>İyi ki doğdun Lara !

>

Lara bugün, uzun zamandan beri dört gözle beklediği 5 yaşına bastı. Ama hafif bir hayal kırıklığı var sanki. 5 yaşına geldiğinde boyunun daha uzun olacağını, saçını kırmızıya boyatabileceğini, araba kullanabileceğini hayal ediyormuş.

Babası 3.Kasım’da Türkiye’de olacağı için, Lara’nın doğum gününü geçtiğimiz Cumartesi günü kutladık. O gün tam Halloween’e denk geldiği için, partiyi Halloween temalı yaptık. Parti süperdi falan da, Lara gerçek doğum gününün 3.Kasım olduğunun farkındaydı hep. Her akşam yatarken ‘benim bu akşam boyum bu kadar uzayacak, di mi anne? 5 yaşında olacağım çünkü.’ diye sordu hep. Bugün gerçekten 5 olduğunu ona anlatabilmek için tekrar minik bir tören yaptık, mum üfledik. Ama hala 5 yaşında olduğuna inanamıyor. Çok komik. 5 yaşı nasıl birşey olarak hayal ettiyse bir türlü aklına yatmadı bir günde 5 olabileceği…


Evi prensesler ve süper kahramanlar bastı.



Mutlu yıllar minik prensesim, seni çok seviyorum.

>Emziren anne seksi mi?

>Bebekleri emzirmenin onemi, Endonezya gibi fakir ve kaliteli hazir gidaya ulasabilecek bebek sayisinin az oldugu bir ulkede cok fazla. Her ne kadar Turkiye’deki kadar cok kapsamli ve yaygin kampanyalar gormesem de, hastanelerde hep anne sutunun onemini anlatan posterler goruyorum. Bizdeki gibi kampanyalar olmamasinin sebebi belki de bebekleri emzirmenin zaten yaygin olmasidir diye de dusunmeden edemiyorum acikcasi.

Bebekler, burada boyundan capraz baglanmis uzun bir kumas parcasinin icinde tasiniyor hep. Bir donem Hollywood unlulerinin meshur ettigi sling’in gercek, ilkel versiyonu. Bazi yerlerde annenin tek memesi acikta, emzik gibi bebegin agzinda oluyor surekli. Karni acikinca doyuruyor, sakinlesmek istediginde emzik gorevi goruyor. Bizim sokakta bile, bebegini emziren anneler gordum. Sokak derken, basbayagi sokagin kenarina sandalye koyup, oturup emzirenlerden bahsediyorum.

Bunu ilk baslarda ilginc bulmustum ve Musluman bir ulke icin tezat oldugunu dusunmustum. Ancak halki tanidikca, onlar hakkinda daha fazla bilgi edindikce, ustlerine yapistirmaya calisilan bagnazligin, onlarin tarihi ve dogasiyla hic uyusmadigini daha iyi anladim. Adalarin bazilari kesfedildiginde insanlar cirilciplak surduruyorlarmis hayatlarini. Sonradan kabullenip, girmisler giysilerin icinde. Kadinlarin toplumda agirbasli, sessiz sakin olmasi gibi beklenti hic olmamis. Istedikleri kadar gurultulu gulebilir, erkeklerle rahatca sakalasabilirlermis ki bu hala boyle.

Simdi de kadinlar belediye otobusu gibi kalabalik, topluma acik yerlerde, acikca bebeklerini emzirmeliler mi diye tartisiliyor. Sanirim buyuk cogunluk bunun cok dogal birsey oldugunu dusunuyor ki, negatif birsey henuz okumadim da duymadim da. Anne ustune bir ortu alsin mi, almasin mi diye tartisanlar var. Ortuye gerek olmadigi, emzirmenin son derece dogal bir olay oldugunu savunanlar var.

