>Kefir

>Dusuk enerji seviyeli, yogun bir hafta sonuydu.. Pillerim sarj olana dek yazi ve resim yok benden. Ama bir sorum, sorunum var, belki yardimci olabilen cikar.

Kefir tanelerim azmis vaziyette. Cok lezzetli, harika bir kefir uretiyorum ama ayran, cacik seklinde tukebilecegimizden cok daha fazla olmaya basladi miktari. Cevremde tanelere talip cikan da yok. Yaptigim o harika kefirleri atmaya gonlum hic razi olmuyor, atmiyoruz da zaten. Ancak dolabim kavanozlarca kefirle dolmaya basladi. Suzme disinda nasil degerlendirebilirim? Fikri olan var mi?

>kucuk bir itiraf

>Dun aksam, bizi ziyarete gelenlere cocuklar cok seviyor bahanesiyle ama aslinda kendimi dusunerek getirttigim kagit helvalarin, kalan son iki tanesinin birini, cocuklari uyutup, gizlice yedim. Bir dakika yahu, bu cumlede iki itiraf oldu… Neyse iste, evet, o kagit helvalarini ben aslinda kendim icin istemistim, cok seviyorum, ne yapayim? Yok burada, ozluyoruz, ozluyorum yani. Cocuklarin birsey anladigi yok zaten, yarisini yiyorlar, yarisini yerlere dokuyorlar, kalan kirintilari ben yiyorum. Tunc dersen icine dondurma koyup, helvayi mahvetme egilimi var. Helva bol olsa dondurma koyalim tabii ki, ben de severim, ama kitlik durumunda helvanin tadini cikaracaksin. Dondurmayi git kornete koy ye, degil mi ama? Cikolatalisi var, hem cikolatali hem hindistan cevizlisi vaaar.
Benim kadar tutkuyla sevmiyor hicbiri kagit helvasini. Ben de hicbiri ortalikta yokken, cocuklar uyurken, vicdanim hic sizlamadan, tadina vara vara, balli kisimlarini sona biraka biraka, agzimi burnumu helva kirintisi yapa yapa yedim.. ooh, afiyet oldu.
Cocuklara da babalari tazesini getirsin gelirken. Bir ay helva yemeyiversin veletler. Ne bu kardesim hep cocuklara, hep cocuklara. Annelerin cani yok mu?

>Creating Connections While Apart

>Bugunku yazi benden degil, alinti yapiyorum. Birilerini ozleyen herkese…

Creating Connections While Apart
Family Ceremonies

Life’s journeys may sometimes take us away from our families and friends, but there are many ways to stay connected. Aside from making use of the technology available—speaking on the phone or seeing each other from across cyberspace—we can create simple ceremonies using nature and our own thoughts to connect our hearts across the miles.

The first step in creating your ceremony is to look to nature for similarities in the different surroundings. The second step is agreeing upon something that is meaningful to all involved. If your mother loves birds, then perhaps each time you hear a bird chirp, you can think of her and mentally send love. You may choose the sight of a butterfly, the feel of a breeze or raindrops, or the scent of flowers to remind you of a special someone. The pink glow of sunset might be your favorite time to send a thought, or perhaps the warming oranges of sunrise. We can all see the sun, the moon, and an array of twinkling stars when we look to the skies. The monthly full moon may be your time to connect with your loved ones, or the first star you see each night, knowing that they, too, are gazing into the night sky and sending love. You could choose a day that you would usually celebrate together, such as a holiday or a solstice. If you once shared Sunday brunches in the garden, you can! each seek out a garden on Sundays. Or you can choose a specific time and account for the time difference in order to connect by heart and mind at exactly the same moment.


With practice, we may learn to recognize the feeling that comes when a loved one sends energy our way, and the feeling of soul-to-soul communication. In this case, distance may indeed make our connections stronger. There is certainly much to make us think of our close friends and loved ones often, but when we decide upon a reminder together, we create a simple ceremony of connection that defies any distance.

