>Işıkların şehri Hong Kong

>

Arabalarının içini oyuncaklarla süsleyen, Konfiçyus’tan alıntılar yapan, çok yüksek sesle konuşan, neşeli, yardımsever şoförlerin taksilerine bindik.

Hemen hemen bütün şehri yukarıdan dolaşan ve yukarı çıkışta mutlaka yürüyen bant yada merdiven olan üst geçitleri çok sevdik.

Hong Kong’un dağların eteğinde kurulmuş olduğunu görüp şaşırdım. Nedense dümdüz hayal etmiştim hep.


Sokaklarda kayboluk, bol bol yürüdük.

Bu sokağın sonunda şimdiye kadar gördüğüm en salaş bar vardı, Club 71. Muhtemelen çöpten toplanmış bambu ve plastik sandelyelere oturduk, plastik bardaktan şarap içtik.

Şehrin her köşesine özenle yerleştirilmiş hoşlukları hayranlıkla izledik.

Victoria’s Peak’e çıktık, manzarayı hafızalarımıza kazıdık.

Peak’te yorgunluğumuzu biraz atmak için soluklandığımız kafedeki bu su şişelerini çok sevdim. nedense… sevdim işte..

Şehrin parlak ışıklarını görebilmek için geceyi bekledik sabırla ve keyifle.

Beklediğimize değdi doğrusu…

Bizim boğaz vapurlarını andıran Star Ferry’lere ve deniz üzerinde gördüğümüz ilginç görüntülere bayıldık.

Kowloon’dan ışık gösterisini hayranlıkla seyrettik. Her gün saat sekizde tekrarlanıyormuş.

Çok ilginç, çok lokal yerlerde yemek yedik. Herhangi bir mide bozukluğu da yaşamadık, alıştık galiba sonunda Asya bakterilerine..

Gökdelenlerin gölgesinde ve çilekli margarita eşliğinde bol dedikodu yapıldı, hasret giderildi.

Şehrin her yerinde engellilerin düşünülmesini çok takdir ettim ama bütün trafik lambalarının hiç durmadan sürekli ötmesine sinir oldum.
İnsanların kişisel alanına sayı göstermeden itişip kakışmasından, sürekli ensemde birilerini bulmaktan hiç hoşlanmadım.
Domuz gribi paranoyası içinde hapşıran ve öksüren insanlara cüzzamlı muamelesi yapılmasını sevmedim.
Tertemiz, içinde hep sabun ve tuvalet kağıdı bulunan tuvaletlerini sevdim.
Şehrin sistemini, bu sistemi korumasını sevdim.
Heryerin deniz kokmasını, aniden karşıma deniz çıkıvermesini çok sevdim.
Stanley tarafındaki plajlara bayıldım.

Özetle harika bir gezi oldu, bize çok iyi geldi. Hong Kong bizi uçurdu!

>Masal Kahramanlarinin Sehri HongKong

>HongKong’a gidecegimizi ogrenince Lara’nin ilk tepkisi “biz de geliyor muyuz? Orada Mickey Mouse ve prensesler varmis!” oldu. Onlarin gelmeyecegini, anneyle babanin isi oldugunu, birazcik da gezeceklerini soyleyince hayal kirikligina ogradi ama cok da umursamadi. Ne de olsa son zamanlarda sosyal hayati cok yogun. Hemen hemen her hafta ya birilerinin playdate davetinde, yada dogum gunu partisinde.

