildi “bak, sevmisler burayi, gordun mu?” diye. Konunun uzamasindan endiselenen adamcagiz, apar topar “hoscakalin” deyip uzaklasti.

Daha sohbet edecektik halbuki, belki hafta sonu gorusurduk. Endonezya’li bayanin konustugu harika Turkce ve pozitif enerjisi beni o kadar sersemletmisti ki, kendime gelip telefonlarini isteyemeden ayrildik…

>Jakarta Endonezya’da

>‘Ee, evet biliyoruz, noolmuş yani?’ diyen olabilir, ‘bu da nerden çıktı şimdi?’ diyen olabilir.. Şurdan çıktı efendim, daha önce de demiştim ya siteye kimler girmiş, nasıl bulmuşlar diye bakmak alışkanlık oldu bende diye. Yaklaşık iki aydır ‘Jakarta neresi?’, ‘Jakarta nerede’ türünden Google taramalarıyla bloga ulaşan kişi sayısında bir artış olduğunu gözlemledim. Ben de Jakarta’nın nerede olduğunu öğrenmek isteyenlere kolaylık sağlayayım dedim. Bir nevi kamu hizmeti yani. Veee, açıklıyorum:
Jakarta Endonezya’da. Ve hatta Endonezya’nın başkenti. Güneydoğu Asya’nın en kalabalık şehri. Dünyanın onikinci en büyük şehri. Tarih boyunca Sunda Kelapa, Jayakarta, Batavia ve D’Jakarta isimleriyle anılmış. Dünyanın en kalabalık ve en büyük adalarından biri olan Java adasının kuzeybatı sahilinde yer alır.
1500-1600’lerde, altından daha değerli olan baharatların en kaliteli ve ucuz temin edilebileceği yegane kaynaklara sahip olduğu için vahşi sömürge savaşlarının merkezi olmuş. Önce İngilizler, daha sonra da pek çok Asya ve Afrika ülkesinin köküne kibrit suyu döken Hollanda kökenli Dutch East Indies Company tarafından bol bol sömürülmüş. Bu dönemlerdeki tarihi ve barbar Avrupa’lıların baharat adalarını ele geçirmek için gözlerinin nasıl döndüğünü merak edenler için önerebileceğim kitap ‘Nathanial’s Nutmeg’dir.
İkinci dünya savaşı sırasında Japonya tarafından işgal edilmiş Java adası, ancak sanırım bu bardağı aşıran son damla olmuş ve bütün sömürgecileri ve işgalcileri ülkeden atıp bağımsızlıklarını ilan etmişler.
1965’te askeri bir darbe görmüş, Sukarno hükümeti devrilmiş bu darbede ve ‘yeni’ Suharto dönemi başlamış. Suharto hükümeti ülkenin kalkınması için pek çok şey yapmış anladığım kadarıyla, yollar, okullar, hastaneler yapılmış. Ancak bu hükümetin ve ailelerinin yolsuzlukları o kadar ayyuka çıkmış ki, halk arasında hükümete olan nefret gittikçe artmaya başlamış. Zaten fakir olan Endonezya halkı, hükümetin yolsuzlukları ve meşhur 1996 Asya kriziyle iyice kötüleşmiş. Suharto hızla gözden düşmeye ve gücünü kaybtmeye başlamış. Ve Endonezya tarihinin en kara lekesi, Mayıs 1998 isyanları başgöstermiş en sonunda.
1998 isyanları, güvenlik güçlerinin dört üniversite öğrencisini bir gösteri esnasında vurmalarıyla başlamış. Sonra kontrolden çıkıp 1200 kişinin hayatını kaybetmesi, 6000’den fazla binanın yıkılması ve yakılması ve Suharto’nun istifasıyla sonuçlanmış.
Geçen haftaki bombalar patlayana kadar, 2003’ten beri oldukça sakin ve güvenli bir şehirdi Jakarta. Umarım suçlular çabuk bulunur, olaylar tekrarlanmaz.

İşte böyle.. Jakarta Endonezya’da yani.