Yazinin orjinali burada http://www.dailyom.com/articles/2009/20773.html

>Icinden deniz gecen sehir

>Karakteri ve tarihi olan, kisiliginden izleri heryerde gorebildigim sehirleri seviyorum. Istanbul da bunlardan, bence dunyanin en guzel sehirlerinden biri. Bir haftalik kisacik tatilimde, sanirim en cok onunla ozlem giderdim. Istedigim kadar olmadi gerci, Kapalicarsi’ya gidemedim mesela, Fenerbahce sahiline gidemedim, Ortakoy’e gidemedim, Nisantasi’na gidemedim. Gidebilirdim tabii ki ama tatilden cok mekanlarin tadini tam cikaramayacagim, kosusturmadan baska bisey olmazdi.

Nedir Istanbul’da insani bu kadar etkileyen tam olarak aciklayamiyorum. Pek cok guzel sehir gordum ama onun kadar gizemlisine rastlamadim. Doguya ve batiya esit mesafede, ne dogulu, ne batili Istanbul. Her kosede tarihten, eski kulturlerden izlere rastlamak mumkun. Orhan Pamuk’un muhtesem romani Kara Kitap’taki Istanbul o hala. Sokaklarinin altinda gizli gecitler olan, cok farkli hayatlari barindiran, havasi agir ve melankolik, yasanmislik dolu, icinden deniz gecen, deniz kokan sehir.

>Ikinci Zihin

>10 gunluk harika bir tatilden geldim ve isler boyumu gecmis durumda. Ama ben blog’umu ozlemisim, yazmak istiyorum. Yazmak ikinci zihnimi susturmanin en etkili yolu oldu benim icin. Gerci ben susturdukca, o daha gevezelesiyor sanki ama yine de bagimlilik yapti buraya yazmak. Ikinci zihin kavramini da tatilde okudugum kitaptan yeni ogrendim, cok hosuma gitti. Hani birsey dusunurken, birsey yaparken, arka planda aklimizdan surekli biseyler gecer. Aksam ne pisirsem, Lara’nin bu hafta playdate’i hangi gundu, alisveris listesine kabak yazdim mi, falan, vidi vidi yer bizi. Dikkatimizi vermedigimiz icin de, konuyu bitirip atamaz, bizi bitirir onun yerine. Ne zaman bosluk olsa, su yuzune cikmaya calisir.

Bunun farkina yoga yapmaya basladiktan sonra, meditasyon kisminda varmistim. Zihnimi bosaltiyorum, birsey dusunmemek icin caba harciyorum ama arka fondan birileri habire konusuyor, „Bugun sacimi yikamazsam 10 dakika erken cikarim, Starbucks’tan bagel alabilirim kahvalti icin. Terligimin altina gecen hafta yapisan sac obegi hala orda midir acaba? En iyisi o terlikleri atayim ben artik..hafta sonu cocuklari nereye gotursem. Evde domates kalmis miydi?“ vidi vidi vidi. Sus yahu, sus da bir meditasyon yapalim. Cogu da soru cumlesi, cozum ariyor kendince beynimin kosesine takilmis sorunlarima.

Paulo Coelho, Valkyries adli kitabinda iste bundan bahsediyor. Buna “second mind” diyor, ben ikinci zihin diye cevirdim. Ikinci zihin rahat birakilip, icini bosaltmasina izin verilmezse, surekli asil zihne mudahele eder, net dusunmemizi, konsantre olmamizi engeller diyor. Ne kadar dogru. Ama benim ikinci zihnim kendisine dikkat verildikca simarip, daha cok konusuyor. Saygi gosterip, soylediklerini kaydettikce iyice havalara girdi. Bir gevezelik, bir bosbogazlik, aldi yurudu. Harika bir tatil gecirdim, yazacak cok sey var. Ama ben nereden baslayacagima karar verene kadar yine beni rahat birakmadi. “Blog’a birseyler yaz, arayi cok soguttun” deyip duruyor. Yaziyorum iste ve bir sure susmasini umuyorum.

>boyatmak yada boyatmamak

>Kuaföre gidip üç saat mi öldürmek , yoksa artık saklanamayan beyaz saçlarla, sanki onlar yokmuş edasıyla gezmeye devam mı etmek ? işte bütün mesela bu….
O üç saatte neler yaparım ben! Çocukları doyurur yatırırım, Deep Indonesia Dalış Fuarına giderim gelirim, bir de yolda uyurum, hatta gelir apple crumble yaparım.. bu hafta da yine beyaz saçlarla kaldım, bir çaresine bakacağız artık şapka, bandana falan… Hem bu hafta interview’lar yapıcam, saygın bir havam, ağırlığım olur, daha iyi.. oooh, iyi ki boyatmamışım saçımı!