Arda’nin icinden neler gecti bilmiyorum ama hic tepki vermedi. 15 Mayis’ta sabahin cok ama cok erken saatlerinde ciktik evden. Arda’ya uyku cok tatli geldi ama Lara cingozu uyanip bizi yolcu etti, bir de “sticker” siparis etti HongKong’dan. HongKong’u kimbilir nasil hayal ediyordu kafasinda. Kendi cocuklugum geldi aklima, ben de daglar kizi Heidi’ye hayrandim. Bir ilkokul arkadasim tatilde Isvicre’ye gittigini soylediginde neler canlanmisti kafamda. Cizgiromandan cikma yerleri, tavan arasindaki yumusacik saman yatagini, kocaman sevimli kopegini, sevimsiz sehir evlerini ve insanlarini, Bayan Rotenmeier’in Heide’den sakladigi beyaz ekmekleri, dedesinin ateste kizarttigi peynirleri hayal etmistim.

Lara’nin HongKong’u nasil acaba? Sokaklarda Mickey Mouse’larin ve prenseslerin dolastigi, minik perilerin havada ucustugu, heryerin lolipoplar ve pamuk sekerlerle kapli oldugu, koskocaman kaydiraklarin, salincaklarin, atlikarincalarin bulundugu, butun binalarin pembe, beyaz ve sari oldugu, agaclarinda mavi kuslarin yuvla yaptigi bir masal sehri mi canlandiriyor kafasinda acaba diye dusunmeden edemedim. Hem onu goturmedigim icin uzuldum, hem de hayallerini yikmadigim icin sevindim.

4,5 yasindaki bu bicirigin HongKong’da Disneyland oldugunu biliyor olmasi hem hosuma gitti, hem de beni sasirtti. Iyi ki gelmisiz buralara dedim icimden. Daha cok gezdirmeliyiz onlari diye dusundum, dunya haritasini ezbere bilsinler, her kulture esit mesafede olabilsinler diye gecti gonlumden. Buyuyunce unutmasinlar istedim bu yasadiklarini, bol bol fotograf ve video cekme karari aldim. Gerci bundan fazlasi nasil olur bilemiyorum ama..

>JAKARTA’DA 1 YIL !

>Bugun ailemizin Jakarta’daki birinci yili! Hepimize kutlu olsun. Degisikligi hayatimizin parcasi haline getirdigimiz icin, degistirmeye gucumuz yetmeyen seyleri kabul edecek, degistirebileceklerimizi degisterecek gucu kendimizde ve birbirimizde buldugumuz icin hepimizi kutluyorum.

Engelleri hep sirt sirta vererek asalim, her turlu zorluktan daha guclu, daha birbirimize bagli cikalim, sevgimiz ve saygimiz, birbirimize ve kendimize guvenimiz artarak cogalsin. Birlikte oldugumuz her yer evimiz olsun. Evimiz herkesin mutluluk, huzur ve kendini gelistirme imkani buldugu bir siginak olsun hep. Sahip olduklarimizin kiymetini bilelim, sukretmeyi unutmayalim. Hersey hep bizim olacakmis gibi tadini cikaralim ama bir gun kaybedebilecegimizin bilincinde olalim. Onemli olanin bizde kalan tecrubeler, kendi gelismimiz oldugunu hep aklimizda tutalim. Kendi sinirlarimizi zorlamaktan korkmayalim. Hayatin farkli renklerini, farkli tatlarini kabullenelim, hayatin onlarla daha guzel oldugunu farkedelim, degisiklikten, degisikten korkmayalim. Dunyanin her yerinde ve her kulturunde insana sayginin ve dogru iletisimin cozemeyecegi sorun olmadigini unutmayalim. Nerede yasarsak yasayalim, icinde bulundugumuz topluma ve cevreye saygi gosterelim, faydali olmaya calisalim. Icimizdeki bu kesfetme tutkusunu, ogrenme acligini, yasama sevincini, cesareti ve birbirimize olan sevgimizi hic ama hic kaybetmeyelim.

Birlikte nice mutlu ve saglikli gunlere….

