Heyecan dolu adimlar

Hepimizin icini pir pir ettiren, karnimizda kelebekler ucusturan birseyler oluyor. Papua’nin en Bati ucunda, minicik bir adada, cennet gibi bir koy 50 seneligine kiralandi. Resmi sirket kurulusu onaylandi, su anda hummali bir bicimde resmi bazi dokumanlar uzerinde calisilip duruluyor. Papua Explorers Dalis Oteli yavas yavas hayat buluyor.

Senelerdir dusledigimiz hayalin temelleri, dunyanin en guzel dalis noktalarindan, doganin en dokunulmamis ve bakir kalan koselerinden birinde atilacak cok yakinda. Bu noktaya gelmek cok emek ve uzun bir yol aldi ama karari verdikten sonra olaylar oyle guzel gelisti, yollarimiz oyle harika insanlarla kesisti ki, bu proje cok basarili olacak eminim. Otelin uluslararasi anlamda ilk Turk dalis oteli olacak olmasi olaya ayri bir heyecan katiyor. Tropiklere egemen olan Avrupa ve Amerikan yatirimlarina, bir de Turk yatiriminin ekleniyor olmasi bizim icin bambaska bir motivasyon dogrusu. Ailece hayaller aleminde dolasip duruyoruz. Cocuklar bile akillarina gelen fikirleri yazip duruyorlar.

Hikayenin bundan sornaki kismini Papua Explorers’in Facebook sayfasindan takip edebilirsiniz. Logoyu buldugumuz anda bir websitesi ve blog araciligi ile gelismeleri gun be gun aktaracagiz. Iste Papua Explorers Dalis Otelinin yer alacagi Pinsilim koyu.

Agzina Limon Surerim haa!

Endonezyali bir bayanla evli bir Turkle sohbet ediyorduk gecen gun. Iki kultur arasindaki damak tadi farkliliklarindan bahsediyorduk. Ciftin yedi aylik bir bebekleri var. Bebegi hickirik tutmus ve uzunca sure gecmeyince baba, her Turk anne babanin yaptigi ve yapacagi gibi, bir damla limon suyu icirmis. Hickirik gecmis gecmesine de, bunu goren anne panik halinde “sen nasil boyle birsey yaparsin?!” diye babaya saldirinca adamcagiz sasirmis dogal olarak. Sonradan anlasilmis ki, cocuklari cezalandirmak icin agizlarina limon damlatirlarmis burada. Bizde cocuklari korkutmak icin kullanilan aci biber yerine limon kullanilirmis meger!

Mustafa Kemal

Sevgili Dilara’nın izniyle dün akşam anlattığı, tüylerimi diken diken eden anısını sizlerle de paylaşmak istiyorum.

Jakarta’daki taksilerde, şöförün kimlik bilgileri müşterilerin görebileceği şekilde, arabanın ön kısmında asılı oluyor. Arkadaşım bindiği taksi şöförünün adının Mustafa olduğunu görüyor ve Türkçe’de de aynı ismin kullanıldığını söylüyor şöföre. Şöför, zaten isminin Türkçe olduğunu, babasının Atatürk hayranı olduğunu ve bu yüzden adının Mustafa olduğunu anlatıyor. Evde Atatürk’le ilgili beş koca kitap olduğundan bahsediyor. Gururlanan ve bir o kadar şaşıran arkadaşım, şöföre babasına götürmesi için Atatürk’le ilgili birşey vermek istiyor, yanında mevcut tek Atatürk resimli şey olan Türk parasını veriyor hatıra olarak. Şöför babasının iki sene önce vefat ettiğini söylüyor…

Bu anıyı bizimle paylaştığında başka bir arkadaşımız da, evlerinin altındaki markette adı Mustafa Kemal olan bir gencin çalıştığını, onun da isminin babasının Atatürk hayranlığından geldiğini anlattı.

Tüylerim diken diken oldu. Hem çok gurur duydum, duygulandım hem de aynı hayranlığı gelecek nesillere aktarabilmek için artık çok daha fazla çaba göstermemiz gerektiğini hatırlayarak üzüldüm. Bize unutturulmak istenen o büyük adamın, dünyanın heryerinde, her kesiminden ne çok hayranı var oysa. Belki de bizim çocuklarımız Atatürk’ü daha bilinçli tanıyacak, kendi kendilerine okuyup, araştıracak. Oysa bizler ezberledik, onu öyle kabullendik, sorgulamadık büyüklüğünü. Belki bizim çocuklarımız onu daha iyi anlayacak çünkü analiz ederek, araştırarak öğrenecek. Züğürt tesellisi belki benimki…

Ateş almaya, Boğaz’da bir rakı balık yapmaya geldim

Gectigimiz hafta icinde 38500km uctum, Bogaz’da balik, Bangkok’da tomyam yedim ve evime geri dondum. Neden boyle birsey yaptigimi anlatmaya calismayacagim, uzun hikaye. Sonuc olarak Persembe aksami Jakarta’dan cocuklarla ciktim, Cuma sabahi Istanbul’a vardim, Cumartesi aksami ucaga binip Bangkok’a gittim, 5 gun sonra Jakarta’ya geri dondum.

