>LEMBEH’IN UZAYLILARI

>Lembeh’teki gunlerimiz oyle guzeldi ki, hala animsadigim zaman yuzume huzurlu bir gulumseme yerlesiveriyor. Lembeh dalislari „muck dive“ denilen cinsten, yani cercopun, kumun icinde minik canlilar ariyorsun buluyorsun. Mercan da var ama genelde dalislar kumda basliyor, sonra da 5-6 metredeki mercanlik bolgede emniyet dekolarini yaparak bitiyor. Zaten o kara kumlarda oyle ilginc canlilar var ki, kafani cevirip mercanlara bakmiyorsun.

70-75 dakika suyun altinda kalip, gene de cikmak istemez mi insan? Istemiyor iste. En son Sipadan’daki Baracuda Point’te boyle hissetmistim. Yillardir dalislarda yeni seyler gormuyordum. Sikayet kesinlikle degil cunku cok guzel ve zengin yerlere dalis yaptigim icin beni sasirtacak birsey cikmiyordu karsima. Lembeh’te hayatimda ilk kez karsilastigim bir suru canli gordum, hem de ne canlilar. Onlari tarif etmek zor, en iyisi yuksek musadeleriyle Tunc’un resimleriyle anlatmaya calismak.



Bunlar sadece bazilari. Mesela oyle bir olay yasadik ki, gercekten gunumuzun can cekisen doga sartlarinda sahit olunmasi cok nadir olsa gerek diye dusunuyorum. Genelde balon mercanlarinin altina gizlenen ve binbir guclukle gorunen Orangutan yengecleri Lembeh’te halatlarin ustunde, orada burada, heryerde. Bir halatin uzerinde buldugum Orangutan Yengecini Tunc’a gosterdim. Tam resmini cekmek icin kamerayi dogrulttu ki, nereden geldigini anlamadigimiz bir Spider Crab, bizimkine saldiriverdi. Bir anda bu iki nadir yengec birbirlerine girdi. Tunc fotograflari birsey anlasilmadigi icin pek begenmese de, ben bu ozel ani belgeledigi icin cok degerli buluyorum ve sizlerle paylasiyorum. Bakalim resimdeki iki yengeci gorebilecek misiniz?

Dalis liderimiz Detmon, bizim her turlu nazimizi ceken, aslinda yasantisini sualtinda surdurmesi gereken yari amfibyen bir arkadasti. Sirtinda yuzgec goremedim ama kesin saklamistir diye dusunuyorum, yoksa sualtindaki her canliyla bu kadar rahat iletisime giren biri nasil olur, 3-4 mm’lik harika canlilar nasil bulunur koca denizde? Gercekten Detmon olmasa, buyuk ihtimalle gorduklerimizin onda birini gorurduk. Karada yasantisini surduren bir canlinin gozunun secmesi, beyninin algilamasi zor yaratiklar buldu gosterdi bize. Cok fazla fotografci nazi cekmisti belli ki, gidilecek noktalardaki yaratiklara gore, bir gun oncesinden hangi lensi takmasi gerektigini soyluyordu Tunc’a.



Iste bu yaratigi da yine Detmon gosterdi bize. Nereden cikti anlayamadik, ne olduguni hic anlamadik. Ciktigimizda neden butun dalisi bu hayvanin basinda gecirmedik diye hayiflandik. Bu yaratik bu dunyadan olabilir mi sizce? James Cameron hakli galiba (bknz. Abyss)

>LEMBEH BOĞAZI

>Lembeh’te kalacagimiz otel, Kungkungan Bay Resort, Santika’dan bizi ozel bir aracla aldirdi ve Manado’dan Lembeh’e yaklasik 2 saatlik bir yolculuk yaptik. Cocuklar bu kisa yolculugu uyuyarak gecirse de, biz yol uzerindeki koyleri, sevimli kiliseleri, kamyonet kasasina dolusup kiliseye giden saclari yapili, kirmizi ojeli suslu teyzeleri, inek arabalarini seyrederek cok keyifli bir yolculuk yaptik. Sokaklarin temizligi ise bizi cok sasirtti. Jakarta’nin pisliginden sonra her evin onunde biri sari, biri yesil olmak uzere ikiser tane cop tenekesi gormek, insanlarin zaten yemyesil olan bahcelerini bir de birbirinden guzel saksi cicekleriyle suslemesi bende saskinlik, hayranlik ve saygi uyandirdi.