>İçgüveysi Olarak Alınacak Erkek Zümrüt-ü Anka Aranıyor.. Çok Acil!

>Bir haftalık tatilimi genelde evde geçirince, günün farklı saatlerinde bahçede aylaklık, pardon keyif yapma fırsatı buldum. Bir gün yine havuz başında uyuklarken garip hayvan sesleriyle uyandım. Gözümü açtığımda duvarın üstünde koşturan çok uzun kuyruklu ama sincap olmayan bir hayvan gördüm. Sesler o hayvandan gelmiyordu ama, bahçede dikkatle dinleyince 3-4 çeşit kuş olduğunu farkettim. Sincap, gekko, bülbül, serçe, arı kuşu, rengarenk kocaman kelebekler ve yağmur sonrası ortaya çıkan dev salyangozlarla çoktan tanışmıştık ama sanırım henüz tanışmadığımız bir sürü yaratıkla paylaşıyoruz evimizi. Minyatür bir yağmur ormanının ortasında yaşadığımız gerçeğini işte ancak bu hafta farkedebildim.

Sanırım kuşların göç mevsimlerine göre bahçe nüfusu da değişiyor. Mesela yaklaşık üç haftadır ön bahçedeki mango ağacında olduğunu tesbit ettiğimiz sinir bozucu bir konuğumuz var. Gece 22:00 civarı ötmeye başlıyor ve sabah gün iyice ağırana kadar durmadan 3 saniyelik aralıklarla çuuuw çuu çuu çuuuu diye ötüyor. Hangi kuş olduğu hakkında farklı teoriler var. Sumi’ye sordum, Burung Sangkurilang olabilir , mango ağacında yaşayan, çok güzel, çok renkli ve büyükçe bir kuştur dedi. Bu öten dişi, kendine eş arıyor, ondan ötüyor dedi. Ama Google’da araştırınca bunun gerçek bir kuş değil, mitolojik bir öykü kahramanı olduğu sonucuna vardım. Zümrüt-ü Anka gibi bişey yani. Gece öten sinir bozucu kuşlar diye arama yapınca dünya kadar blog ve site çıktı. Meğer Avusturalya ve Güney Doğu Asya arasında göç eden ve geceleri sürekli ötüp sinir bozan bir sürü kuş varmış. Gerçekten de genelde çiftleşme mevsimlerinde eş aramak için öterlermiş. Ama sabaha kadar cik cik cik kafa ütüleyen kadını kim ister, halbuki biraz sussa, ağırbaşlı olsa bulacak hayırlı bir kısmet. Boşuna dememişler kuş beyinli diye.

Tam olarak hergece sabaha kadar dinlediğimiz o sinir ötüşü bulamadım, kuşun cinsini tespit edemedim ama kafaya taktım, yarın dürbünü alıp kuşu görmeye çalışıcacağım. Göreyim ki, gidip bulayım bir hayırlı kısmet. Tez vakitte everelim kuşumuzu ve geceleri uyku uyuyabilelim tekrar.

>Subat ayinin kisa oldugu da nerden cikti?

>Subat ayi sadece 1-2 gun kisadir diger aylardan ama yine de insanin icini bir hafiflik duygusu doldurur Subat geldiginde. Aybasi daha cabuk gelir, daha az calisilir, daha kolay gecer gibi bir hisse kapilirim ben subat aylarinda.

2009’un Subat’i, bu sevimli ayla ilgili dusuncelerimi kalici olarak degistirecek sekilde guclu ve yogun girdi hayatimiza. Ayni hizda firtinalar estirmeye devam ediyor. Pozitif ve negatif seyler bir arada ama hepsi cok yogun yasaniyor.

Subat’a Tunc’un dunya ikinciligi haberiyle sevinerek girdik. Turkiye’den ziyaretimize gelecek ailemizi heyecan icinde bekliyorduk zaten, onlar gelince sevincimiz katlandi. Ancak mutlulugumuz Lara’nin hastalanmasiyla golgelendi. Hafif ates, karin agrisi ve dokuntuler, bizi Dengue Fever endisesiyle inanilmaz korkuttu. Fakat hastaligin “hand-foot-mouth disease” diye bulasici bir cocuk hastaligi oldugunu ogrenince rahatladik. Arda ve Batu da hastalandi tabii ki, hem de Bali’de. Uc hasta cocukla harika bir tatil gecirdik.