Istanbul’da gecirecegim tam 42 saatim vardi. Benim icin onemli olan cocuklari babanelerine teslim etmek oldugundan bu sure icin hirsli, stresli planlar yapmadim. Bogazi gormeyi cok istedim, demek en cok Bogaz’i ozlemisim Istanbul’da. Yeme icmeye olan duskunlugume ragmen, bu konuda da iddiali planlar yapmamistim. Kocami cok ozlemistim, onu ve diger sevdiklerimi gormek bana yetip de artacakti. Ancak 42 saatlik kisacik Istanbul seyahatim, sadece sevdiklerimi gormekten cok daha fazlasi oldu. Iste iki gunum boyle gecti:

8-Haziran

3:00        Singapur duragindan beri uyumakta olan Lara ve Arda kahvalti icin uyandilar. Yola cikacagimizi ogrendiklerinden beri heyecanliydilar ancak, pilot inis icin alcalmaya basladigimizi anons edince bir anda heyecanlari kontrol edilemez bir sekilde tavan yapti. Sanirim ancak o an, gercekten de Istanbul’a geldigimize inandilar. Heyecanlari, sevincleri cok sekerdi. O an, onumuzdeki uc gun yasayacagim her turlu yorgunluga degecek diye dusundum.

5:45        Ataturk Havalimanina indik. Pasaport kontrolune kosarak ilerledik adeta. Bagajlarimizin cikmasini sabirsizlikla bekledi miniklerim. Iki bavulumuz da cikinca heyecanla cikisa yuruduk, bir aydir ozledigimiz babamiz bizi bekliyordu cikista. Babayi gorunce ilk once kim sarilacak diye pazarliklar yapmistik ucakta, hep birlikte ayni anda sarilmaya karar vermistik. Ama gercekte oyle olmadi, babalarini gorunce beni birakip kosturmaya basladilar, ben de bavullari getirdikten sonra aralarina katildim.

7:30        Sabah trafigi henuz baslamamisti. Gunesli, piril piril bir gune uyanmisti Istanbul. Kopruyu gecerken Bogaz manzarasini icime cektim, denizin o kendine ozgu mavisini hafizama kazidim. Kopruyu gecip Babanelere varmamiz hic uzun surmedi. Bu kez buyuk bir gizlilik icinde yurutmustuk operasyonu. Geldigimizden kimsenin haberi yoktu. Yol boyunca surprizi nasil yapsak diye dusunup durduk ama kapiya gelince butun planlar anlamsiz gorundu gozumuze. En iyisi kapiyi cocuklar calsin dedik, minikler onde, biz arkada kapiya dayandik. Ev ahalisi yeni uyanmisti. Sevinc cigliklari butun apartmani inletti. Gozyaslari, sevinc kahkahalari, sicacik kucaklasmalar, Lara’dan dedeye cilveler, Arda’dan utangac ama bir o kadar capkin gulucukler. Ilk soku atlattiktan sonra kahvalti etmek uzere yola ciktik.

8:30        Atasehir’deki Beyaz Firin’daydik. Halamizi, enistemizi ve amcamizi bekledik heyecan icinde. Bu arada Arda iki porsiyon su boregini mideye indirdi. Ben de su boregi, sucuklu simit ve makaron yedim bolca. Mis gibi demlenmis tavsan kani cay, butun duyu organlarimi mest etti. Sohbet ise hepsinden tatliydi.

10:30     Babanelere geri donduk. Kahvaltidan sonra uzerimize coken yorgunluk emarelerini atlatmak icin yuzumuzu yikadik, ustumuzu degistirdik. Lara minik bir konser verdi, dedesiyle birlikte sarkilar caldilar.

11:30     Ayisigi’ndaydik. Sevgili Ipek en guzelinden kiraz, yesil erik ve seftalileri hazirlamisti bile biz gelmeden. Hasret giderdik ve midemiz catlayana kadar kiraz, erik ve seftali yedik. Kalanlari da eve goturdum. Hatta ondan da kalanlari Bangkok’a goturdum, orada yedim ben Ipek’in kulaklarini cinlata cinlata.

12:30     Evimize gittik. Niyetimiz biraz dinlenmekti ama cocuklar delirmis bir sekilde eski oyuncaklarina saldirdilar. Sonunda dayanamayip biraz uzandilar. Heyecandan uyuyamadilar ama en azindan birazcik enerji toplamis olduk.

