>Jakarta’da çocukları götürebileceğimiz açık hava parkları yok. Bu yüzden de bazı girişimciler çocuklar için açık oyun alanlari yapmışlar. Bize en yakın olanı Playground. Yürüyerek 10 dakikada gidebiliyoruz. Yumuşak zeminli değişik kaydırak, salıncak, vs kombinasyonları, kum havuzu ve bir de ıslak oyun alanı var. Çocuklar için çok eğlenceli bir yer. Cumartesi sabahı gittiğimizde Lara ve Arda okuldan arkadaşlarıyla karşılaştılar. Yan tarafta da bir kaç çocuk tenis dersi alıyordu, hem onları seyrederken hem de bizim tarafa kaçan toplarla oynarken çok eğlendiler. Arda biraz öksürdüğü için, ve de çok güneş altı olduğu için ıslak alana girmedik, çok bozuldular bu işe ama sağolsunlar fazla ısrar edip beni zor durumda bırakmadılar.
>Çikolata Aşkı
>Küçük bebeğim de okullu oldu
>Minik Arda da okullu oldu. Akşamdan çantasını, ertesi gün giyeceği giysileri büyük bir özenle hazırlıyor. Sabah erkenden kendi kendine kalkıp, heyecanla hazırlıklarını tamamlıyor ve büyük bir gururla evden çıkıyor. Okul eve çok yakın ve yürüyerek gitmeyi çok seviyor. Yolda karşılaştığı herkesle selamlaştığı için bir haftada hemen onu tanıdılar. ‘hello Ardaaa’, ‘selamat pagi Ardaaa’ diye kendisini selamlayanlara gülücükler atarak gidiyor okula. İlk günler yaşadığımız ayrılık anı ağlama sendromu da üç günde aşıldı çok şükür.
İşte ilk okul günü:
Okula başlayınca hemen çocukluğa geçiş belirtileri göstermeye başladı. Sanki daha bağımsız, daha inatçı, daha yaramaz oldu. Minik, masum bebeğimin yerini azgın bir erkek çocuğu alacak sanırım yakında. Panik halinde hemen hala bebek tadındayken bebiş ayaklarını ve uyku mahmuru halini resimledim.
İşte baktıkça ağzımı sulandıran, içimi eriten, pamuk şeker tadında ve kıvamında bebek ayakları;
>Buddha Bar Jakarta
>Bağnazlıkla dindarlık, açık görüşlülükle istismar arasındaki sınırlar dünyanın heryerinde, her inanışında çok ince. Ve fikrini inançla savunanlar mutlaka kendilerini dinletmeyi başarıyorlar.
Paris kökenli George V adlı şirketin dünyanın pek çok yerinde lüks otelleri, spaları, klupleri, restoranları ve butikleri var. Bu şirket nedendir bilinmez, kendisine Budizmi tema olarak seçmiş ve Buddha Bar, Sidharta Cafe, Little Budha ve Buddhattitude Spa gibi mistik isimler kullanmış. Çok da başarılı işletmiş bu mekanları, öyle ki Buddha Bar’larda çalınan müziklerin albümleri bile dünya listelerine girer olmuş, tüm dünyada şubeleri açılmış, mekanlar ikonlaşmış. Bu başarılı pazarlama ve işletme öyküsü, şirket dallarını Asya’ya uzatana dek devam etmiş. Asya’daki tek şubelerini 2006 yılında Jakarta’da açmışlar.
Bir iki ay kadar önce, Endonezya’lı ve Malezya’lı Budistler Buddha Bar’ın kapatılmasını istiyor diye bir haber okuduğumda gülüp geçmiştim. Ancak iki haftadır hemen her gün Jakarta Post’ta bu konuyla ilgili bir haber çıkmaya başlayınca konunun ciddiye gittiğini farkettim. Budistler iki üç hafta boyunca düzenli olarak protesto gösterileri yaptılar. Hatta bir seferinde Buddha Bar’ın önünde dini ayin yaptılar, “burada o kadar çok dini imge var ki, tapınak olarak kullanılabilir” mesajını çarpıcı bir şekilde verdiler. Şehir yönetimi olaya tepkisiz kalmadı, resmi bir şikayet olursa değerlendiririz ama bu şartlarda herşey yasal, kapatamayız dedi. Protestoların hepsi olaysız, seviyeli yapıldı. Sonunda Buddha Bar’ın yönetimi olaya tepkisiz kalmayarak, anlaşmazlıklar giderilene kadar barı kapatma kararı aldı.