Benim bebeklerimi cok garip yerlerde emzirdigim oldu, ancak bir kez Kas’ta meydandaki cay bahcesinde oturuyordum. Sanirim yanimda tasiyamayacagim birseyler, yada birilerinin cantalari vardi ki kalkamiyordum oradan. Lara’nin da karni cok acikmis, avaz avaz aglamaya baslamisti. Hicbir sekilde susturamayinca ustumu ve bebegi ortup, orada emzirmek zorunda kalmistim. Kas gibi bir yerde bile, insanlarin bakislari beni cok rahatsiz etmisti. Umursamadim ve emzirmeye devam ettim ama, o ortunun varliginin tartismasinin Turkiye’de yapildigini hayal bile edemiyorum ne yazik ki. Dunyanin diger yerlerinde bakis nasildir hic bilmiyorum ama belediye otobusunde bebegini emzirip, kendisine bakan erkekleri “Kendi isine bak!” diye azarlayan Endonezya’li kadinlarin cesaretine ve ozguvenine saygi duyuyorum.

Umid ediyorum ki kadinlar ve cocuklar, herkesle esit hakka sahip bireyler olarak toplumdaki yerlerini alirlar en kisa zamanda ve bu tur tartismalarin yerini “slip mayo giyen erkekler cekici mi?” tarzinda baska anlamsiz konular alir… Ama ne yaziktir ki, bu hakkin kendilerine verilmesini bekliyorlar, cocuklar zaten mucadele edemiyor, peki ya biz kadinlar?

>Tropik Meyveleri Tanıyalım – 2

>Tropik meyvelere başlamışken devam edelim. Bu starfruit.


Ben çok seviyorum, çok sulu, bazan hafif mayhoş, ferahlatıcı bir lezzeti var. Keskin, iç bayıcı kokular ve tatlar içermiyor. Kesilmemiş hali Amerikan futbolu topu şeklinde, kesilince yıldızlar çıkıveriyor ortaya. Sihirli bir meyve yani..

Bu salak. Zeka katsayısıyla bir ilgisi yok, meyvenin adı salak. Dışı yılan derisi gibi sert, ince, gevrek bir kabukla kaplı. İçinden yine kıtır kıtır ama son derece hoş kokulu bir meyve çıkıyor. Ben çok sevmedim ama Lara bayılıyor.


Bu da passion fruit. Dışı sert bir kabukla kaplı. İçinden keseler çıkıyor, bu keselerin içinden de ortasında çekirdek olan başka minik keseler. Matruşka gibi bir meyve bu da. Tadı bence tam olarak Haribo ayıcıklarının en açık renkli olanıyla aynı. Çok şekerli, harika aromalı, insanın damağına şenlik yaptıran bir lezzeti var.


Meyvelerin boyutu hakkında fikir vermesi için meyve sepetimin de resmini ekliyorum. Evet en kenardaki altın değerindeki narımız. Diğerleri değişik çeşitlerde mangolar. Özel mango dosyası en yakında!

>Lara’ya mektup – 2

>Sumatra’daki deprem cok can aldi, cok kisiyi de kayiplarla sag birakti. Bolgeye yardim su anda Endonezya’daki herkesin gundeminde. Hemen hemen her kurum kendi icinde yardim toplayip ihtiyaci olanlara iletiyor. Senin okulun da konuya tepkisiz kalmadi dogal olarak. Eve gelen bultenlerden yardim kampanyasi duzenleyeceklerini biliyordum. Ancak 4-5 yasindaki cocuklara durumu bu kadar guzel aciklayacaklarini tahmin edememistim. Sinifiniza yardim sepeti koymuslar. Sembolik aslinda, cunku anlamli bir yardim icin okul tarafindan duzenlenen ayri bir organizasyon var zaten. Evdeki bozuk paralari toplayip buraya getirerek yardim yapabileceginizi anlatmis ogretmeniniz. Ama ailelere baski yapmamak icin de, ailelerinin zaten yardim etmis olabilecegini yada baska bir sekilde, baska bir zaman yardim etmek isteyebileceklerini de anlatmis.

Dun yanima geldin ve gozlerini kocaman acarak anlatmaya basladin:

Anne, Sumatra’da deprem oldu ve orada yasayan cocuklarin evleri kirildi. Butun oyuncaklari, esyalari, yiyecekleri de o evlerin altinda kaldi. Onlar simdi kendilerini cok kotu hissediyorlar, o yuzden yardim etmemiz lazim. Cunku herkes ayni, herkesin burada kalbi var. Onlarin kendini iyi hissetmesi icin, bizim simdi onlara bakmamiz lazim.