14:00     Salacak’ta, Kizkulesinin tam karsisinda bir kofteciye gittik. Manzara da, yemekler de harikaydi. Cocuklar koftelerini silip supurduler, kopuklu ayranlarini da sonuna kadar ictiler. Arda tabaginda kalan pirinc tanelerini teker teker ozenle catalina doldurup yedi.

16:00     Arda’ya daha Jakarta’dayken babasinin alma sozu verdigi Ninjago’yu almaya Tepe Nautilus’a gittik. D&R’da onlar oyuncak bakarken, ben acil tarafindan birkac kitap aldim kendime. Fazla vakit olmadigindan tadiyla uzun uzun secemedim ama olsun, kitapci ziyaretimi de aradan cikardim.

16:30     Goztepe Ozgurluk parkindaydik. Cocuklarin en sevdigi ve ozledigi parklardan biri bu. Enerjiyi nereden buldular bilmiyorum ama 2 saat boyunca oynadilar. Arda patlamis misir, bizler de Maras dondurmasi yedik. Cay icmeden olmaz, tavsan kani caylarimizi ictik gene tadini cikara cikara.

19:00     Bogaz’daki Sabanci Ogretmen Evi’ne geldik ve Bogaz’in manzarasini seyrederek, yemekte bize katilacaklari beklemeye basladik. O gun okullarin son gunuydu. Koskoca bir senenin yorgunlugunu atmak, onlerindeki yaz tatilini kutlamak icin gelen genc ogretmenlerle dolmaya basladi mekan. Derken bizim sevdiklerimiz de geldiler. Ilerleyen saatlerde oyle bir eglence basladi ki, Istanbul’da o aksam daha eglenceli bir yer olmadigini dusundum. Ozenle giyinip, suslenmis, modern bir sekilde eglenip, geride biraktiklari ogrenim yilini kutlayan genc ogretmenler, gelen tum karamsar haberlere inat, Turkiye’nin apaydinlik yuzunu gosterdi bana, icimi umutla doldurdu.  O gece orada oldugum icin cok mutlu oldum. Balik yedim, raki ictim, halay cektim, kunefe yedim, cok ama cok sevgi vardi etrafimda. Iyi ki gelmisim dedim, iyi ki gozumu karartmisim da gelmisim, cocuklari getirmisim. O gece kacta eve geldik, kacta uyuduk hatirlamiyorum. Deliksiz birer uyku cektik o aksam.

9-Haziran

8:45        Selimiye otomatik araba yikama: Sabah uyanir uyanmaz, giyinip evden ciktik. Cocuklarin ilk istedigi sey otomatik araba yikamasiydi. Istanbul’a has bir eglence bu onlar icin. Asya’nin isgucu agirlikli dunyasinda henuz bu tur otomatizasyonlara yer yok. Bir kac dakika suren, insansiz araba yikayan, bu kucuk mucizenin tadini cikararak basladik gunumuze. Hayata cocuklarin gozunden bakmak ne zevkli.

9:15        Uzun yoldan gittik Fenerbahce’ye. Sevgilim Kadikoy’den ve Moda’dan gecidi beni, ozledigim yerleri bir kez daha goreyim diye. Olur da kahvalti edecegimiz yerde bulamam diye, gercek sokak simidi aldim Kadikoy iskelesinin onunden. Sonra Fenerbahce sahilde, denize karsi harika bir kahvalti ettik. Acik bufedeki binbir cesit peynirin, binbirini de yedim. Menemeni, ailece sahana ekmek daldirarak bitirdik. Ustune yine bol bol kiraz ve erik yedik.

11:00     Bu kadar agir bir kahvaltinin ustune yurumeden olmazdi. Fenerbahce parkina yuruduk, cocuklar oynadi, ben gelincik topladim, yasli bir cinara sarildim. Denizde yuzen yasli amcalara baktik hep birlikte.

12:00     Benim icin yeni olan Palladium diye bir alisveris merkezine dogru yola ciktik. Buradan kuzen Batu’ya kertenkele alinacakti. Herkes petshop’tayken ben Arifoglu’ndan aktar alisverisimi yaptim. Pasabahce’ye de ugramak istiyordum ama burada yoktu.

13:00     Buyaka diye, yine benim icin yeni olan, bir alisveris merkezine Pasabahce bulma sevdasiyla gittik. Bulduk da. Ne guzel bir magazasin sen Pasabahce. Kendimize Behic Ak’in eserleriyle suslenmis bir cay takimi sectik ve aldik. Ayni serinin raki bardaklarini ve karafini Tunc zaten daha once almisti. Dort donerek tuvalet aradik, zor da olsa bulduk.

14:00     Karni acikan cocuklar, gene kofte yemek istediler. Kucukluklerinden beri Selamicesme’deki koftecinin koftelerine ve biber tursularina bayilirlar, oraya gitmek istediler. Ben henuz acikmamis oldugumdan sadece corba ictim ve tadimlik bir adet kofte yedim. Cocuklar ise istahla tabaklarindakileri supurduler. Fazladan bir tabak daha tursu ismarlamak zorunda kaldik, onu da bitirdiler. Buradan eve gectik, bavulumu aldim ve kardesime gitmek uzere gene yola ciktik.