Lembeh bogazi inanilmaz guzel, ruya gibi. Yemyesil yagmur ormanlarinin denize aktigi kara parcalarinin arasindan akip giden capcanli bir deniz, siyah volkanik kumsallar ve guler yuzlu insanlar.


Kungkungan Bay Resort’u Lara „Jungle Hotel“ olarak tanimladi, gercekten de oyle.

Evler ormanin yamaciyla deniz arasindaki daracik bolgeye kurulmus. Odanin hemen onu cocuklarin mangrove ve palmiye golgesinde oynayabilecegi o harika kumsal, arkasi da yagmur ormaniydi. Hayat gecmez mi burada?

>MANADO, BUNAKEN

>

Taaa gecen sene tatil anilarima ertesi gun devam edecegimi soylemisim, sozumu tutmamisim. Oysa daha neler var anlatacak, muhtesem dalislar, minik sirin kasabalar, uzaylilari andiran yaratiklar ve benim kirkima uc kala bikiniyle sanatsal pozlar verme hikayem. Neyse, gec de olsa kaldigim yerden devam ediyorum.
Kaldigimiz otel, Santika, mangrove agaclariyla kapli bir koya kurulmus, sirin bir oteldi. Mangrovelar, okyanus kiyilarinda, ozellikle gel gitlerin yogun oldugu ve denizin organik iceriginin yuksek oldugu tropik bolgelerde yetisiyor. Buharlasma sebebiyle, mangrove koklerinin bulundugu sular aslinda denizden cok daha yogun bir tuz oranina sahip oluyor. Mangrove agaclarinin toprak erozyonunu onleme ve karayi buyuk dalgalardan, minik tsunamilerden koruma gibi onemli ozellikleri var. Bunun disinda bir ise yariyor mu bilmiyorum ama gun icinde alcalip yukselen sularla, inanilmaz bir gorsel solen sundugu bir gercek.

Santika’da dalis merkezinden tekneye gitmek icin, mangrove agaclariyla cevrili bu iskeleden yurumek gerekiyor. Bizim orada bulundugumuz gunler genelde yagisli gectigi icin, bu iskeleyi kuru yurudugumu hatirlamiyorum. Dalis merkezi cok sirin, tropik bir yapida olsa da, son derece profesyonelce isletiliyor. Guvenlik ve acil durum prosedurleri oturmus. Kiralik ekipman kalitesi de son derece yuksek. Sabah tekneyle cikip iki dalistan sonra donuluyor, ogle yemeginden sonra da bir dalis yapiliyor. Ekstra dalis isterseniz yapmak mumkun ama biz biraz cocuklarla da vakit gecirmek icin yapmadik.

Bunaken’deki dalislar genelde hep genis acilikti. Daha once baska yerlere hic gormedigim, yada cok kucuk hallerini gordugum bazi mercanlarin dev gibi hallerini gordum. Bir ara 8 tane gri resif kopekbaligi bizi 40 metrelere dogru cagirsa da gitmedik. Yukaridan el sallamakla yetindik, uzaktan da olsa onlari gormek cok iyi geldi bize. Koskocaman travelly’ler, normalda birer ikiser tane gorulen baliklarin suruler halinde dolasmasi beni cok etkiledi. Bir kaya parcasi vardi ki, butun girintileri anemonla, butun anemonlar yaramaz anemon baliklariyla doluydu. Tunc guzel bir kompozisyon yakalabilmek icin bana baliklara yaklasmami isaret ederken, en kavgaci olani beni kovalamaya calismakla mesguldu. Cok sevdim onu, yuvasini ve yavrularini dev canavardan korumaya calisan bir anneydi o bence.

Akintilardan bahsetmistim daha once. Cok akintiliydi. Asagi, yukari, saga, sola.. Bu kadar ani yon degistiren akintilarla ilk defa burada karsilastim. Zaten ilk dalista bacaklarima, ayaklarima surekli kramp girdi. Neyse ki sonraki dalislarda kaslar alisti, ben meyve ve vitamine asildim da, bir daha tekrarlanmadi.