>ASK

>Kurtulamadik su viruslerden bir turlu. Bogaz agrisi, oksuruk, burun akintisi dolasip duruyor evin icinde. Simdi de beni ve Arda’yi vurdu. Baba Singapur’da, e ikimiz de hastayiz, oglan zaten mizmiz, iyice yapismis durumda bana, bari koynuma alayim aksam dedim. Kusarsa, oksuruk krizi falan gelirse sakinlestirmek daha rahat oluyor elimin altinda olunca. Bastan hic yatmak istemedi zaten de, “beraber yatalim” deyince razi oldu. Keyifle pijalamarini alip kuruldu bizim yataga. Kitaplarimizi aldik, uzandik. Ben kendi kitabimi okudum, o kendi kitabini okudu kendince. Sonra isigi kapattik.

Isiklar sonunce once rahat edemedi. Yastiklari yerlestirdik bir kac kere. Sonra parmagiyla birseyler gosterdi bana „Anlamiyorum bebegim, senin gorduklerini ben goremiyorum. Hadi konus da anlat ne gosterdigini“ dedim. Elleriyle birseyler anlatmaya calisti ama anlamadim. Vazgecti, „u“ (su) istedi, icti, sonra gogsume yatti. Rahat edemedi, karnima yatti. Gene rahat edemedi, yuzyuze donduk, birbirimize sarildik. Ben onun sirtini, o benim yuzumu ve saclarimi oksadi gozlerimin icine bakarak. Kim kimi uyuttu emin degilim, sanirim o beni. Gece her oksurusunde uyanip onu seyrettim dakikalarca. Uzun kirpiklerinin los isikta tombul yanaklarina dusen golgesini, masumlugunu, bebekligini zihnime kazimak istedim. Minik ayagini avucuma alip, o pamuk yumusakligini tenimden icime cektim. Hic unutmayayim bu halini, onun o bebek kokusu burnumdan hic gitmesin istedim. Yuzumu oksayan minicik elleri, kocaman oldugunda bu halini ne kadar ozleyecegimi dusundum. Lara’yi ozledim, gidip onu da alsam koynuma diye gecti icimden ama sonra uyandirmaya, rahatini bozmaya kiyamadim. Sabah uyandirip kucagima aldigimdaki uyku kokulu, simsicacik sarilisi geldi aklima, icim isindi. Cok asigim ben, cok.

>Bir paranoyagin komplo teorileri

>

Endonezya Saglik Bakani, orta yaslarda, aslen kardiyolog olan hos bir bayan. Gectigimiz sene, Endonezya’daki kus gribi vakalarindan elde edilen bulgulari, Amerika’yla paylasmamasiyla dikkatleri ustune cekmisti. O zamanlar, bu hareketini, gelismis ulkelerin kus gribi asisini gelistirdikten sonra fakir ucuncu dunya ulkelerine fahis rakamlara satmasindan duydugu endiseyle aciklamisti. Ortalik bayagi bir karismisti, ama nasil sonuclanmisti hatirlamiyorum. Buyuk ihtimalle zengin, gelismis ulkeler istedigi bilgiyi almistir ki, konu gundemde degildir artik.

Simdi de “swine flu” yani Domuz Gribi ile yine ulkenin gundeminde. Once bu virusun laboratuardan cikma olma ihtimalini ortaya atti. “Deli midir nedir?” diye verdigim ilk tepkinin ardindan demecini okuyunca aslinda pek de delice gelmedi soyledikleri. Virusun uc farkli canlidan kus, domuz ve insandan ve uc farkli kitadan Avrupa, Asya ve Amerika’dan segmentler tasidigini soyluyor, bunun dogal olarak meydana gelme olasiliginin dusuklugunden bahsediyor. Ancak daha sonra “bu virus Ispanyol irkina etki eder, Endonezyali’lara birsey olmaz” diye verdigi demeci okuyunca cok guldum ama sonra Meksika disinda olumle sonuclanan vaka olmadigini ogrendim.

Amerikali bir generalin de virusun laboratuar uretimi oldugu savini ortaya attigini okudum sonra, ancak ustunde durmadim.