16:00     Avrupa yakasinda, sevgili kardesim ve esinin yeni evlerindeydik. Cocuklari burada arkasinda kendi isimleri yazan GS formalari ve wii oyunlari bekliyordu. Hos sohbet, nefis yiyecekler ve tabii ki kiraz ile birlikte incir votkasi diye harika bir sey girdi hayatima.

18:30     Hep birlikte Bogaz kenarindaki Iskele’ye dogru yola ciktik. Ancak bir cop arabasinin kurbani olduk ve Bogaz’a inen daracik bir yolda, santim ilerlemeden dakikalarca bekledik. O bekleme aninin hediyesi bu iki guzel fotograf oldu. Arda’yla birlikte Bogaz’dan gecen tankerlere sasirdik, ne buyuktuler. Iskele’de harika mezeler ve raki-balik-Bogaz uclemesi ile Istanbul’daki son gunumun kapanisini yaptim.

21:30     Tunc cocuklarla birlikte Anadolu yakasina dogru yola cikti. Uzgun olsam da, onlarin harika vakit gecirecegini bilmek guzeldi. Ben de kardesimle birlikte havalimanina dogru yola ciktim. Havalimani, cok yogun degildi o saatte, hemen check-in yaptirip birer cay aldik kendimize. Sohbete oyle bir dalmisiz ki, kapiya gitme zamani geldigini son anda farkettik. Vedalasip ayrildik. Bangkok’a dogru yola ciktim…

En buyuk korkumuz

Joseph Campbell, 1904-1987 yillari arasinda yasamis Amerikali bir yazar. Mitolojiye duydugu ilgi, onu ilginc bir bulusa suruklemis. Butun mitolojik, epik hikayelerde bir dongu oldugunu kesfetmis. Aslinda ayni dongu sadece tarihi, mitolojik hikayelerde yada masallarda degil, gunumuzde pek cok film ve kitapta kullaniliyor. Finding Nemo yada Kung Fu Panda gibi donusumsel cocuk hikayelerinde bile “hero’s journey” denilen, ayni kurguyu gorebiliyoruz.

Campbell’in teorisi der ki, her epik hikayede bir kahraman vardir. Kahraman bir macera cagrisi ile yola cikar. Bilinenden bilinmeyene gecerken atlamasi gereken bir esik vardir. Bu esigi atladiktan sonra yolunda kendine yardimci olacak kisilerle karsilasir, yardimci, arkadas ve ogretmenler sunar hayat ona. Yolculugun ortasinda hayatinin en buyuk korkulariyla yuzlesir, bir bilinmeze girmek zorunda kalir ve bu bilinmezlikten buyuk bir hazineyle cikar.  Hazineyi ele gecirdikten sonra kahramanda donusum baslar, daha guclu, daha iyi, daha yetenekli bir insan olarak cikar dipsiz kuyudan. Bu olgunlasma ve bilgelesme surecinden sonra eski haliyle yaptigi hatalari duzeltir, kirdigi kalpleri onarir belki. Sonra geri doner, baska bir insan olarak, yeni bir hayata baslar.

Navaho yerlileri, kendi macerasini yasamaya gitmis genc savascilar koye dondugunde, hep birlikte toplanirlar, cember seklinde oturup savasciya su soruyu sorarlarmis: “Kim gitti, kim geldi?”. Savasci kim olarak yola cikti, geri dondugunde kime donustu? Macerayi yasayan kisiye, yasadiklarinin degerlendirmesini yapip, gereken mesajlari ve dersleri almasina yardimci olmak icin ne guzel ve guclu bir metod.

Aslinda hayatimiz boyunca yasadigimiz pek cok tecrubede bu donguyu gorebiliriz. Yeni bir ise baslamak, anne olmak, belki iste ele aldigimiz herhangi bir proje, bu haritaya tipatip uyacak sekilde gelisir cogu zaman. Her onemli tecrubeden, maceradan sonra kendimize sormamiz gereken kimin gittigi, kimin geri dondugu.

O dipsiz kuyu, en buyuk korkular nelerdir diye dusunuyorum bir suredir. Derin ve sonucsuz dusuncelere dalmisken, bir siir cikti karsima. Cevabi buldugumu saniyorum. Beni cok motive etti bu siir, icimi umutla doldurdu, ayni seyleri biraz bile olsa baskalarina da hissettirebilir belki diye sizlerle paylasmak istedim.

Our Greatest Fear

Our deepest fear is not that we are inadequate.

Our deepest fear is that we are powerful beyond measure.

It is our light not our darkness that most frightens us.