Manado’da dalislardan feraget edip kara turu yapmadim ama aklim kalmadi desem yalan olur. Java da yesil ama Manado’daki yesillik ve doganin zenginligi beni kendine hayran birakti. Her yer, ama her yer gokyuzune uzanan palmiyelerle ve kocaman yagmur ormani bitkileriyle kapliydi. Tatilde kendimle ilgili bir kesifte bulundum ki o da egri duran palmiyeleri, dumduz duranlardan daha cok sevdigimdi. Tropik firtinalara daha kolay karsi durmak icin egilmisti bu palmiyeler ve o upuzun govdeleriyle dik duran agaclardan daha fazla bir yuku gogusleyecek kadar gucluyduler. Benim gibi denize sevdaliydi onlar, o yuzden yapraklarini gokyuzune degil de, denizin mavisine yaklastirmak icin zarifce denize yonelmislerdi. Daha farkinda, daha guclu, daha romantikti onlar.
Manado’da sehir merkezindeki uyduruk alisveris merkezine, eksikleri tamamlamak icin iki kez gitmek zorunda kalsam da, otel disinda birseyler yemeye cesaret edemedim. Nufusun cogunlugu Hristiyan oldugu icin herhangi bir etin domuz olma olasiligi yuksek. Haydi domuz neyse de, bolgede kopek, fare gibi normalde yenmeyen hayvanlarin da etleri yeniliyor. Sehir icinde rahatca bulunur mu bilmiyorum ama dag koylerinde oldugunu biliyorum. Neyse, bu konuyu kapatiyorum, cunku kopek, yunus, at, tavsan gibi hayvanlarin insanlar tarafindan yeniliyor olmasi benim cok sinirimi bozuyor.

Burada 5 gun gecirdikten sonra Lembeh’e gitmek icin yola ciktik.

>Manado’ya yolculuk

>Uzun zamandir basbasa olabilecegimiz, Tunc’un calismayacagi ve tamamen bizimle olabilecegi bir seyahate cikamamistik. O yuzden, bu tatili ailece aylardir dort gozle bekliyorduk. Belki de tam tatil gibi tatil oldugu icin benim kafamda, oyle hafif bir ruh haliyle hazirlandim ki. Ilk kez liste yapmadan doldurdum bavula elime gelenleri. Mayo, gunes gozlugu, terlik, gunes kremi olsun yeterdi ne de olsa. Gerci kazin ayaginin oyle olmadigi sonradan ortaya cikti ya, neyse, ders oldu bana.

Once Jakarta’dan Guney Sulawesi’deki Makasar’a uctuk. Makasar havalimaninin Jakarta havalimanindan bin kat daha modern, temiz ve guzel olmasina icten ice sinir oldugumu itiraf etmeliyim. Sukarno Hatta havalimanindaki rant ve cikarlar o kadar buyuk ki demek, guvenlik kamerali, duzgun sistemli bir havalimani yapmak kimsenin isine gelmiyor diye dusunduk dogal olarak. Ayri yazi konusu bu Sukarno Hatta Havalimani ya, yasadigim ulkeyi kotulemekten hic hoslanmadigim icin girmiyorum o konulara *.

Makasar’dan ikinci bir ucusla Manado’ya indik. Sabah erkenden evden cikip, oglene burada olmak bana kendimi cok iyi hissettirdi. Dalis noktalarina, Turkiye’den bir koca gunu yolda gecirerek, saat farkindan ve yorgunluktan sersemlemis bir sekilde varmaya alistigimizdan, bu kisa yolculuk bile beni mutlu etmeye yetti tatilin daha en basinda. Manado’dan yaklasik 1 saatlik bir araba yolculugu sonunda otelimize vardik. Aslinda bu yolculuk bence yarim saat surebilirdi ama minicik Manado’da oyle bir trafik var di ki, adim adim ilerleyerek gecebildik bazi yollardan. Ilginc degil mi? Zaten minicik sehir, yap yollari biraz buyuk, insanlar rahat gitsin gidecegi yere.. Neyse gene girmiyorum buralara, bakiniz *

Tatilimizin ilk 4 gununu Bunaken tarafinda (sol taraftaki noktada), kalanini da Lembeh Bogazinda (sag taraftaki noktada) gecirecek sekilde ayarlamisti Tunc. Bunaken’de buyuk baliklari, mercanlari gorecek, Lembeh’te de gozle gorunmeyen kamuflaj ustasi minik yaratiklarin pesine dusecektik. Bu plan dogrultusunda ilk duragimiz Manado’da, Bunaken’in tam karsisindaki Santika Hotel oldu.