Bu arada bazi bilimadamlarinin domuz gribinin, kus gribi kadar oldurucu olmadigini, ayrica benzer bir virusun 70’li yillarda yine ortaya ciktigini ancak buyuk bir salgina donusmeden kontrol altina alinabildigini iddia ettigini okuyunca endiselerim biraz azaldi. Hele de iki tane ilacin cok buyuk oranda etkili oldugunu ogrenmek beni bayagi rahatlatti. Konuyu unutup, dusuncelerimde ailemden uzak tutma yolunu sectim.

Ta ki dun sirket icinde Meksika’da uretilen urunlerle ilgili ithalat problemleri olabilir, ulkeden herhangi birseyin cikmasina izin verilmeyebilir diye bir uyariyi okuyuncaya kadar. Boyle bir ihtimal butun buyuk ureticilerin Meksika’da uretilen mallarini cekmesine sebep olabilir. Buradan cekilen mallar nerede uretilir peki? Bu mallarin cok buyuk cogunlugu Kuzey Amerika’ya gittigi icin, tabii ki ilk alternatif Amerika olur. Kuzey Amerika zengin tuketici, Meksika da fakir uretici rolundeyken, tuketici bir anda parasiz kaliyor. Eskiden kimsenin yuzune bakmadigi uretimhanelerde calismaya tenezzul etmeyen insanlar issiz kaliyor. Is yok, kazanc yok, tuketim de yok. Ucuz ulkelerden aldiklari mallari kendileri uretirlerse belki biraz daha pahaliya mal olur ama bir suru insana istihdam yaratilmis olur. Resmi olarak ticari ambargo uygulayacak sebep bulamayinca virus mu ortaya cikiyor? Korku ozellikle mi isleniyor insanlarin yureklerine? Bu panikten kimler kazancli cikacak? SARS ve kus gribi de Amerika’nin ozellikle Cin’e ve Asya ulkelerine uygulamak isteyip de bir turlu uygulamaya koyamadigi agir kotalarin yerine mi hasta etmisti bir suru insani acaba?

>Sipadan’a yolculuk ve cennetin tadi

>Jakarta’dan bile gitmek bir bucuk gun suruyor Sipadan’a. Aslinda yakin zamanda Air Asia’nin bazi yeni direk ucuslar koymasiyla bizim icin daha kolay olacak gitmek ama simdilik uzun yoldan gitmek zorundayiz. Cocuklari birakip gitmenin hafif buruklugu, benim uzun zamandir gecirdigim en agir gribin etkisinde ve dalis yapamama endisesi icinde olmam falan derken ilk gece Singapur’da havalimani otelinde kaliyoruz. Yatana kadar ise Changi’de yeni acilan terminal, T3’te vakit geciriyoruz. T3 tam bir alisveris merkezi gibi, Hard Rock Café’de yemek yiyiyor, Kelebek Bahce’sini ve magazalari keyifle geziyoruz.

Ertesi sabah, Turkiye’den gelen grubu karsiliyoruz. Yorgun ama heyecanlilar, bir an once dalis yapmak icin sabirsizlaniyorlar, ama daha cok yolumuz var. Once Kotakinabalu’ya ucuyoruz. Yeni havalimani beni sasirtiyor. Cok hos, cok modern olmus. Burada Mr. Clement Lee bizi karsiliyor ve hemen herkese Starbucks’tan kahve ismarlayip, Jack Custeau anilarini anlatarak keyifleri yerine getiriyor. Sonra Tawau’ya ucuyoruz.