We ask ourselves, who am I to be brilliant, gorgeous,
talented and fabulous?

Actually, who are you not to be?

You are a child of God.

Your playing small does not serve the world.

There’s nothing enlightened about shrinking so that other

people won’t feel insecure around you.

We were born to make manifest the glory of
God that is within us.

It’s not just in some of us; it’s in everyone.

And as we let our own light shine,
we unconsciously give other people
permission to do the same.

As we are liberated from our own fear,
Our presence automatically liberates others.

—Marianne Williamson

Burada da Turkce’si:

En büyük korkumuz yetersiz olmak degildir.

En büyük korkumuz sınırsız güce sahip olmaktır.

Bizi en cok korkutan Karanlıgımız degil,Aydınlıgımızdır.

Kendimize sorarız:Ben kimim ki akıllı

Çok güzel,yetenekli ya da olaganüstü olayım?

Aslında neden bunları olmayasınız?

Siz tanrının bir cocugusunuz.Küçük oynarsanız,

Dünyanın işine yaramazsınız.

Diger insanlar etrafınızda kendilerine güvenli olsunlar diye

Kendinizi küçültmeniz anlamsız.

Bu dünyaya Tanrının içimizdeki ışıgını yansıtmak için geldik.

Bu ışık birkacımızda degil yalnızca

Hepimizde,her birimizde.

Biz ışıgımızı yansıttıkca bilmeden de olsa

Diger insanlara da aynı seyi yapma olanagı tanırız.

Biz kendi korkularımızdan kurtuldukca

Varlıgımızla diger insanları da özgür bırakırız… 

Marianne Williamson

Lady Tukaka

Beyinsizlik kötü şey. Hem hastaya zarar, hem çevresine. Tedavisi var mıdır bilmem ama bilim adamları virüslerle uğraştıkları kadar, beyinsizlerle de uğraşsalar kendimi daha iyi hissedeceğim.

Lady Gaga’nın Jakarta’da konser vereceği haberini ik ne zaman duydum hatırlamıyorum bile. Geçen sene Kathy Perry, Bruno Mars, Maroon 5, Erykah Badu, hatta Justin Bieber’ın bile teşrif ettiği Jakarta’da büyük konserleri garipsememeyi daha bu şehre adım bastığımız ilk gün öğrenmiştik. Tunç’la burayı ilk görmeye geldiğimiz hafta, Black Eyed Peas konseri vardı. Yerleşmek üzere geldiğimin haftası ise Duran Duran sahne almıştı. Son anda bilet bulamamıştım doğal olarak ve ortaokul aşkım John Taylor’ı göremediğim için az hayıflanmamıştım.

Bu sene bir ara Lady Gaga’nın konserinin olacağını ve biletlerin hızla tükendiğini duyduk. Beyinsizler tam olarak ne zaman devreye girdi kaçırmışım. Olay dikkatimi iki haftadır her gün gazetelerde Lady Gaga adı geçmeye başlayınca dikkatimi çekti. Kendine Ulema bilmemnesi diyen bir grup beyinsiz, Lady Gaga’nın Jakarta’ya gelmesini ülkenin ahlakı ve hatta kedilerinin geleceği için sakıncalı bulduğunu açıkladı. Satanist olup olmadığı belli olmayan bu kadının, açık saçık giyinip  yaptığı şehvet dolu sahne şovlarının genç yaşlı herkesin başın taş yağdırtacağını söyledi. Ya olur da bütün konser salonu bir anda sevişmeye başlarsaydı ama değil mi, adamlar haksız değil. Eğer olur da o kadın bu ülkeye ayak basarsa olay çıkaracaklarını, fanatik üyelerinin işi şiddete dahi dökebileceğini söyledi. Tehdit üstü kapalı falan değil, açık açık yapıldı. Kendilerine Little Monsters diyen, Endonez Lady Gaga hayranları ise, doğal olarak ayağa kalktılar.

Sağ duyu sahibi, aklı başında polis teşkilatı ne yapardı bu durumda? hah, hiç o sizin aklınıza gelenleri yapmadı Endonezya Polis teşkilatı. ‘Sen terorist misin? Konserde olay çıkarttırmayız, çıkartmaya çalışanı alırız içeri’ demedi. ‘Gel güzel kardeşim, konserini ver burada, biz seni de hayranlarını da koruruz bir avuç kendini bilmez sapıktan’ diyemedi. ‘e, peki o zaman, biz de konser iznini vermeyelim bari’ deyip işin içinden çıkacaklarını düşündüler herhalde.