Şu anda tartışmalar tüm hararetiyle devam ediyor. Kapatmayı yanlış bulan Budistler, haklı bulan Müslüman ve Hrıstiyanlar, haksız bulan Müslüman ve Hrıstiyanlar, haklı bulan Budistler konuşuyor da konuşuyor. Olay nasıl sonuçlanacak bekleyip göreceğiz.
Bu olay bana neler mi düşündürüyor? İnançlar insanları yakınlaştırıyor mu yoksa uzaklaştırıyor mu? Dini inançları pazarlama aracı olarak kullanan şirketler kapatılabiliyor da, partiler neden kapatılamıyor? Dinin iktidar ve güç savaşlarının en büyük kozu olmaktan çıktığını insanlık tarihi görebilecek mi? “Endonezya’lilarin cogu Musluman, Asya subesini Jakarta’da acarsak Budistelerle basimiz derde girmez” diyerek fikri pazarlayan sivri zekali hala George V’de calisiyor mu? Şu meşhur Buddha Bar’a gitmek bize kısmet olacak mı?
>On derste Türkçe konuşma ve prenses olma kılavuzu
>Bunu mutlaka yazmalıyım. Bizim Lara, bakıcıları Ami’ye yoğunlaştırılmış Türkçe dersleri veriyor. Daha önce yakalamıştım, elma, kelebek, çilek, vs o an aklına ne gelirse Ami’ye gösterip Türkçe’sini öğretiyor. İşin komiği aradan yarım saat geçtikten sonra sınav yapıyor, ‘Ami, say butterfly in Turkish.’ diye.
Ben bu olayın farkında değildim. Bir gün eve telefon ettiğimde ve öğlen yemeğinde ne yediklerini sorduğumda, Ami ‘dolma’ diye cevap verince keşfettim Lara’nın sistematik bir şekilde Ami’ye Türkçe öğrettiğini. Şimdi de resimli oyun kartlarıyla oynuyorlar.Az önce Arda üstünde kaplan resmi olan kartı Ami’ye gösterdi, Ami ‘aslan’ dedi. Bizim küçük cadı hemen düzeltti, ‘not aslan, it’s kaplan’ diye.
Aynı zamanda da TV’de uyuyan güzel’in çizgi filmini seyrediyorlar. Filmdeki kızcağız henüz prenses olmamış, kırlarda çıplak ayakla dolaşıyor. Lara’ya aramızda geçen diyalog şu:
L: Anne, prensesler bence dışarda çıplak ayakla gezmez, di miii?
S: Evet canım ama bu kız daha prenses olmadı sanırım.
L: Karnından bebek çıkınca prenses olucak. Bir de prenseslerin squirrel’leri ve bunny’leri olur.
Çok komik bu küçük insanlar, onlarla birlikte olmak dünyanın en keyifli şeyi.
>Puri Santi Spa
>Çocuklar doğmadan önce hazırlanması saatler süren, herkesi bekleten bir tip değildim ama kendime vakit ayırmayı sever, bir yere gidilecekse evden çıkacağım son ana kadar makyajımla ve giysilerimle ilgilenmekte bir sakınca görmezdim. İki çocuk sahibi olduktan sonra bu olay tamamen değişti. Kendime ayırdığım, sakin zamanlarda garip bir boşluk ve suçluluk duygusu kaplar oldu içimi. Bu tür zamanlarda, sanki yapmam gereken önemli birşey varmış da, bir türlü hatırlayamadığım için vakit kaybediyormuşum hissine kapılır oldum. Kafamdaki zaman çizelgesine harfi harfine uyma stresi geldi. Herkesi bu plana uydurmak için peşimden sürükler oldum. Tabii ki şimdi oturup kendimi suçlayacak değilim. İki küçük çocuk büyütüp çalışma ve gezme hayatına aynen devam etmeye çalışmak kolay iş değil. Gerçekten de eğer o kafamdaki plana uyulmazsa, zincirleme olarak bir sürü şey etkileniyor. Çocuklar yemeğini zamanında yemezse, zamanında uyumuyor. Onların zamanında uyumaması benim de daha az uyumam, ertesi sabah spora gtimek için erken kalkamama, ertesi günkü yemeği yapamama hatta duş bile alamama kadar zincirleme bir sürü şeyi etkileyebiliyor. Neyse konudan saptım. Bu durum neyse ki çocıklar büyüdükçe düzelmeye başladı. Tunç’un desteği ve çocukların daha bağımsız olmaya başlamasıyla, ben kafayı yemeden yavaş yavaş normal insan temposuna dönmeye başladım.