Tawau’da kaliyoruz o gece mecburen. Sempoerna’da Lepa-Lepa (geleneksel yelkenli tekneler) festivali oldugu icin oteller dolu. Tawau, keyifsiz, sicak, caddeleri kotu kokan, sevimsiz bir sehir. Deniz kenarinda ama denizi gormeyen salas deniz urunleri restoranlari var sira sira. Salas, ama ciddi salas. Bu restoranlarda canli canli suda duran yaratiklardan ne yemek istedigini seciyorsun, nasil pisirilmesini istedigini soyluyorsun ve komik fiyatlara ziyafet cekiyorsun kendine. Biz Mr.Clement’in onceden ayirttigi iki masaya yerlesip, onceden siparisini verdigi harika yemekleri nese icinde bekliyoruz. Grup sen sakrak. Grubun en gencleri disindaki herkes uzun yolun stresini ustunden atmis, tatil havasina girmis coktan. Pek cok kisi birbiriyle yeni tanisiyor ama ortak bir tutkuyu paylasiyor ve bu tutkunun pesinde binlerce kilometre yolu goze aliyor olmak, insanlari cabuk yakinlastiriyor birbirine. Gencler ise tedirgin, cok farkli bir yer, cok farkli bir kulturdeler, henuz tam olarak algilayip kabullenememisler bulunduklari ortami. Dunyanin neresinde olduklarini idrak etmeye calisiyorlar. Insanin hep kitaplarda okunan yagmur ormanlarinin ortasinda, dunyanin en zengin tropik denizlerinin yanibasinda, hatta ekvatora 5 derece kadar yakin oldugunu anlayabilmesi vakit aliyor. Olgunluk ve anlayisla karsiliyor grup onlarin cekingen tavirlarini.

Derken yemekler gelmeye basliyor. Bundan sonra anlatacaklarim aslinda anlatilmamasi gereken, grup icinde kalmasi gereken utanc dolu anlar. Ama yok, yazacagim, gercekleri herkes bilmeli. Eger benden haber alamazsaniz, bilin ki grup pesime dusmustur.

Onemli bir detay masalarin yuvarlak oldugu ve ortalarinda Cin restoranlarinda bulunan doner yuvarlak tablanin bulunmasi. Once tepeleme dolu, koskocaman bir tabak jumbo karidesler geliyor. Donen tablada sadece pecete kutusu, ezilmis sarmisak, soya sosu ve karides var. Bir anda sabirsiz eller tablayi dondurup karidesleri kapismaya basliyor. Karidesi beklerken chop sticklerle yemek yeme alistirmasi yapan kibar eller, on parmakla daliyor tabaklarin icine. Karideslerin sulari birbirimizin ustune sicriyor. Biralar nese icinde yuvarlaniyor. Rezil durumdayiz, halimize guluyoruz ama ac gozluluk diz boyu. Ortadaki donen tabla durmuyor, yakalayabilenin elinde kaliyor karidesler. Bizim masanin performansi super. Genclerin masasi sessiz, kocaman, saskin gozlerle bizi seyrediyorlar. Karidese pek dokunulmamis. Bizim masanin doymaz istahi yan masanin karideslerine goz dikiyor. Avuc avuc kendi masamiza tasiyoruz onlarin karideslerini.

Derken geyik etinden bir yemek, yerel bir sebze, kalamar, balik ve istiridyeler geliyor. Masa super ama bizim gozumuz ac. Hepsini supuruyoruz. Yan masanin yemeklerini de tuketiyoruz tabii ki. Yengec kirma pensesi kiriliyor, yengec bacaklari, karides kabuklari havada ucusuyor. Baska masalarin yemeklerine de el koysak mi diye gulusuyoruz. Neseli grup, daha da bir keyifleniyor yedikce. Kolestrol kafa mi yapiyor acaba diye dusunmeden edemiyorum. Ancak yemekler supurulup, tabaklar ayna gibi olunca biraz sakinlesiyoruz. Sigaralar yakiliyor, sis gobekler sivazlanirken. Mr.Clemet fazla bira icmeyin, simdi Durian yemeye gidecegiz diyor.