Otelimiz yesilin daglardan denize aktigi koylardan birinde, ormanin ortasina kuruluvermisti. Odalara yerlesip, bavullar bosalirken yanima almayi unuttugum bir suru eksik cikti ortaya. Cocuklarin kolluklari, kova ve kurekleri, oda icin sivrisinek kovucu aletler, kulak damlasi, dalis icin isaret cubugu…. Liste yapmaz misin, al bakalim. Neyse ki, Tunc, Manado’da bir alisveris merkezi oldugunu, otelin buraya her gun servisi oldugunu soylerek beni rahatlatti. Gerci itiraf ediyorum, cok da umurumda degildi bu eksikler. Nasilsa odalari ilaclayip sivrisinekten arindirabilirdik, spreyi almayi unutmamistim. Kolluk da olsa guzeldi tabii ama zaten biz baslarinda olmadan cocuklari suya sokmaya hic niyetim yoktu. Kulaklarin ise her dalis gezisinde ariza vermesine alistik ne de olsa, donunce gene antibiyotigi dayardik, ne yapalim yani. Isaret cubugu dalis merkezinde satiliyordu, alirdik bir tane daha, iki tane olurdu, bir Tunc’a, bir bana, ne guzel iste. Benim en cok takildigim, cocuklarin kova kurekleriydi. Santika’da kumsal yoktu ama buradan sonra gidecegimiz otelde cocuklarin oynayabilecegi bir kumsal vardi. O yuzden benim onceligim cocuklara kumda keyifle oynayabilecekleri objeler bulmakti oraya gitmeden once. Yogurt kutusu, kavanoz kapagi bile olsa, birseyler ayarlanmaliydi mutlaka.


Manado, Kuzey Sulawesi’nin baskenti, yaklasik 400 bin nufuslu bir sehir. Halkin buyuk cogunlugu Hristiyan oldugundan heryer, Lara’nin prenses satosu diye tanimladigi, minik, sevimli, gercekten de masallardan cikmis gibi gorunen kiliselerle dolu. Sehrin merkezi kalabalik, dar caddeli ve bence cok sevimsiz olsa da merkezden uzaklastikca yagmur ormanlarinin iyice hayatin icine girdigi, sokaklarinda inek arabalarinin gezdigi, evlerin onca yesillige ragmen saksi saksi ciceklerle suslendigi, sokaklarin cop dolu olmadigi, agaclarin arasindan kiliselerin pembe ve beyaz sivri catilarinin gorundugu sirin bir sehir Manado.

Kuzey Sulawesi, uc buyuk su kutlesinin, Pasifik Okyanusunun, Sulawesi Denizinin ve Hint Okyanusunun birlestigi bir noktada oldugu icin sualti yasantisi acisindan cok hareketli bir nokta. Sadece Bunaken Milli Parkinda 58 farkli mercan turu ve yaklasik 2000 balik turu tespit edilmis. Bu sayilar Bangka ve Lembeh bolgeleriyle birlikte cok daha yukseliyor. Bu buyuk su kutlelerinin bir araya gelmesi guclu akintilari da beraberinde getiriyor. Burada hayatimda ilk kez asagi ve yukari akintilarla karsilastim. Allahtan kulaklarim hassas da, en kucuk basinc degisikliklerini algilayarak seviyemi koruyabildim. Aslinda baliklarin yuzdugu yone gore bu akintilar, icine girmeden once gozlemlenip BC indirilerek yada sisirilerek onlem alinabilir, ideali de budur. Ancak bazi dalislarimizda yatay akinti oyle hizli surukledi ki bizi, baliklari gorup tepki verene kadar kendimizi dikey aktintilarin icinde buluverdik.

Akintilarin gucunun ve mercan yogunlugunun sonucu da bu oldu:


Tunc’a poz verirken asagi in, yukari cik, ayaklarini soyle tut, buraya bak, falan turunden bir suru talebi olur. Ancak burada akintilar oyle gucluydu ve etraf o kadar yogun mercanlarla doluydu ki, hareket ozgurlugumun olmamasindan ve Tunc’un taleplerinden bunalinca ortaya bu poz cikti. Birazcik model kaprisi yapmak da hakkim ama, degil mi? Hep sanatci kaprisi mi cekecegiz canim?
Bunaken dalislari ve fotograflari yarin.