Bunları anlatmamım sebebi, ’11 aydır Endonezya’dasın da bir kere bile spa’ya gidip masaj yaptırmadın mı be kadın?’ tepkisine baştan cevap vermek. Çünkü Endonezya masajla ve çeşitli spa terapileriyle ünlü. Spa bulmak ise zor bir iş değil, her köşede iyi yada kötü mutlaka bir tane var. Ben de sonunda bugün daha önce annem tarafından denenip onaylanan Puri Santi’ye gittim.
Sıkılırım, öyle saatlerce vakit öldüremem orda, zaten masaj insanı değilim, hem masaj yaptırırken canım acır hem de ertesi gün heryerim tutulur diye kendime body scrub ve manikür/pedikür ısmarladım.Ortam çok güzel, küçük ama harika bir bahçe, mumlarla, sularla, bambularla dolu minimalist ama zevkli ve huzur dolu bir mekan. İçeri girer girmez hangi renk oje istediğimi, manikür sırasında ne içeceğimi falan not aldılar. Kısa bir ayak yıkama ritüelinden sonra yukarıya, odama çıktım. 1 saat boyunca bütün vücudum kum gibi bişeyle yoğuruldu. Tam bir masaj olmadığı için tam bana göre oldu. Duşumu aldıktan sonra bir de losyonla ovuldum. Cildim yumuşacık, pırıl pırıl oldu. Sonra aşağı inip manikür/pedikür olayına başladılar. Masajı yapan kız pedikür sandalyesine oturuğunda birşeylerin ters gideceğini anlamıştım. Manikürleri işe yaramaz. Ben bile daha güzel oje sürüyorum. Ama fena olmadı gene de, ananas havuç ve elma karışımı meyve suyumu içtim, zencefilli bisküvi yedim, boğazımı yakıp aklımı başıma getiren bir zencefil çayı içtim. Dişarı çıkmadan biraz kendime gelmiş oldum. Ama bir daha manikür falan yaptırmam. Kendimi kulak memesi kıvamına gelene kadar yoğurtur evime giderim. Hatta belki bir dahaki sefere maske, yüz bakımı falan da denerim. Spa terapileri ve ortam çok başarılı.
Kesinlikle yine gidilmeli. Merak edenler için adres: http://www.purisanti.com
>İçgüveysi Olarak Alınacak Erkek Zümrüt-ü Anka Aranıyor.. Çok Acil!
>Bir haftalık tatilimi genelde evde geçirince, günün farklı saatlerinde bahçede aylaklık, pardon keyif yapma fırsatı buldum. Bir gün yine havuz başında uyuklarken garip hayvan sesleriyle uyandım. Gözümü açtığımda duvarın üstünde koşturan çok uzun kuyruklu ama sincap olmayan bir hayvan gördüm. Sesler o hayvandan gelmiyordu ama, bahçede dikkatle dinleyince 3-4 çeşit kuş olduğunu farkettim. Sincap, gekko, bülbül, serçe, arı kuşu, rengarenk kocaman kelebekler ve yağmur sonrası ortaya çıkan dev salyangozlarla çoktan tanışmıştık ama sanırım henüz tanışmadığımız bir sürü yaratıkla paylaşıyoruz evimizi. Minyatür bir yağmur ormanının ortasında yaşadığımız gerçeğini işte ancak bu hafta farkedebildim.