Gozlerim doldu, hemen kalktik evde sagda solda kalmis butun bozuk paralari, para ustlerini toplayip bir torbaya koyduk. Torbanin agzini kurdeleyle baglamak istedin, cocuklar sevsin diye. Hemen guzel saten bir kurdele bulup bagladik.

Canim bebegim, cok onemli bir bilince ve bilgiye sahipsin su anda. Herkesin ayni oldugu gerceginin farkina varmak, insanlarin kendini birbirinden farkli ve ozel hissetmek icin kurulmus mevcut duzen icinde hic de kolay bir is degil. Bu degerleri, bilinci ve duyarliligi kaybetmemen icin elimden geleni yapacagim.

Sonra soyle bir sarki mirildanmaya basladin:

We are drops, we are drops, of one ocean
We are leaves , we are leaves, of one tree

Seni cok seviyorum.

>United Nations Günü

>Bugün ikinci UN günümüzü kutladık. Geçen seneden başımıza neler geleceğini biraz bildiğimiz için giysi ve yemek hazırlığı konusunu kolay atlattık.

Ancak bu kez başka bir heyecan vardı bizim için. Bu yıl okulunda kendisinden başka Türk öğrenci olmadığı için, bayrak taşıma görevi Lara’ya aitti. Bahçede yapılan bayrak geçidinde ve kapalı salondaki bayrak töreninde bayrağımızı taşıyacaktı. Bayrak taşımak için çok küçük olduğundan, kendisine yardım etmesi için büyük sınıflardan bir abla görevlendirilmişti.


Daha ilk baştan bu işi yapmak için büyük bir istek ve çaba gösterdi. Provaya gitmek için arkadaşının doğum günü partisini kaçırmayı göze aldı. Bugün ise sınıfından, arkadaşlarından, öğretmeninden ayrı olmayı, onların yaptığı şeyleri kaçırıyor olmayı hiç umursamadı. Kavurucu güneşin altında sesini çıkarmadan sıranın Türkiye’ye gelmesini bekledi.

Sonra bir de salondaki bayrak töreninde taşıdı bayrağımızı. Toplu resim çekilirken bile yorgunluğuna teslim olmadı, kameraya gülümseyerek bakmayı başardı.

Sonra üstüne sınıfına gidip, bir de oradaki gösteriye katıldı.
Son olarak sınıf resmi çekilirken artık yorgunluğu yüzünden okunuyordu.
Minik kızımın kendine güveni, kararlılığı ve azmi, beni ve pek çok kişiyi kendine hayran bıraktı. Bir kez daha kızıma saygı duydum, bir kez daha gururla göğsüm kabardı. Göğsümü gururdan kabartan bir olay daha var bu günlerde ki onu da yazacağım sonra.

Ve sonra farklı kültürlerin yiyebileceğimiz en güzel, hepsi ev yapımı yiyeceklerinin tadına bakmak için parti odasına gittik. Sanırım en milliyetçi sunum benimkiydi ama elilmde değil. Türk menüsü ayran, patatesli minik gül börekleri ve sakızlı lokumdan ibaretti.

>Tropik Meyveleri Tanıyalım – 1

> Beste için…

JAMBU

Tadını tarif etmek çok zor. Ekşi olmayan yeşil erik ile ayvamsı, biraz da armutumsu bir lezzeti var. Ortasında bir kısmı var ki, orası da resmen baharatlı, ama hangi baharat karışımı olduğunu tarif etmek çok güç.. Anlatması zor bu meyveyi, jambu işte. Görüntüsü süper. Resimdeki bizim bahçeden ama daha büyük boyutta ve rengi pembeye çalanları da mevcut. Şimdi tam mevsimi.

RAMBUTAN:


Bu da çok lezzetli bir meyve ama tarifi zor. O yüzden etimolojisiyle ilgili bilgi vereyim. Rambut, saç yada kıl demek. Bu meyvenin adı saçlı yada kıllı yani. Bunlar da bizim bahcedeki agactan.