>Insanligin karanlik yuzu

>Bir haftalik kisacik Istanbul tatilimle ilgili yazmak istiyordum bugun. Ama sabah gok gurultusu sanip onemsemedigim sesin bir bombaya ait oldugunu ogrendikten sonra gunun akisi degisti dogal olarak. Iki otelde, Ritz Carlton’da ve Marriot’ta iki bomba patladi bu sabah. Uzun zamandir sakin ve huzurlu olan, ekonomik anlamda kendini toparlayan, iki secimi olaysiz atlatan, global krizden neredeyse etkilenmeyen Jakarta, bu sabah bomba sesleriyle inledi. Su anda herkes gergin bir sekilde patlamalarin devam edip etmeyecegini merak ediyor, cunku havalimani yolundaki otoyol giselerinde de ufak bir patlama oldu daha sonra.

Endiseleyle bekliyoruz. Herkesin ailelerine ulasildi, ofis disindaki hatta izinli elemanlarimiza ulastik. Herkes uyarildi ve acil durum plani gozden gecirildi. Haberleri surekli takip ediyoruz. Cok cok kotu bu olanlar. Herhangi bir insan nasil bu kadar vahsilesebilir, nasil gozu bu kadar donebilir asla anlayamayacagim.

Endonezya , uzun suredir Guneydogu Asya’nin en istikrarli ve guvenli ulkesiydi. Vietnam’da her hafta baska bir kamu kurulusunda grev olurken, Tayland sokaklari alev alev yanarken, sakin ve huzurlu Endonezya yabanci yatirimcilarin gozdesi haline gelmisti. Dis yatirimlarin artmasi ve yabanci musterilerin Endonezya’yi guvenilir is ortagi olarak gormesi dogal olarak, ekonominin bariz bir sekilde toparlanmasina zemin hazirlamisti. Dolar uzun suredir artmiyordu. Hatta Bloomberg’in ongorusu olan kuru, yilin son alti ayinda olaganustu bir sey olmazsa asla tutturamayacagini hepimiz biliyor, Amerika’li finans kuruluslarinin bu sefer cuvalladigi hakkinda aramizda gulusuyorduk her fiyat toplantisinda. Erken gulmusuz, olaganustu birsey oldu iste.. Maalesef. Kimlerin ne cikarlari var bundan kimbilir… Olan, her ulkedeki her bombalama olayinda oldugu gibi, ulkenin insanlarina olacak. Cok gorduk bu senaryolari, ne aci ki burada da ayni seylere sahit olmak varmis kaderimizde…

>Gulliver Sendromu

>Turkiye’ye gittigimde, insanlar dev gibi ve cok sisman gorundu gozume. Tunc’a da soyledim hatta, “ay noolmus bizim insanlara, hepsi obez, dev gibi olmuslar” diye. “yok canim, hep boyleyiz biz de, sana oyle geliyor simdi gozun Asya’li boyutlarina alistigi icin” diyerek guldu. Gercekten de incecik, kisacik boylu insanlarin cogunlukta oldugu bir yerde bu kadar uzun sure kalinca, onlarin olculerine gozum alismis. Kendimi zaten dev gibi hissediyorum onlarin yaninda. Uzun sure topuklu ayakkabi giyememistim ofiste ilk zamanlar, iyice deve gibi gorunup korkutmayayim ekibi diye.

Bir hafta Turkiye’de kalinca, gozum gene normal Turk insani boyutuna alisivermis. Simdi de burada saskinlik yasiyorum. Minik bir golge goruyorum ofiste, “aaa, kimin cocugu gelmis ofise acaba?“ diye merakla kafami kaldirdigimda is arkadaslarimdan biri oldugunu goruyorum. Yanindakine bakiyorum, o da iki santim daha uzun. Bu kadar kucuk muydu bunlar yahu?

>Ateş Dansı; Keçak

>
Keçak Dansı aslen, tamamen erkeklerden oluşan bir koro eşliğinde yapılan, Bali’ye has pek çok trans dansından biriymiş. 1930’lu yıllarda Bali’de yaşayan Alman ressam ve müzisyen , Walter Spies, Keçak’tan çok etkilenmiş. Zaten Keçak’ı bazı değişimlerden geçirme çalışmalarına başlamış olan Bali’li dansçı ve sanatçı Wayang Limbang ile birlikte çalışarak, Keçak’ı Batılı turistlere yönelik etkileyici bir şov haline getirmişler. Konu olarak da Hindu mitolojisinden Ramayana’nın hikayesini seçmişler kendilerine. Wayang Limbak, daha sonra Bali’li dansçılarla pek çok ülkeyi dolaşarak Keçak dansını dünyaya tanıtmış.