Ama olay öyle kolay geçiştirilecek gibi görünmüyor. Her gün gazetelerde konuyla ilgili birşeyler yazılıyor. Little Monsters dışında, modern Endezyalılar olayı hazmedemiyor. Radikal beyinsizler tırnaklarına siyah renk oje süren herkesi satanist sanarken, Lady Gaga’nın Endonezyalı modacı Tex Saverio’nun tasarımlarına Harpers Bazaar çekimleri için mankenlik yapmış olması onlar için birşey ifade etmiyor tabii ki. Çoluk çocuk domates, biber aldığımız marketlerde ‘tonight I’m ..u..kcing you’ diye bas bas çalan şarkılardan kimse rahatsız olmuyor da, garip kıyafetli, bu garip kadın bir grup teroriste tehdit unsuru oluşturuyor nedense.

Ressamları bıçaklanan, heykellerine tükürülen bir ülkenin çocuğu olarak, bu olayları şaşkınlıkla değil de, merakla takip ediyorum. Evrimin bir dönemi gelecek ve bu beyinsizlerde de bir beyin gelişecek, sanat insanlık için tehdit unsuru olmayacak bir gün.

Betel Nut Kafasi

Bu yazi Asya’da yayginca kullanilan, keyif verici bir madde ile ilgili. Bitkilerin Turkce isimlerini bilmedigin icin Ingilizce adlarini kullanacagim, Turkce’sini bilenler yorumlara yazarsa sevinirim.

Papua’ya ilk gittigimde, yerlerdeki koyu kirmizi lekeler dikkatimi cekmisti. Daha sonra bunlarin tukuruk izleri oldugunu ogrendik. Insanlar, keyif verici, agizlarini kipkirmizi boyayan bir bitki cigniyorlardi ve bunu tutun gibi tukuruyorlardi. Iste yerlerdeki kirmizi lekeleri olusturan bu bitkinin cignenmis kalintilariydi. Endonezya’li bir arkadasimizla sohbet ederken bu bitkiyi sormus, konu bizim konusmaya pek alisik olmadigimiz yerlere gidince alelacele kapatmistik.

Bu bitkisel kafa bulma islemini Palau’ya gidene dek animsamamistim. Palau’ya adim attigimiz ilk gece, bizi karsilamaya gelen minibusun on kisminda “no chewing and spitting in this car” (bu arabada cignemek ve tukurmek yasaktir)  diye bir not gormus ve anlam verememistim. Zaten sabahin 3’u oldugu icin fazla ustunde durmamis, Tunc’a gostermekle yetinmistim. Ertesi gun tekneye gittigimizde, dalis liderimiz olan genc kizi tekneden tukururken gordum. Tukurugu kirmiziydi ve tukuruyor mu, kusuyor mu emin olamamistim. Insanlarin uzuntuden verem, koturum ve kor oldugu Turk filmlerini seyrederek buyumus bir neslin bireyi olarak, ilk aklima gelen “ayy kizcagiz verem olmus, kan tukuruyor!” oldu ama kendime gelmem uzun surmedi. Kiz tukurmesini bitirip dondugunde, yuzunde herhangi bir rahatsizlik ibaresi yoktu. Tam tersi gayet keyifliydi, dislerindeki kizilligi gostere gostere gulumseyip duruyordu.

Teknedeki gunlerim bu kizi izlemekle gecti. Sabahlari tekneye biner binmez, hasir, kucuk bir cantadan once yesil, ceviz buyuklugunde ama sekil olarak caglaya benzer bir meyve cikariyor, bu meyveyi ozenle ikiye boluyor, icindeki cekirdek gibi kismi cikarip atiyordu. Sonra hasir cantasindan kucuk, plastik bir sise cikariyor, meyvenin icine beyaz bir toz serpiyordu. Yine hasir cantadan bir tomar yesil yaprak cikariyor, bir parca yaprak koparip meyvenin icine koyuyor ve son olarak sigara paketinden cikardigi bir sigaradan 1cm kadarlik bir parca kopariyor ve oldugu gibi bunu da meyvenin icine koyuyordu. Sonra bu koskoca kimyasal sandvici agzina atiyor, hersey lif lif olana kadar yavas yavas cigniyor ve agzinda biriken tukurugu de denize tukuruyordu.

Kizi gizli sakli izlemek beni tatmin etmeyince, dayanamadim, dedim ki, “ gel karsima, su seyi benim onumde hazirla da rahatlayayim”, o da “tamam” dedi, kucuk hasir cantasini aldi geldi.

Meger efendim bu meyve dedigim sey betel nut denilen bir bitkiymis. Kullandigi yapraklar da ayni bitkinin yapraklari. Icine koydugu toz kirec tozuymus, katalizor olarak kullaniyorlarmis. Sigarayi kagidiyla eklemesinin sebebi de tutunun cabuk dagilip gitmemesiymis. Kanser yaparmis, zararli bir aliskanlikmis. Ancak lise yillarinda bunu kullanmayan cocuklar dislandigi icin baslamis. Sonra da birakamamis.