Durian, kokusu cehennem, tadi cennet gibi diye tanimlanan bir meyve. New York’un takma adi Big Apple ya, Jakarta’ninki de Big Durian. Durian o kadar kotu kokuyor ki otellere ve bazi binalara sokmak yasak. Sokaktaki meyve saticilarina gidip kesmece durian aliyor Mr.Clement bize. Orada ayak ustu hazirliyorlar ve herkes tadina bakiyor. Igrenc birsey. Bozuk sogan tadinda, kivami da sacma sapan, sulu falan degil, saman gibi. Gayet gereksiz buluyorum, agzimdaki parcayi bile yutmuyorum. Cennet boyle bozuk sogan tadindaysa sonumuz kotu, o zaman ben re-enkarne olayim mumkunse.

>Ikinci Zihin

>10 gunluk harika bir tatilden geldim ve isler boyumu gecmis durumda. Ama ben blog’umu ozlemisim, yazmak istiyorum. Yazmak ikinci zihnimi susturmanin en etkili yolu oldu benim icin. Gerci ben susturdukca, o daha gevezelesiyor sanki ama yine de bagimlilik yapti buraya yazmak. Ikinci zihin kavramini da tatilde okudugum kitaptan yeni ogrendim, cok hosuma gitti. Hani birsey dusunurken, birsey yaparken, arka planda aklimizdan surekli biseyler gecer. Aksam ne pisirsem, Lara’nin bu hafta playdate’i hangi gundu, alisveris listesine kabak yazdim mi, falan, vidi vidi yer bizi. Dikkatimizi vermedigimiz icin de, konuyu bitirip atamaz, bizi bitirir onun yerine. Ne zaman bosluk olsa, su yuzune cikmaya calisir.

Bunun farkina yoga yapmaya basladiktan sonra, meditasyon kisminda varmistim. Zihnimi bosaltiyorum, birsey dusunmemek icin caba harciyorum ama arka fondan birileri habire konusuyor, „Bugun sacimi yikamazsam 10 dakika erken cikarim, Starbucks’tan bagel alabilirim kahvalti icin. Terligimin altina gecen hafta yapisan sac obegi hala orda midir acaba? En iyisi o terlikleri atayim ben artik..hafta sonu cocuklari nereye gotursem. Evde domates kalmis miydi?“ vidi vidi vidi. Sus yahu, sus da bir meditasyon yapalim. Cogu da soru cumlesi, cozum ariyor kendince beynimin kosesine takilmis sorunlarima.

Paulo Coelho, Valkyries adli kitabinda iste bundan bahsediyor. Buna “second mind” diyor, ben ikinci zihin diye cevirdim. Ikinci zihin rahat birakilip, icini bosaltmasina izin verilmezse, surekli asil zihne mudahele eder, net dusunmemizi, konsantre olmamizi engeller diyor. Ne kadar dogru. Ama benim ikinci zihnim kendisine dikkat verildikca simarip, daha cok konusuyor. Saygi gosterip, soylediklerini kaydettikce iyice havalara girdi. Bir gevezelik, bir bosbogazlik, aldi yurudu. Harika bir tatil gecirdim, yazacak cok sey var. Ama ben nereden baslayacagima karar verene kadar yine beni rahat birakmadi. “Blog’a birseyler yaz, arayi cok soguttun” deyip duruyor. Yaziyorum iste ve bir sure susmasini umuyorum.