>Nerden baslasam ?

>Dun evimize donduk. Oyle guzel bir tatildi ki anlatmaya nereden baslasam bilemiyorum. Su anda hepimizin ustunde hala sarhoslugu var, ruyada gibiyiz. Hala tirnaklarimin icinde ne kadar fircalasam cikaramadigim incecik volkanik kum tanecikleri, parmagimin kenarinda minik bir mercan cizigi, hergun ucer saat palet vurmaktan agriyan bacaklar, gunesten acilmis sac telleri, cantamin on gozunde deniz kabuklari var… Bunlar hep yerlerinde kalsalar, kendimi hep boyle iyi hisseder miyim acaba?

>Bebek bekliyoruz, hem de 300 tane!

>Endonezya, tum dunyada en cok mercan resifine sahip olan ulke. Yaklasik 500 mercan turune ve tum tatli su ve tuzlu su turlerinin %25’ine sahip. Dunyada mevcut 7 deniz kaplumbagasi turunun, 6 tanesini bu sularda gormek mumkun. Bu yuzden, binlerce kilometre uzunlugundaki harika, volkanik kumsallarinin cogu deniz kaplumbagalarinin yumurtladigi yuvalarla dolu.

Ancak, tum deniz canlilari gibi deniz kaplumbagalari da insanoglunun vahsiliginden, cahilliginden ve cikar savaslarindan payini alarak direk olarak avlanma, dolayli olarak da denizlerin kirlenmesi ve bilincsiz, yasa disi balikcilik yuzunden yokolmaya yuz tutmus durumda. Sadece Endonezya sularinda, deniz kaplumbagalarinin sayisinin %90 gibi korkunc bir oranda azalmis oldugu tahmin ediliyor.

Ne yaziktir ki, Endonezya’da da, cevreci orgutler yeteri kadar guclenemedikleri icin, su anda koruma altindaki bolge sayisi cok az. WWF burada yogun olarak calisiyor ama ne yazik ki olayin arkasindaki maddiyat o kadar buyuk ki, bu konuda ciddi bir sonuc elde etmek imkansiz gibi gorunuyor. Yine de, halk arasinda yavas da olsa bir koruma bilinci olusmaya basliyor gibi sanki. Ornegin kaplumbaga etinin yogun olarak tuketildigi Bali’de Kurma Asih Vakfi, bence bu konuda ciddi basari elde etmis durumda.

Kurma Asih, adanin Batisindaki Perancak Koyu’nun yakinlarinda, minicik, kendi halinde bir kurum. Bu bolge, adanin Guney kismi gibi turistik bir bolge degil. Daha cok hayvancilik, pirinc ve balikciliktan gecimini saglayan koyluler icin deniz kaplumbagalari bundan iki sene oncesine kadar ticari degeri olan et parcasindan baska birsey degilmis. Ancak Kurma Asih, cok akillica davranak kaplumbaga yavrularinin denize birakilmasi olayini turistik bir atraksiyon haline getirmeyi basarmis. Bolgede turistik tesis olmadigi icin, adanin cevresinde mavi tur yapan sirketlerle anlasmislar. Tekneler, bebek deniz kaplumbagalarinin denize ilk yolculugunu gormek icin can atan turistleri buraya tasidikca, koyluler de bu isin kendileri icin maddi kazanc saglayacagini gormusler. Daha once satmak yada yemek icin sahilden topladiklari yumurtalari, bu kez Kurma Asih’e teslim etmek icin toplamaya baslamislar.


Buraya gitmeyi, ozellikle cocuklari goturmeyi uzun zamandir cok istiyordum. Bali’ye gitmeden iki hafta oncesinden Kurma Asih’i arayip randevu almistim. Ne yazik ki, bizim gidecegimiz gun yagmurlu ve karanlik bir gundu. Ama biz planimizi bozmadik, arabaya atladik ve iki saatlik harika bir yolculuk sonunda vakfa ulastik. Vakfin yoneticisi Pak Anom, cocuklara tek tek her asamayi anlatti. Bir yuvada yaklasik 300 yumurta oldugunu, bebek deniz kaplumbagalarini yaklasik bir aylik olduktan sonra deniz biraktiklarini, kaplumbagalarin buyuyunce kendi yumurtalarini birakmak icin ilk kez denize girdikleri kumsala donduklerini anlatti. Cocuklari once bebek kaplumbagalara yavas yavas alistirdi, onlari nasil tutmalari gerektigini gosterdi. Dana sonra denize birakilmaya hazir bir kova bebegi tek tek ellerimizle kumsala biraktik. Denize ozlemle kosuslarini, minik kafalarinin dalgalarin arasinda kaybolusunu izledik. Birakirken cok heyecanlandik, en son kafa denize daldiginda ise duygulanarak arkasindan el salladik. Inanilmaz bir tecrubeydi.