Keçak dansını Bali’de pek çok mekanda seyretmek mümkün, hatta otellerde bile yapılıyor. Ancak bence bu dans mutlaka Uluwatu’da seyredilmeli. Uluwatu, uçurum kenarında bir tapınak. Sahne de tam uçurumun kenarında. Gösteri her gün 6’da başlıyor, yani tam güneş sahnenin arkasından batmaya başladığında. Ortalık öyle renkler alıyor ki dans süresince, Keçak daha da bir etkiliyor herkesi. Güneş iyice ufka dayandığında, gökyüzü alev alev olduğunda, sahnede de alevler sarıyor ortalığı. Beyaz Maymun, Ramayana’nın güzel karısını, kötü kalpli Ravana’dan ve ordusundan kurtarıyor. Koro, ‘çak çak çak’ sesleriyle, inanılmaz bir müzik yapıyor. İnsan sesinin tek enstrüman olarak kullanıldığı bu müzik, çok saf, çok yerli, çok sesli.

Gösterinin sonunda turistleri eğlendirmek için yapılan saçma şakalar olayın büyüsünü bozuyor açıkçası ama yine de bu görsel şölen kesinlikle seyredilmeye değer.

>Batı Java Yerlisi – 1

>Java adasında, Asya’nın genelinde olduğu gibi, pirinç ana gıda kaynaklarından biridir. Batı Java yerlileri, pirinci tuzsuz ve yağsız bir şekilde haşlayarak yerler. Genelde diğer baharatlı yemeklerle karıştırarak yedikleri için, pirincin bu tatsız tuzsuz hali onları rahatsız etmez.

Pirinç suda uzun süre haşlandığı için lapa kıvamındadır. Batı Java yerlisi, pişmiş pirinci parmakları arasında sıkıştırarak ağzına götürmek şekliyle yer. Bakınız Şekil-1.

Şekil-1

>Adaların Hazineleri

>Bali’den aldığımız üç resmi bugün çerçeveciden aldım. Çok güzeldiler, çerçevelenince daha da güzel olmuşlar.


Bu resimlerin üçü de Bali’nin gelenksel resim tarzı olan Kamasan’ın modern yorumları. İncecik detaylarla adadaki hayatı, törenleri, dansları anlatıyorlar. Tabloların fiyatları ressamın tanınmışlığı ve detayların inceliğiyle ilgili. Yukarıdaki üç resim arasında en pahalı olanı, en küçüğü, koyu yeşil çerçeveli olanı mesela. Bali’deki gelenksel sanat akımları hakkında daha fazla bilgi için tık.

Bunlar da diğer mücevherlerimden bazıları:


Daha neler var neler 🙂
Sonra, yavaş yavaş çıkaracağım kasadan.

>Haftaya hazırlık gazı

>Yavru kuşlar babalarıyla Türkiye’de Perşembe günüden beri. Garip bir his, aklım hep onlarda ama sağolsun, Tunç heryerden canlı yayınla gösteriyor neler yaptıklarını. Ne yiyorlar, ne yapıyorlar yakın takipteyim. Herşey yolunda. Lara zaten çok heyecanlıydı gitmeden önce, şu anda çok mutlu. Arda için endişeleniyordum ama o da kiraz, yeşil erik, su böreği, hediye arabalar falan derken alışmış hemen.

Çok yoğun bir hafta beni bekliyor sanki, bol toplantılı, bol fabrika ziyaretli olacak. Ama seviyorum fabrikalara gitmeyi, gerçek yaşantının içine girme imkanı veriyor bana. İşçilerle konuşmayı seviyorum en çok ama onlar benimle konuşmuyorlar kolay kolay. Kumaşalara, ürünlere dokunmayı seviyorum.

Bir konfeksiyon fabrikasındaki en estetik makine olduğunu düşündüğüm kumaş kontrol makinasını seyretmeyi seviyorum.

Örümcek ağı bağlamış gizli köşeleri bulmayı ve ben buraların resmini çekerken etrafımdaki insanların panik halinde temizlikçi bulma çabalarını seviyorum.

Paslı, kocaman, yorgun kapılarını seviyorum.

Evet, motivasyon tamam. Bu gazla hafta sonunu getiririm ben. Yorgunluktan bebeklerin özlemini de az hissederim. Bir hafta geçti mi, kalır iki hafta.