>My new skin

>10 yil once, ilk dalis elbisemi aldigimda, elbiselerin hepsi kazik gibi neoprenden yapilmis, icine girmesi ayri dert, icinde nefes almasi ayri dert, cikarmasi bambaska bir dertti. Isin kolayina kacarak, en kolay giyilen, beni en az maymuna ceviren Aquata elbiseyi almistim. Almistim ama fazla kolay giyildigi icin bu elbise bana biraz buyuktu, neopreni sunta gibiydi. Yeni calismaya baslamisim, oyle zirt pirt yeni elbise alacak durumda degilim, dalis merkezi sahibi sevgilim de yok henuz, o zamanlar dalisla ilgili hersey cok pahali, mecbur kaldim o elbiseye. Gerci buyuk falan ama bilekleri oyle guzel yapilmisti ki, icine cok az su aliyor, beni hic usutmuyordu. Bu elbise bir an once eskisin, ben de kendime yenisini alayim diye, ona o kadar kotu davrandim ki. Ne dalislardan sonra yikadim, ne asarak sakladim, cantalarin en altina koydum, tuzlu tuzlu guneste kuruttum. Fakat nasil saglam yapilmissa, yillarca hicbirsey olmadi. Benim butun hircinliklarimi sabirla ceken, iyi gunde, kotu gunde beni sicacik sarmalayan bu emektar elbiseye ben de gittikce baglandim. Artik son zamanlarinda, rengi solmus, orasi burasi yirtilmisti. Ayni yerleri defalarca tamir ederek, yirtik pirtik giymeye devam ediyor, bir turlu vazgecemiyordum ondan.

Taaa kii, “korkunc me” gelip, beni dalis hayatindan cekip alincaya kadar, postpartum’dan cikayim diye, sevgilim bir gun elinde yepyeni, harika bir Mares elbiseyle gelene kadar. Elbisenin sansi sanirim, o elbise geldikten sonra ben hep tropik sularda dalisa gittim. Ve hep sadece 5mm’lik shorty’sini kullandim. Taa ki, uc hafta oncesine kadar. Bali’de Crystal Bay soguk olur, en iyisi butun elbiseyi alayim deme gafletinde bulunana kadar. Ayyhh.. ne zor giyilen birseymis, nasil rahatsizmis, cehennem oldu bana o gun. Elbisenin sucu tabii ki, ben sismanlamis olamam. Ertesi gun dalis merkezinden 3mm’lik elbise kiraladim. Ooohh, rahatlik. Kolaycacik giyiliyor, sualtinda ne cok sicak, ne soguk. Tam buralara goreymis, tam benim gibi tembel, sicak su dalgiclarina goreymis.

Iste boyle verdim Sipadan’a gitmeden kendime 3mm’lik elbise alma kararini. Dukkana girdigimde icimdeki tekstilci butun elbiselerin kumaslarina soyle bir dokunmak istedi. Bir tanesine dokununca, daha fazla ilerleyemedi. O ne yumusaklik, o ne harika bir his, o ne esneklik. Baglandim bir anda, birakamadim. Modeli de guzel, erkek dunyasinin maco aktivitesi scuba dalis mantigiyla hazirlanmis maskulen elbiselerden degil. Omuzlarinda, bileklerinde pembe cicekli, cok zarif desenler. Kadin elbisesi basbayagi. Hissi, dokunusu, dizayni, herseyiyle tam bir kadin dalis elbisesi. Denemek icin giydim, cikarmak istemedim. Simdi sualtindaki bulusmamizi dort gozle bekliyorum, canim elbisem benim.

>Bir kase corba icerken aklimdan gecenler

>Bogazim agriyor, keyfim yok, midem birseyler yememi istemiyor. Canim bol limonlu mercimek corbasi cekiyor. Evin disinda nerede bulurum ki? Bulamam. Tavuklu kuskonmaz corbasi iciyorum yerine. Ilk yudumu alana kadar mutsuzum. Corba guzel mi? Cooook guzel. Turkiye’de olsam, canim bunu ister miydi? Isterdi vallahi. Ustune de zencefilli, balli ve limonlu cay icsem iyi gelir mi? Gelir gelir de, gectigi yeri zehir gibi yakiyor yahu bu. Iki senedir bekledigim dalis seyahatine gidiyor olmasam isim olmaz ya, ictim onu da zorla.

Yemek yerken karsimdaki garip ucluyu seyrettim. Yasli beyaz bir adam ve tombik, kara derili, Asya’li iki cocuk. Sonra baska bir yasli beyaz adam ve Asya’li yasli karisi geldi. Ilk adamin torunlariymis meger o sevimli kara cocuklar.