Arastirinca bu bitkinin Hindistan, Cin veTayvan’dan Guneydogu Asya’ya ve Pasifik’e uzanan genis bir cografyada kullanildigini ogrendim. Areca palmiyesinin (areca catechu) tohumuymus. Kullanildigi yerlerin halk masallarina, geleneksel rituellerine girmis. Vietnam’da kiz isteme toreni bunsuz olmazmis. Dugunlerde de betel nut servis edilirmis. Malaylar, evlerine gelen misafirlere bizim cay ikram ettigimiz gibi, tepsi icinde betel nut ikram ederlermis. Sri Lanka’da krallarin betel nut icin, surekli yaninda gezdirdigi bir adami olurmus. Rahatlatici etkisi ve nefesi ferahlatan kokusu yuzunden sevgililer arasinda da ayri bir onemi varmis. Maldivler’de, Malezya’da ve Tayland’da bu bitkinin adiyla anilan koyler, kasabalar falan varmis. Bazi yerlede yas, bazi yerlerde kuru bitki cignenirmis.

Etkileri hafifmis ancak karsinojen oldugu bilimsel calismalar sonucu kanitlanmis. Hatta obeziteyle de yakin iliskisi oldugu tesbit edilmis ki, Palau’daki genel tombullugu aciklayabilir.  Birlesik Arap Emirlikleri disinda butun ulkelerde kullanimi ve satisi yasalmis.

Tanrilar denize inmis

Yaklasik bir haftadir Papua’dayiz. Gecen yilki geziden sonra cok detayli anlatmistim, onlarin ustune yeni yazi konusu cikmaz diye dusunuyordum. O yuzden gittigimi bile yazmamistim. Ama Papua, o essiz dogasiyla yine beni sasirtmayi basardi.

Bu kez Papua Paradise isimli baska bir yerde kaldik. Burasi gecen sefer kaldigimiz yerden biraz daha konforlu ama ‘fishy line’ dedigimiz cok yogun balikli dalis noktalarina uzak. Bu bolgelere dalis yapmak icin sabahtan cikip, butun gunu tekneyle denizde gecirmek gerekiyor. Cennet gibi kumsallarda desaturasyon ve yemek molalari, muhtesem dalislarla birlesince, bu tam gunluk programlar cok keyifli oldu. Biraz yorulsak da odulumuz muhtesemdi.

Tatilin son Fishy Line dalis gununu, yine birbirinden guzel dalislarla bitirdik. Heyecan, yorgunluk ve mutluluk icinde yaptigimiz dalislari konusuyorduk donus yoluna gectigimizde. Daha dalis elbiselerimizi yeni cikarmistik, dogru duzgun kurulanmamistik ki cok uzakta, agir agir hareket eden iki koca yuzgec gordu birisi. ‘balinaaaaaa’ diye atilan ciglikla herkes kosarak o tarafta toplanmasi bir oldu. Kaptan hemen motorlari susturdu ki kacmasinlar. Farkli yonlerde uclu balinalar halinde uc grup ispermece balinalari vardi etrafimizda.

Kaptan yavasca yaklasmaya calisti. Biz alelacele kameralarimizi kapip teknenin ustune ciktik. Tekne sesinden rahatsiz olup giderler diye korktuk ancak, bizim onlari merak ettigimiz gibi, onlar da bizi merak etmislerdi ki yaklasmamiza izin verdiler. Uzun sure agzim acik seyrettigimi, uzakta buyuk bir tanesi kuyrugunu suya vurarak digerlerini yanina cagirdiginda farkettim. Bir tanesi cikip atlayinca, atilan sevinc cigliklari, saskinlik nidalarina karisti teknede. Guzel kuyruklarini asalet icinde sergileyip gittiler.

Derken ilerde iki tane daha gorduk. Biri gercekten cok buyuktu. Kaptan yine yavasca yaklasti. Uzunca bir sure birbirimizi seyrettik. O su puskurterek, heybetli govdesini, cussesinden beklenmeyecek bir zarafet icinde hareket ettirirken, ben duydugum hayranligin boyutunun tarif bile edilemeyecek oldugunu dusunuyordum.

Arkadan cikan kucuk, sivri ve kivrik yuzgeclerin sahipleri kendilerini fazla gostermediler ama yuzgec ve vucut sekillerinden pilot whale olduklarini tahmin ediyorum. Geride bizimle kalan uc balina, bizi izlemekten bikip, yine muhtesem kuyruklarini gostererek dalip gidince biz de donus yolumuza kaldigimiz yerden devam ettik.

Yunuslarin insanlar uzerinde biraktigi etkiyi iyi bilirim. Sesleri, oyunculuklari, adeta insanlarla konusmalari, hipnotize eder seyredenleri. Kalbinin ta derininde simsicak birseyler hissedersin, sanki yureginiz bir atiyormus gibi gelir. Onlar yavrularini kuyruklarinin altina aldiginda, kendi yavrunu kucaklamis gibi hissedersin. Balinalarin buyusu, buna benziyor ancak daha derinden gelen, daha guclu birseyler var. Yillarin bilgeligi, derin sularin gizemi, doganin sirlari onlarda sakli. Karsilastiginda yureginde hissettiklerin ise daha buyuk, daha cesur, daha sakin ama derin.