Bu arada, bu meyve agaclari bizim agaclarimiz gibi tirmanilacak boyutta ve sekilde degil. Koskocaman agaclar ve dallari insan boyunun cok ustunde bir yerde cikmaya basliyor govdede. Gerci burada ozel bir teknikle palmiye agacina bile tirmaniyorlar ki o da ayri bir yazi konusu olur ama bizim yapabilecegimiz bir is degil. O yuzden bambudan bir sopanin ucuna basit bir kanca takarak yapilan bir sopayla topluyoruz meyveleri. Yoksa kendi kendine yere dusenler genelde sincaplar ve kuslar tarafindan didiklenmis yada fazla olgunlasmis oluyor.

Devamı gelecek…

>Hos gelismeler, yeni arkadasliklar

>Bu hafta cok yogun gececek. Buyuk ihtimalle hafta sonuna dek yazi yazamam, hafta sonu zaten hic yazamam. Maraton baslamamisken buradaki yasantimizdaki son hos gelismeyle ilgili yazmak istedim. Buraya yeni tasinmis Turk ailelerle tanistik. Hafta sonlarimiz birden beklemedigimiz sekilde keyiflendi. Ne kadar ozlemisiz kendi dilimizde sohbet etmeyi, yabancilar icin hicbirsey ifade etmeyen konularda konusup, yine Turkler disindakiler icin hic komik olmayan esprilere gulmeyi.

Sanirim iki ay onceydi, bir arkadasimiz bizi yemege davet etti. Davetliler arasinda Malezya’li bir ciftle tanistik ve bizim Turk oldugumuzu ogrendiginde, “aa, benim yeni mudurum Turk” diyerek aile hakkinda kisa bir bilgi verdi ama o gece telefon alisverisi yapilmadi nedense. Daha sonra Tunc ayni adamla tesadufen Starbucks’ta karsilasti ve bu kez telefon numarasini aldi. Hemen arayip tanistik, o hafta sonu birlikte kahvalti ettik. Cocuklar hemen kaynastilar, tabii ki biz de.. Hatta bayramda Bali’de de birlikte kisa bir tatil yaptik.

Bu esnada H&M’de calisan baska bir Turk bayan oldugunu ogrendim. Hemen bizim imalatcilardan biriyle temasa gecip, bu bayanin da telefonu alarak tanistik. Iyi anlastigimizi simdiden gonul rahatligiyla soyleyebilecegim, cok tatli bir aile girmis oldu hayatimiza.

Yine ayni donemde, bir gun benim mudurum Steve gelip, yanlarindaki eve Turk bir ailenin tasindigini, minik bir bebekleri oldugunu soyledi. Telefon numaralini bilimiyordu, bu yuzden hemen kisa bir not ve telefon numarami yazip, Steve’den komsularina vermesini rica ettim. Iste ucuncu aileyle de bu tesadufle tanistik.

Dorduncu aileyle ise, Turkiye’deki bir arkadasimin arkadasi vasitasiyla Facebook’tan tanistik. Onlar da cok tatli, bizim kafa yapimizda cikmasin mi? Super!

Hemen bir e-mail grubu kurup, herkesin tanidigi ve bildigi diger Turkler’e iletmesini rica ederek, ulasabildiklerimizi en azindan sanal olarak birbiriyle baglantiya gecirmis olduk. Yukarida bahsettigim aileler disinda katilim olmasa da, bir anda cok keyifli bir grup olusmus oldu. Iki haftadir firsat buldukca gorusuyoruz. Cumartesi gunu bizim evde Turk usulu mangal partisi yaptik. Acili ezmeli, rakili, patlican kebapli, fasil muzikli, bol sohbetli. Inanilmaz keyif aldik. Pazar gunu yine hep birlikte Cafe Batavia’daydik. Isin guzeli, cocuklar o kadar guzel anlastilar ki, biz rahatca oturup sohbet edebiliyoruz.

Burada gorustugumuz tek Turk aile, Turkiye’ye dondugunde cok uzulmustum. Yabancilarla kurulan arkadasliklarim cesitli sebeplerden bir turlu cok guclu olamadi, ayni yakinligi, ayni samimiyeti yakalayamadim. O yuzden suanda cok mutluyum. Eninde sonunda, burada da birileriyle iyi bir arkadaslik kuracagima dair inancimi hic yitirmemistim, ama birden fazla kisinin karsima cikmasi cok hos bir tesaduf oldu benim icin ve tabii ki butun aile icin.

>Batik kimin?