Gitmeden once, kuruma bagis yaptik ve karsiliginda bir yuva evlat edinmis olduk. Yuvamizda 300 tane yumurta var. Buyuk ihtimalle bebeklerin yumurtadan cikislarini goremeyecegiz ama denizde bir yerlerde bizim bebeklerimiz dolasacak bir sure sonra. Belki karsilacagiz sualtinda bir yerlerde, kim bilir. Bizim cocuklar dalis yapma yasina gelene kadar onlar da buyumus olurlar ne de olsa…

NOT: Bali’ye gitmeyi planliyor ve Kurma Asih’i ziyaret etmek istiyorsaniz tik.

>Yine HongKong

>HongKong’u bu sefer pek sevmedim. Sebebi de heryerdeki yapış yapış kalabalıktı. Okulların tatil olduğu döneme denk geldiği için, heryerde ama heryerde vıcık vıcık ve gürültülü bir insan kütlesinin arasına girmek zorunda kaldık. Hava da çok sıcak ve nemli geldi bize. Tunç ve ben çok yorulduk ama çocuklar için unutulmaz bir gezi oldu.

Benim eğitimim olan iki gün, Tunç ve çocuklar Ocean Park’a gittiler, teleferikle HongKong’u havadan seyrettiler.

Ocean Park’taki deniz kızını Arda çok sevdi


Hatta biraz fazla sevdi galiba…

Ve Disneylad’e gittik.

Anne baba işkencesi, çocuk cenneti bir yer. Pek akıllıca tasarlandığını söyleyemeyeceğim. Sonuçta HongKong hem çok sıcak, hem soğuk, hem de çok yağmurlu olabilen bir iklime sahip. Böyle bir coğrafyada olunca yürüme mesafelerinin az, üstü kapalı alanların bol olduğu bir yer hayal etmiştim. Tamamen tersi, çok uzun yürüme mesafeleri var küçük çocuklar için, üstü kapalı gölge tek sığınaklar ise dükkanlardı. Neyse, biz hiç hoşlanmasak da çocuklar cidden çok eğlendiler.
Özellikle çizgi film karakterlerinin olduğu bölüme bayıldılar. O sıcakta, kostümlerin içinde 15 dakikadan fazla kalamıyorlar sanırım ve 15 dakikada bir nöbet değişimi oluyor. Bu karakterlerin her gidişinde ve her gelişinde, Arda deli gibi bağırdı arkalarından.

Sıcak onları da bunalttı. Bir köşede karşımıza çıkan bu ıslak oyun alanında biraz olsun serinleyebilmek için oldukça uzun bir süre oyalandık.



Ailece, minik bir doğum günü kutlaması yaptık sevgili babamıza


Çocuklar sırtlarında minik çantalarıyla gıklarını çıkarmadan bizimle uzun uzun gezdiler HongKong’u. Son derece salaş, bizden başka turistin olmadığı yerlerde yemekler yediler. Taksilerde, toplu taşıma araçlarında zorluk olur diye puset almamıştık yanımıza, seslerini çıkarmadan yürüdüler minik adımlarıyla. İşte korkunç, minik HongKong fatihleri;

>Işıkların şehri Hong Kong

>

Arabalarının içini oyuncaklarla süsleyen, Konfiçyus’tan alıntılar yapan, çok yüksek sesle konuşan, neşeli, yardımsever şoförlerin taksilerine bindik.

Hemen hemen bütün şehri yukarıdan dolaşan ve yukarı çıkışta mutlaka yürüyen bant yada merdiven olan üst geçitleri çok sevdik.

Hong Kong’un dağların eteğinde kurulmuş olduğunu görüp şaşırdım. Nedense dümdüz hayal etmiştim hep.