Bu karsilasmayi hicbirimizin unutabilecegini sanmiyorum. Hissetiklerimizi ne kadar yazsak, anlatsak da tam olarak ifade edebilmemiz mumkun degil. Umuyorum ki bu buyulu yaratiklarla yolum tekrar kesisir, onlari cocuklarima da gosterebilirim.

Fotograflar icin sevgili Nihat Sandikcioglu’na tesekkur ederim.

Palau’da Manta Dalisi

Palau seyahatinin son iki yazisini bir turlu yazamadim. Son kismin ilk bolumu manta dalislariyla ilgili , yada mantalarin dalgic gozlem turlari.

Minicik Palau’nun butun ekonomisi turizme dayaniyor. Bu yuzden midir bilmem, her adimda inceden inceden ticari zihniyet kokulari geliyor insanin burnuna. Dogal guzellikleri paraya cevirebildiklerini gorunce, dogayi gercekten de koruma altina almislar. Bu turizmin en guzel etkisi, keske butun ulkeler bunu farkedip dogayi korusalar.  Ancak ne yazik ki hizmet kalitesi ve musteri memnuniyeti anlayisi ayni hizda gelismemis.

Alman Kanali denilen bir yer var Palau’da. Adalari cevreleyen mercan resiflerine, teknelerin gecebilmesi icin acilmis suni bir kanal. Burasi ayni zamanda unlu bir dalis noktasi cunku bu kanalin girisine yakin bir noktada mantalarin surekli ugradigi bir temizlik istasyonu var. Buraya iki dalis yaptik ve ikisinde de manta gorduk ancak mantalarin muhtesem zarafeti bile hayalkirikligi yasamami engelleyemedi.

Oncelikle temizlik istasyonu mantalari uzun uzun izleyip cekim yapabilmek icin oldukca derinde, 25-26 metrede. Her gun uc dalis yapilan bir tatilde, azot birikimine dikkat etmek gerekiyor. O yuzden de bu derinliklerde gonlunuzce kalamiyorsunuz. Aslinda mantalari adam gibi gorebilseniz 5 dakika yeter de artar bile ama asagisi oyle kalabalik ki, dalgiclardan temizlik istasyonuna yaklasamiyorsunuz bile. Ustelik isi oylesine ticarete dokmusler ki tecrubeli tecrubesiz herkesi asagiya indiriyorlar. Dalis liderinin resmen surukleyerek tasidigi, kendi basina sualtinda hareket etmekten aciz dalgiclar vardi suyun altinda. Bunca samataya manta falan gelmez diye dusunebilirsiniz ama ilginc bir sekilde mantalar her seferinda oradaydilar. Dalgiclar mi mantalari gozlemliyor, yoksa mantalar mi bu garip yaratiklari izleyip egleniyor emin degilim. Tunc’un cektigi fotografa bakilirsa burasini Manta Point’den ziyade, Divers Point diye adlandirmak daha dogru sanirim.

Herseye ragmen, mantalari gorduk. Ama mantalar oyle zarif, oyle buyuleyici yaratiklar ki, onlarla gecen zaman bana hep kisa geliyor. En hos karsilasmamiz, temizlik istasyonuna giderken orta suda karsimiza cikan iki manta ile oldu. Tamamen tesaduf eseri kameram acikti ve gelislerini cekebildim. Derine gitmeselerdi peslerinde bayagi bir sure kostururdum. Aklim kaldi tabii ki… aah mantalar ah, oyle guzelsiniz ki doyum olmuyor sizi seyretmeye….

Bir yasima daha girdim

Kirka merdiven dayamisken durup soyle bir kendime bakiyorum da, oyle cok guzellik goruyorum ki hayatimda. Pek cok donum noktalariyla dolu hayatim, pek cok guzellige sebep olan, icimde varoldugundan haberim bile olmayan birseyleri suyun yuzune cikaran, parlak, rengarenk mihenk taslariyla dolu yolum. Yolun devami da bu parlak taslarla, yeni guzellikler, yeni heyecanlar, yeni mutluluklarla dolu biliyorum. Goremesem de isiltilari bulundugum yere kadar geliyor.

Hayatima giren, beni zenginlestiren, gelistiren, sevgisini, destegini, bilgisini ve bilgeligini comertce benimle paylasan ailem ve dostlarim icin sukran duyuyorum. Iyi ki varsiniz. Iyi ki dogmusum da bu guzel yolculukta sizlerle yolum kesismis. Hepinizi cok seviyorum.