Sanırım kuşların göç mevsimlerine göre bahçe nüfusu da değişiyor. Mesela yaklaşık üç haftadır ön bahçedeki mango ağacında olduğunu tesbit ettiğimiz sinir bozucu bir konuğumuz var. Gece 22:00 civarı ötmeye başlıyor ve sabah gün iyice ağırana kadar durmadan 3 saniyelik aralıklarla çuuuw çuu çuu çuuuu diye ötüyor. Hangi kuş olduğu hakkında farklı teoriler var. Sumi’ye sordum, Burung Sangkurilang olabilir , mango ağacında yaşayan, çok güzel, çok renkli ve büyükçe bir kuştur dedi. Bu öten dişi, kendine eş arıyor, ondan ötüyor dedi. Ama Google’da araştırınca bunun gerçek bir kuş değil, mitolojik bir öykü kahramanı olduğu sonucuna vardım. Zümrüt-ü Anka gibi bişey yani. Gece öten sinir bozucu kuşlar diye arama yapınca dünya kadar blog ve site çıktı. Meğer Avusturalya ve Güney Doğu Asya arasında göç eden ve geceleri sürekli ötüp sinir bozan bir sürü kuş varmış. Gerçekten de genelde çiftleşme mevsimlerinde eş aramak için öterlermiş. Ama sabaha kadar cik cik cik kafa ütüleyen kadını kim ister, halbuki biraz sussa, ağırbaşlı olsa bulacak hayırlı bir kısmet. Boşuna dememişler kuş beyinli diye.
Tam olarak hergece sabaha kadar dinlediğimiz o sinir ötüşü bulamadım, kuşun cinsini tespit edemedim ama kafaya taktım, yarın dürbünü alıp kuşu görmeye çalışıcacağım. Göreyim ki, gidip bulayım bir hayırlı kısmet. Tez vakitte everelim kuşumuzu ve geceleri uyku uyuyabilelim tekrar.
>Son bir yılın en yoğun üç haftası sonunda geride kaldı. Bu hafta izinliyim ve tatilimi bir senedir Jakarta’da yapamadığım şeylere ayırmayı planlıyorum. Spa’ya gitmek, zaman sınırı olmadan alışveriş yapmak, Mangga Dua’ya gidip taklit çanta bakmak, Kemang’da hep önünden geçip bir türlü içine girme fırsatı bulamadığım yerlere bakmak gibi… Bakalım ne kadarını gerçekleştirebileceğim. Fazla ümitli değilim ama biraz spor, spa ve Mangga Dua’nın ilaç gibi geleceği kesin.
>Benim kucuk sabun kutum
>Su blog basima bela oldu. Belli bir amacla ve planla, kendi ellerimle yarattigim birsey olmadigi icin ne yazacagimi sasiriyorum. Istanbul’daki arkadaslarim bana kuru bir kart yazmaktansa, blog hazirlayip “hoscakal” yazilarini buraya yazmislardi. Amaci cekmecede tozlanip, ilk tasinmada cope giden bir kart yerine, daha kalici birsey vermekti bana. Ve sonrasinda benim haberlerimi buradan takip etmekti. Ne cok seviliyormusum… Ben de Endonezya’daki gunlerimizi belgeleyip, ilerisi icin guzel bir ani olur diye dusunmustum bastan. Ama bakiyorum da yazdikca aciliyorum, ne kadar cok soylecek sozum varmis icimde kalan meger.
Gunluk tutmayi hic bir zaman becerememisimdir. Gecmise takilip, belgelemek icin zamanimi harcamaktansa gelecege bakmayi tercih ederim hep. Yasananlardan gereken dersler alinip, yola daha saglam adimlarla devam edilir benim kitabimda. Onun icin de gunluk tutmayi denemekle beraber, gunluklerim asla uc sayfayi gecememistir.
Ama bu blogculuk ne bela bir seymis. Duramiyorum yazmadan, yazdikca daha cok yazasim geliyor. Bir de sitemeter’i yukledigimden beri aliskanlik oldu her sabah kimler girmis siteme diye bakmak. Dunyanin farkli koselerinden insanlarin bloguma girdigini gormek hem mutluluk verici hem de tedirginlik. Tanimadigim kisilerle hayatimi ve dusuncelerimi paylasiyorum. Hem birileri benim bugun ne yazdigimi merak etmis diye seviniyorum, hem de tanimadigim insanlarla ozel hayatimi ne kadar paylasmaliyim diye dusunuyorum. Karar veremiyorum bir turlu ne yazmam gerektigine. Sanirim simdiye kadar yaptigim gibi, icimden geleni, aklimdan geceni yazmak en iyisi. Ne de olsa internetin kapisi herkese acik, isteyen okuuuur, istemeyen baska sitelerde devam eder internet yolculuguna.