Donuste, tam da ne guzel bir tatil gecirdigimizi ve aradan bir de cocuk hastaligi cikardigimizi dusunuyorduk ki, Lara yine hastalandi. Yine cok endiselendik, hala da endiseleniyoruz. Atesini dusurebilsek, biraz birseyler yedirebilsek, test sonuclari temiz ciksa…

Bu arada iste uzun zamandir yasamadigim yogunlugun bir anda baslamis olmasi, Pazartesi gunu inboximin 300’den fazla mail ve calisilmasi gereken bir suru projeyle dolmus olmasi da ustune tuz biber ekiyor. Yarin itibariyle, Mart’in ilk haftasi bitecek asiri yogun bir maraton basliyor benim icin iste. Bali tatili fotograflari ve yazisi yine Mart’a kalacak gibi gorunuyor… Iste olmak ve bir suru seyi bitirmek zorundayim, oysa aklim, ruhum evde, cocuklarda. Zamani durdurmak yada ikiye bolunmek istiyorum. ah, su Subat bir bitse.

Neyse, pozitif dusunmeye devam. Elbet bitecek su hircin cuce Subat, az kaldi. Umarim sakin, huzurlu bir Mart ayi bizi bekliyordur.

>ayakkabı işçisi inek

>
Bugün, bir proje için adidas’ın en büyük ayakkabı imalatçılarından birine , Panarub’a gittim. Aslında buraya geldiğimden beri istiyordum ayakkabı üretimini görmeyi ama işlerin yoğunluğundan ancak bugün gidebildim. Fabrikaya, yönetimine, mantalitelerine, ekibin motivasyonuna ve markaya bağımlıklıklarına hayran kaldım.

Fabrikada 11 bin işçi çalışıyor. Küçük bir köy gibi, rekreasyon alanları, parkları, heykelleri, gölü var. Sahipleri doğaya mümkün olduğu kadar saygılı davranmaya çalışmışlar. Mümkün olduğu kadar ağaç kesmemeye çalışmışlar, kestiklerinin yerine yenisini dikmişler, arıtma tesislerini kurarak atık maddelerini dogaya zarar vermeyecek hale getirmeyi amaçlamışlar, kimyasalların çok yoğun kullanıldığı üretim ünitelerinde bile işçilerin sağlığını ön planda tutup çok güçlü havalandırma sistemleri kurmuşlar. Tabii ki ne kadar çaba gösterseler de, fabrikanın hergün doğaya yaydığı kirliliğin boyutu çok büyük. Yeni konsept ‘Yeşil Fabrika’lardan değil. Ama ellerinden geleni yapmaya özen göstermeleri çok hoş cidden.

En ilginç olay ise, fabrikanın içindeki farklı binalar arasındaki mal transferlerinin ineklerle yapılması. Egzoz gazı üretmemek, doğayı daha fazla kirletmemek için bu yöntemi düşünüp uygulamaya başlamışlar. Fabrikanın verimlilik hesapları yapılırken, bu ineklerin hızları ve taşıyabildikleri maksimum yük miktarları detaylı bir şekilde hesaplanmış. İnekçikler motorlu araçlardan yavaş olduğu için, bitmiş mal transferinde kullanmaya karar vermişler.

>I-phone’umun kamerasına takılanlar

>

İmlek (Chinese New Year) dekorları

Sevgilim…

Lara telefonumu Arda’nın elinden almaya çalışırken yanlışlıkla Arda mı çekti, yoksa Lara mı bilmiyorum. Ama nedense çok seviyorum bu resmi.

Jakarta’da gece.

Eve giderken, Kemang’da trafiğe takıldığım bir anda binaların arasından yakaladığım gün batımı.

Jakarta’da, ofisteki masamda bulmayı düşündüğüm en son şey. Yolu Türkiye’ye, hatta Konya’ya düşmüş bir arkadaş bana Konya şekeri getirmiş.

Orada bir yerde bir piyano, başında da Alicia Keys var. Henüz Jakarta’daki ilk aylarımız, Tunç Türkiye’de. Alicia Keys bizim düğünde ilk dansımıza eşlik eden şarkıyı, ‘Falling’i söylüyor. Tunç’a telefondan dinletiyorum, sonra da resmini çekiyorum…