>Ojek mucizesi

>Bir haftalik tatilden sonra dun iste ilk gunumdu. Isler birikmis ama kimin umurunda. Bali’den gelmisim, zaten bir iki kere daha gitsem aydinlanacagim, oyle bir ruhani dinginlik geliyor insana. Askimla ogle yemegi yemek istedim. Gidecegimiz yer ise yakin aslinda, normal sartlarda 10 dakika mesafede. Saat 13:30’da da patronla toplanti var. Bizim patron yasli ve huysuz bir adamcagiz, toplantilara gec kalinmasindan hic ama hic hoslanmaz, her turlu gicikligi yapar. O yuzden erken cikiyoruz ogle yemegine ki, vakitlice ise geri donebileyim.

Tam yemekler geldiginde disarida ortalik birbirine giriyor bir anda. Siddetli bir yagmur basliyor gokleri titreterek. Bende hala stres belirtisi yok ya, Tunc diyor, sen bir an once cik, ancak gidersin diye. Saat 1 gibi cikiyorum, nasilsa giderim diyorum ama o 20 dakikalik yagmurun yollari dereye cevirdigini gorunce endiselenmeye basliyorum. Olsun diyorum, yolun karsisinda arabadan inerim, yururum. En kotusu islanirim, ofiste ustumu degistiririm. Derken, sofor birden anayoldan sacma sapan bir yola sapiyor. “Naaptin, Sumadi?” diyorum, “Sudirman cok kalabaliktir Miss, buralardan daha cabuk gideriz” diyor. Hadi hayirlisi. Zaman durmuyor, trafik ilerlemiyor, benim stres katsayim artmaya basliyor. Yurumem mumkun degil bulundugumuz yerden. Toplantiya bes dakika kala patrona mesaj atiyorum, “ben trafige takildim, beni beklemeden baslayin toplantiya” diye.

Tatilde birbirimizi sinir ettik patronla, aramiz nane. Dunya cenneti Bali’de beni keyfimi kacirdigi icin uzgun, sirinlik mi yapmaya calisiyor, yoksa iyice gicik oldu da bana iskence mi yapmak istiyor emin degilim ama dakikada bir ariyor, “nerdesin? Sensiz toplantiya baslamayacagiz.” . Bir kendisi ariyor, bir asistana aratiyor. Arabalar santim santim ilerliyor.. Sakin olayim diyorum, nefesime konsantre olayim, vardir bir hayir gec kalmamda falan diye ugrasiyorum ama mumkun mu sakin kalmak. En sonunda Sumadi’ye “Arabayi kenara cek, hemen bana bir ojek bul” diyorum. Baska care yok, bunu da yasamak varmis.

Kac senedir giydigimi hatirlamadigim, krem rengi saten kumas kapli ayakkabilarima bakiyorum. “Birlikteligimiz bugun sona erebilir, beni affet, bu riski almak zorundayim, seni cok sevdim” diyorum. Yagmurun biraz azalmasi icin umitle gokyuzune bakiyorum, ise yariyor, yagmur neredeyse duruyor, ama caddeler hala su birikintileriyle dolu. Sumadi’nin buldugu motorsiklet taksiye (ojek) dogru kosuyoruz. Kaski basima takiyorum. Arkaya oturuyorum da nereye tutunacagim, adama mi? ayaklarimi nereye koyacagim?


Neyse ki saskinlik kisa suruyor, hemen etraftaki insanlara bakip onlar gibi oturdugum yere tutunuyorum bir elimle. Diger elimle de cantami saglama alip yola cikiyoruz. Ojek soforu tecrubeli, su birikintilerine girmiyor, motoru fazla sarsmiyor, benim tecrubesiz oldugumun farkinda, belli ki Sumadi uyarmis. Hemencecik ofise geliyoruz. 1,5 dolar veriyorum gidiyorum, adam arkamdan seslenince farkediyorum, kaski cikarmamisim. Gulerek geri iade ediyorum.

Kosa kosa ofse gidiyorum, stres kalmamis bende. Jakarta sokaklarinda ojekle dolasmisim patronun fircasindan mi korkacagim? Yasli adamin surati kizarmaya baslamis ama ben iceri girince hemen ilk ojek tecrubemi anlatmaya, dagilmis saclarimi duzeltip ustumdeki kurumus camur damlalarini silkelemeye baslayinca o da gulumsuyor. Ayakkabilarima da birsey olmamis, iyice keyifleniyorum. Pozitif enerji bulasici, beyaz kadinin ojekle toplantiya yetisme macerasi herkesi neselendiriyor.

Iste boyle komik bir gundu dun.