Londra’ya hic gitmedim, ama okudugum bir yazi cok ilgimi cekmisti. Hyde Park’ta 1872’den beri insanlar Pazar gunleri, sabun saklamak icin kullanilan tahta kutularin ustune cikip, akillarina estigi konuda konusurlarmis. Din, politika, akillarina ne gelirse, avaz avaz fikirlerini paylasirlarmis. Gelen gecenlerden ilginc bulanlar da durup dinlermis. Bu gelenek gunumuzde de devam ediyormus. Hala insanlar Pazar gunu Hyde Park’a gidip, akillarina estigi konuda konusma yapabiliyormus. Bu bloga yazmaya basladigimdan beri kendimi aynen bir kutunun uzerinde, hatta tahta bile degil, pasli uyduruk bir teneke kutu uzerinde atip tutuyor gibi hissediyorum. Kutu teneke cunku ayaklarim henuz saglam basmiyor, cekingenim, utangacim hala, emin degilim agzimdan cikani soyleyip soylememem gerektiginden, kutu ayaklarimdan kayiverecek gibi hissediyorum. Kim dinliyor, ne kadar dinliyor, ne anliyor, aklindan neler geciyor bilmeden aklimi, hayatimi aciyorum birilerine.
>Subat ayinin kisa oldugu da nerden cikti?
>Subat ayi sadece 1-2 gun kisadir diger aylardan ama yine de insanin icini bir hafiflik duygusu doldurur Subat geldiginde. Aybasi daha cabuk gelir, daha az calisilir, daha kolay gecer gibi bir hisse kapilirim ben subat aylarinda.
2009’un Subat’i, bu sevimli ayla ilgili dusuncelerimi kalici olarak degistirecek sekilde guclu ve yogun girdi hayatimiza. Ayni hizda firtinalar estirmeye devam ediyor. Pozitif ve negatif seyler bir arada ama hepsi cok yogun yasaniyor.
Subat’a Tunc’un dunya ikinciligi haberiyle sevinerek girdik. Turkiye’den ziyaretimize gelecek ailemizi heyecan icinde bekliyorduk zaten, onlar gelince sevincimiz katlandi. Ancak mutlulugumuz Lara’nin hastalanmasiyla golgelendi. Hafif ates, karin agrisi ve dokuntuler, bizi Dengue Fever endisesiyle inanilmaz korkuttu. Fakat hastaligin “hand-foot-mouth disease” diye bulasici bir cocuk hastaligi oldugunu ogrenince rahatladik. Arda ve Batu da hastalandi tabii ki, hem de Bali’de. Uc hasta cocukla harika bir tatil gecirdik.
Donuste, tam da ne guzel bir tatil gecirdigimizi ve aradan bir de cocuk hastaligi cikardigimizi dusunuyorduk ki, Lara yine hastalandi. Yine cok endiselendik, hala da endiseleniyoruz. Atesini dusurebilsek, biraz birseyler yedirebilsek, test sonuclari temiz ciksa…
Bu arada iste uzun zamandir yasamadigim yogunlugun bir anda baslamis olmasi, Pazartesi gunu inboximin 300’den fazla mail ve calisilmasi gereken bir suru projeyle dolmus olmasi da ustune tuz biber ekiyor. Yarin itibariyle, Mart’in ilk haftasi bitecek asiri yogun bir maraton basliyor benim icin iste. Bali tatili fotograflari ve yazisi yine Mart’a kalacak gibi gorunuyor… Iste olmak ve bir suru seyi bitirmek zorundayim, oysa aklim, ruhum evde, cocuklarda. Zamani durdurmak yada ikiye bolunmek istiyorum. ah, su Subat bir bitse.
Neyse, pozitif dusunmeye devam. Elbet bitecek su hircin cuce Subat, az kaldi. Umarim sakin, huzurlu bir Mart ayi bizi bekliyordur.