Sokaklarda kayboluk, bol bol yürüdük.

Bu sokağın sonunda şimdiye kadar gördüğüm en salaş bar vardı, Club 71. Muhtemelen çöpten toplanmış bambu ve plastik sandelyelere oturduk, plastik bardaktan şarap içtik.

Şehrin her köşesine özenle yerleştirilmiş hoşlukları hayranlıkla izledik.

Victoria’s Peak’e çıktık, manzarayı hafızalarımıza kazıdık.

Peak’te yorgunluğumuzu biraz atmak için soluklandığımız kafedeki bu su şişelerini çok sevdim. nedense… sevdim işte..

Şehrin parlak ışıklarını görebilmek için geceyi bekledik sabırla ve keyifle.

Beklediğimize değdi doğrusu…

Bizim boğaz vapurlarını andıran Star Ferry’lere ve deniz üzerinde gördüğümüz ilginç görüntülere bayıldık.

Kowloon’dan ışık gösterisini hayranlıkla seyrettik. Her gün saat sekizde tekrarlanıyormuş.

Çok ilginç, çok lokal yerlerde yemek yedik. Herhangi bir mide bozukluğu da yaşamadık, alıştık galiba sonunda Asya bakterilerine..

Gökdelenlerin gölgesinde ve çilekli margarita eşliğinde bol dedikodu yapıldı, hasret giderildi.

Şehrin her yerinde engellilerin düşünülmesini çok takdir ettim ama bütün trafik lambalarının hiç durmadan sürekli ötmesine sinir oldum.
İnsanların kişisel alanına sayı göstermeden itişip kakışmasından, sürekli ensemde birilerini bulmaktan hiç hoşlanmadım.
Domuz gribi paranoyası içinde hapşıran ve öksüren insanlara cüzzamlı muamelesi yapılmasını sevmedim.
Tertemiz, içinde hep sabun ve tuvalet kağıdı bulunan tuvaletlerini sevdim.
Şehrin sistemini, bu sistemi korumasını sevdim.
Heryerin deniz kokmasını, aniden karşıma deniz çıkıvermesini çok sevdim.
Stanley tarafındaki plajlara bayıldım.

Özetle harika bir gezi oldu, bize çok iyi geldi. Hong Kong bizi uçurdu!

>Sipadan’a yolculuk ve cennetin tadi

>Jakarta’dan bile gitmek bir bucuk gun suruyor Sipadan’a. Aslinda yakin zamanda Air Asia’nin bazi yeni direk ucuslar koymasiyla bizim icin daha kolay olacak gitmek ama simdilik uzun yoldan gitmek zorundayiz. Cocuklari birakip gitmenin hafif buruklugu, benim uzun zamandir gecirdigim en agir gribin etkisinde ve dalis yapamama endisesi icinde olmam falan derken ilk gece Singapur’da havalimani otelinde kaliyoruz. Yatana kadar ise Changi’de yeni acilan terminal, T3’te vakit geciriyoruz. T3 tam bir alisveris merkezi gibi, Hard Rock Café’de yemek yiyiyor, Kelebek Bahce’sini ve magazalari keyifle geziyoruz.

Ertesi sabah, Turkiye’den gelen grubu karsiliyoruz. Yorgun ama heyecanlilar, bir an once dalis yapmak icin sabirsizlaniyorlar, ama daha cok yolumuz var. Once Kotakinabalu’ya ucuyoruz. Yeni havalimani beni sasirtiyor. Cok hos, cok modern olmus. Burada Mr. Clement Lee bizi karsiliyor ve hemen herkese Starbucks’tan kahve ismarlayip, Jack Custeau anilarini anlatarak keyifleri yerine getiriyor. Sonra Tawau’ya ucuyoruz.