Insanin kendine benzemeyen cocuklari yada torunlari olmasi nasil bir his acaba? Beyaz irkin bir sure sonra yokolacagini okumustum, kesinlikle dogru olmali. Dominant gen olmadigi kesin, globallesme boyle giderse 100, 200 seneyi bulmaz beyaz irkin dunya uzerinden silinmesi.

Bu Asya’li kadinlarin cocukluk ve yaslilik halleri hos oluyor. Aradaki donemi ben pek guzel bulmuyorum. Begenen cok tabii ki, o ayri.

Insan irklarini beyaz, sari ve siyah olarak siniflandiran sivri zekali kim acaba? Cinliler sari mari degil, basbayagi beyaz. Endonezya’lilar mesela, kahverengi, hatta bazilari siyah. Hintlilerin bazilari zenci gibi kapkara. Sudan’da gordugum bazi kadinlar zenci hatlarina ve bembeyaz bir tene sahipti. Ingilizler pembe, alkol alinca kirmizi… Derinin rengi midir yani insanin irkini belirleyen? Bu sacmalik okullarda hala ogretiliyor mu merak ediyorum, ogretiliyorsa eger, bizim cocuklarin kafasini cok karistiracagini dusunuyorum.

Gideyim calisayim ben iyisi. Seromoniyle ugurlaniyorum garsonlar tarafindan, herbiri ayri tesekkur ediyor, n’aptiysam bu kadar iltifati hakkedecek?.. Burada herkes cok guleryuzlu, yuzum kiris kiris oldu bir senedir gulumseyerek gezmekten. Huysuzum, keyifsizim, gulmeyin bana, geri gulumseyecek halim yok bugun.


>Kayip Balik Nemo ve dusundurdukleri

>Ben bu yaziyi ogle tatilimde, masamda yemek yerken yaziyorum ama normal mideye sahip insanlarin yemek yerken okumasini tavsiye etmem.

Hafta sonu milyon besinci kez Nemo’yu seyrediyoruz. Filmden alinacak cok fazla mesaj var ama bizim bu seferki seyirden cikardiklarimiz pek felsefi sayilmaz. Filmin sonuna yaklasmisiz artik, babasi macerali, uzun bir yolculugun ardindan sonunda Nemo’ya ulasiyor. Ulasiyor da zamanlama kotu, Nemo tam Darla’dan kurtulmayi basarmis, lavabonun yaninda duruyor ki, Gil’in kendini sudan disari firlatip, Nemo’yu tuvalete dusurmesine denk geliyor. Gul gibi oglu gitti bir delikten asagi diye Marlin cok uzuluyor. Cok bilmis Gil acili babayi teselli ediyor, “All drains lead to the ocean” (butun giderler okyanusa gider, merak etme kurtuldu aslinda) diye.
Hop, Lara atliyor;

L: Annee, yani butun kakalar, cisler denize mi gidiyor?
S: bulundugun sehrin ve evin kanalizasyon sistemine bagli olarak bazan denize gidiyor, bazan gitmiyor.
L: Benim kakalarim cislerim nereye gidiyor?
S: Bu evin foseptik sistemi var, onun icin evin altinda bir cukura gidiyor
L: Hep orda mi duruyor?
S: Hayir, icinde atiklari yiyen bir bakteri var
L: Yani benim kakalarimi mi yiyor?
S: Evet. Ama Istanbul’daki evde, denize gidiyor.
L: Nasil gidiyor peki?
S: Borularla. Tuvalete bagli olan boru denize acilirsa denize gidiyor.
L….
Sessizlik ve derin dusuncelere dalma moduna geciyor, kim bilir neler sekillendiriyor minik kafasinda. Artik surekli diken ustundeyim, ne zaman nasil sorular gelecegi hic belli olmuyor.