>Bu sabah kalkip, Lara’yla salona gittigimizde, karsimizda Ami’yi ilk kez batik bir etek giymis olarak bulduk. Lara hemen sordu, “aaa, Ami neden etek giymis?” bilmem Lara’cim, belki o da senin eteklerine ozenmistir” dedim ki bu aciklama Lara’ya cok mantikli geldi. Fakat daha sonra Narsih’i de bastan asagi batikler icinde gorunce, Lara hemen soruyu patlatti “anne, neden hepsi batik giymisler?”. Evden cikinca, sokakta da herkesin batik giydigini gordum. Tamam tamam, anlatiyorum.

Batik’i basitce tanimlamam gerekse, cok zahmetli bir sekilde boyanmis kumas derdim. Desenler, kumasin boyanmamasi gereken yerlerini balmumuyla kaplamak ve kalan yerleri elde boyamak suretiyle yapiliyor. Kumasta kac renk varsa, her seferinde balmumu yikanip, ayni islem uygulaniyor. Tam el emegi, goz nuru yani. Bu teknik aslinda tarih boyunca pek cok uygarlik tarafindan kullanilmis ancak “batik” tanimi sadece boyama teknigiyle sinirli degil, desenler ve renkler de karakteristik ozelliklerini belirliyor. Biraz bizim kilim desenlerimiz gibi, her yorenin renkleri ve desenleri farkli. Endonezya’lilar kumasin desenine bakarak, nerede yapildigini soyleyebiliyorlar. Batik’in orijini Java adasi, zaten “batik” kelimesi de Java dilinden geliyor ve Endonezya’da resmi giysi olarak kullaniliyor. Devlet adamlari, resmi toplantilarda ceket, kravat degil en pahali batik gomlekleri giyiyorlar. Dugunlerde, onemli gunlerde mutlaka batik giyiliyor. Batik bu kadar oneme sahip gunluk yasamda yani. Bu, hikayenin “Batik” tarafi.

Hikayenin bir de politik tarafi var ki o da Malezya ve Endonezya arasinda yillardir sure gelen didisme. Aslinda eskiden Malezya ve Endonezya tek bir ulkeymis. Sonra somurgeci devletler, kendi cikarlari dogrultusunda ulkeyi Endonezya ve Malezya olarak iki ulkeye bolmusler. Malezya cok daha az topraga sahip, ve dogal olarak cok daha az turistik degere sahip bolgeye. Ancak Malezya daha zengin, daha kalkinmis. Reklama oyle bir yatirim yapiyor ki, butun dunya Malezya’yi taniyor, Endonezya’yi ise dogal afetler ve terorizm yuzunden gidilmeyecek bir yer olarak biliyor. Endonezya’daki terorist orgutun Malezya kokenli, basindakilerinin Malezya’li olmasi da, hassas iliskileri iyice geriyor.

Malezya ve Endonezya, ben buralara gelmeye basladigimdan beri surekli didisir. Seneler once bir sarki yuzunden kavga ediyorlardi. Malezya kendi reklaminda kullanmis sarkiyi, sarkici mi Endonezya’liydi, sarki mi Endonezya’dandi hatirlamiyorum bile suanda. Gectigimiz gunlerde de Pendet dansi yuzunden birbirlerine girdiler. Discovery Channel, Malezya’yla ilgili bir belgeselin tanitim klibinde, Bali’ye ait Pendet dansinin goruntulerini kullaninca ortalik karisti bir anda. Simdi de konu batik.

Bakit UNESCO tarafindan, Endonezya’ya ait bit Dunya Mirasi ilan edilince, Malezya itiraz ederek “batik bizimdir” demis. Endonezya’lilar da hemen 2.Ekim’i Batik gunu ilan etmisler. O yuzden bugun herkes batik giymis. O yuzden bir haftadir her yerde batikle ilgili aktiviteler varmis. O yuzden alisveris merkezlerinde bile cocuklara batik yaptirip, bu kulturel degerlerini yeni nesillere aktarmak icin ugrasiyorlarmis. Birkac haftadir gazeteleri elime almadigim icin haberim yoktu, ofiste de kimse soylemeyince bugun batiksiz bir ben kaldim. Gerci giyecek batik birseyim de yoktu ama, bulurdum, ayarlardim, desteklerdim bu seviyeli ve aktif tepkilerini.