Tawau’da kaliyoruz o gece mecburen. Sempoerna’da Lepa-Lepa (geleneksel yelkenli tekneler) festivali oldugu icin oteller dolu. Tawau, keyifsiz, sicak, caddeleri kotu kokan, sevimsiz bir sehir. Deniz kenarinda ama denizi gormeyen salas deniz urunleri restoranlari var sira sira. Salas, ama ciddi salas. Bu restoranlarda canli canli suda duran yaratiklardan ne yemek istedigini seciyorsun, nasil pisirilmesini istedigini soyluyorsun ve komik fiyatlara ziyafet cekiyorsun kendine. Biz Mr.Clement’in onceden ayirttigi iki masaya yerlesip, onceden siparisini verdigi harika yemekleri nese icinde bekliyoruz. Grup sen sakrak. Grubun en gencleri disindaki herkes uzun yolun stresini ustunden atmis, tatil havasina girmis coktan. Pek cok kisi birbiriyle yeni tanisiyor ama ortak bir tutkuyu paylasiyor ve bu tutkunun pesinde binlerce kilometre yolu goze aliyor olmak, insanlari cabuk yakinlastiriyor birbirine. Gencler ise tedirgin, cok farkli bir yer, cok farkli bir kulturdeler, henuz tam olarak algilayip kabullenememisler bulunduklari ortami. Dunyanin neresinde olduklarini idrak etmeye calisiyorlar. Insanin hep kitaplarda okunan yagmur ormanlarinin ortasinda, dunyanin en zengin tropik denizlerinin yanibasinda, hatta ekvatora 5 derece kadar yakin oldugunu anlayabilmesi vakit aliyor. Olgunluk ve anlayisla karsiliyor grup onlarin cekingen tavirlarini.

Derken yemekler gelmeye basliyor. Bundan sonra anlatacaklarim aslinda anlatilmamasi gereken, grup icinde kalmasi gereken utanc dolu anlar. Ama yok, yazacagim, gercekleri herkes bilmeli. Eger benden haber alamazsaniz, bilin ki grup pesime dusmustur.

Onemli bir detay masalarin yuvarlak oldugu ve ortalarinda Cin restoranlarinda bulunan doner yuvarlak tablanin bulunmasi. Once tepeleme dolu, koskocaman bir tabak jumbo karidesler geliyor. Donen tablada sadece pecete kutusu, ezilmis sarmisak, soya sosu ve karides var. Bir anda sabirsiz eller tablayi dondurup karidesleri kapismaya basliyor. Karidesi beklerken chop sticklerle yemek yeme alistirmasi yapan kibar eller, on parmakla daliyor tabaklarin icine. Karideslerin sulari birbirimizin ustune sicriyor. Biralar nese icinde yuvarlaniyor. Rezil durumdayiz, halimize guluyoruz ama ac gozluluk diz boyu. Ortadaki donen tabla durmuyor, yakalayabilenin elinde kaliyor karidesler. Bizim masanin performansi super. Genclerin masasi sessiz, kocaman, saskin gozlerle bizi seyrediyorlar. Karidese pek dokunulmamis. Bizim masanin doymaz istahi yan masanin karideslerine goz dikiyor. Avuc avuc kendi masamiza tasiyoruz onlarin karideslerini.

Derken geyik etinden bir yemek, yerel bir sebze, kalamar, balik ve istiridyeler geliyor. Masa super ama bizim gozumuz ac. Hepsini supuruyoruz. Yan masanin yemeklerini de tuketiyoruz tabii ki. Yengec kirma pensesi kiriliyor, yengec bacaklari, karides kabuklari havada ucusuyor. Baska masalarin yemeklerine de el koysak mi diye gulusuyoruz. Neseli grup, daha da bir keyifleniyor yedikce. Kolestrol kafa mi yapiyor acaba diye dusunmeden edemiyorum. Ancak yemekler supurulup, tabaklar ayna gibi olunca biraz sakinlesiyoruz. Sigaralar yakiliyor, sis gobekler sivazlanirken. Mr.Clemet fazla bira icmeyin, simdi Durian yemeye gidecegiz diyor.

Durian, kokusu cehennem, tadi cennet gibi diye tanimlanan bir meyve. New York’un takma adi Big Apple ya, Jakarta’ninki de Big Durian. Durian o kadar kotu kokuyor ki otellere ve bazi binalara sokmak yasak. Sokaktaki meyve saticilarina gidip kesmece durian aliyor Mr.Clement bize. Orada ayak ustu hazirliyorlar ve herkes tadina bakiyor. Igrenc birsey. Bozuk sogan tadinda, kivami da sacma sapan, sulu falan degil, saman gibi. Gayet gereksiz buluyorum, agzimdaki parcayi bile yutmuyorum. Cennet boyle bozuk sogan tadindaysa sonumuz kotu, o zaman ben re-enkarne olayim mumkunse.