Dusunmeden edemiyorum, Yunanistan baklavamizi ve lokumumuzu kendi ustune tescillerken, biz neden sadece soylenip durmakla yetiniyoruz? Neden gorkemli baklava ve lokum kutlamalari yaparak, butun dunyaya bunlarin bize ait oldugunu gostermiyoruz da sadece kizmakla yetiniyoruz?

>Bayramin ardindan

>Bir bayram daha gecti dunyanin cennet bir kosesinde ama ailelerimizden uzakta… Tunc deli gibi calisti, biz cocuklarla deli gibi gezdik ve eglendik. Bayram hazirligi yapmadik, bayramlik giymedik, kapi kapi dolasmadik, el opmedik, bayram harcligi vermedik, baklava yemedik.

Ilk defa cocuklarin temel ihtiyaclarini karsilayip, onlara iyi vakit gecirten, egiten, ogreten, koruyan, besleyen, temizleyen kisi kimligimden siyrildigimi hissettim. Ilk kez onlarla birlikte bu kadar eglendim. Ilk kez kumsalin en guzel saatinin gun batimi oldugu konusunda Lara’yla uzun uzun konustuk. Ilk kez denizin kokusunu derin derin icimize cekip, denizin ne kadar buyuk olduguna sastik. Deniz mi topragi tutuyor, toprak mi denizi diye tartistik ilk kez.. Ilk kez Lara ata bindi, ve cok sevdi, ilk ortak aktivitemizi bulmus olduk boylece. Ilk kez bebek deniz kaplumbagalarini denize biraktik, ucumuz icin de yepyeni bir deneyimdi, birlikte heyecanlandik, birlikte baktik dalgalarin arasinda kaybolan minik kafalara. Ilk kez kollarimiza papaganlar aldik, korktuk ama caktirmadik. Ilk kez cekilmis denizden sahilde kalanlari inceledik. Ilk kez denizin gidisini ve gelisini gozlemledik birlikte. Birlikte planladik gunlerimizi, birlikte eglendik. Ilk kez tek basima, bu kadar yogun bir zaman gecirdim cocuklarimla ve bu kadar keyif aldim. Ne cok sey ogrendim onlardan su yedi gunde. Yenilendim, hafifledim…

>Ayak cenneti

>Endonezya’daki yasama bayagi alistim ama hala alisamadigim birsey var ki, o da gun icinde, olmamasi gereken yerlerde ciplak ayaklar gormek. Tamam, anliyorum, hava sicak, yagmur yagdi mi cok yagiyor, ayakkabi dayanmiyor, o yuzden insanlar sokaklarda parmak arasi plastik terliklerle ve sandaletlerle geziyor. Ok, buna itirazim yok. Ayaklar yerde oldugu surece sorun degil zaten. Benim alisamadigim, ayaklari olmamalari gereken yerlerde gormek.

Ornegin gayet hos bir mekanda otururken yan masadaki kadinin yada adamin tek ayagindaki ayakkabiyi cikarip, dizden bukup diger bacagin altina almak suretiyle oturmasi (bakiniz sekil 1), ve bir eliyle kahvesini yudumlarken, diger eliyle ciplak ayaginin basparmagiyla oynamasi. Ornegin, bir is toplantisinda, masanin ustundeki goruntu gayet ciddi ve profesyonelken, yanimdaki sandelyede, az once tarif ettigim pozisyonda oturan birinin ayak tabanini masanin altindan goruyor olmak. Ornegin, bizim butun guvenliklerin, soforlerin falan sandalyeye yine tek ayak ciplak ve sandelyede, bir el ayakta oturuyor olmalari. Ornegin, trafikte yanimda duran arabanin camina dayanmis, yada camdan disari sarkmis ciplak ayak.

Ayaklarin ulkesi burasi, hepsi ozgur, hepsi mutlu. Daracik, rahatsiz ayakkabilara mahkum degil hicbiri. Rahat edemedin mi, cikar at ayakkabiyi. Ofiste ciplak yurusem, kimse n’oluyor demez, zaten gun icinde gorulebilen, normal bir davranis onlar icin.

Yasasin ayaklarin ozgurlugu !

sekil 1