>Gidiyorum

>Gitmekle çizilmiş yazgım benim

İçimde boyutları yitik bir dünya
Yine yol göründü ufkum simsiyah
Yıldızlar kayıyor üstümden tutamıyorum
Yalnızlığım ürküten bir çıkmaz sokak
Ölüyor birer birer yüreğimde mevsimler
Beyaz bir yolculuğa çıkıyorum

Ardımda kalıyor pembe düşlerim
Altında sabahladığım sokak lambası
Sevdalara dalıp söylediğim türküler
Coşkuyla okula koşan çocuklar
Bir düş olup düşüyor avuçlarıma
Yanıma bir kendimi alıyorum
Çam kokan ada rüzgarı ve koca çınar
Tümü yerli yerinde kalıyor
Topacımı sapanımı size bırakıyorum

Hasan Kutsal Eker
1938-2010

Huzur icinde yat…

>Raja Ampat, Dort Kral

>Raja Ampat, dunyanin en karmasik ekosistemlerinden biri, Bati Papua’nin yani Irian Jaya’nin goz bebegi. Bugun ulasim zorluklari ve kisitli konaklama imkanlari yuzunden cok fazla turistin gidemedigi ancak unlu fotografcilarin mudavimi oldugu, pek cok turizm, gezi ve fotograf dergisinde kendisine ayrilan sayfalarla dunyanin ilgisini yeni yeni cekmeye baslayan, doga asiklarinin hayallerini susleyen bir doga harikasi.

15.yuzyilda Maluku’nun ilk Musluman yoneticilerinden biri olan Tidore Sultani, bolgeye 4 yerli kral atamis; Misool, Salawati, Batanta ve Waigeo. Bu krallar bolgenin dort buyuk adasina isimlerini vermisler. Bolgenin Raja Ampat yani Dort Kral ismi de buradan kalmis.

Papua, 16. yuzyilda Portekizliler gelip bolgeyi ele gecirene kadar Bati dunyasinda bilinmiyormus. Ancak bulunan arkeolojik kalintilar, IO 2000-3000 yillarinda bile bolgede adalar arasinda ticaret yapildigini gosteriyor. Portekizlilerin 1526’de yonetime getirdigi vali, etrafi once bir guzel vaftiz ettikten sonra bolgeye „Ilhas Dos Papuas“ yani „Kivircik Saclilarin Adalari“ adini vermis. Iste Papua ismi de buradan geliyor.

Adalar altin madenleri yuzunden kisa surede somurgeci devletlerin ilgisini cekmis dogal olarak. Ispanya, burayi 1545’te Portekizlilerden almis, ve adini „Yeni Gine“ olarak degistirmis. Ispanyollar da altin bulma ve cikarma konusunda pek basarili olamamislar. Foja daglariyla ilgili bilgi edindikten sonra doga kosullarinin ve yerel halkin bu cabalara engel oldugunu dusunuyorum. Yerel halk arasinda kelle avciligi ve insan yiyicilik olduguna birkac kaynakta rastladim. 1700’lerde Ispanya bolgenin yonetimini Hollanda ve Ingilitere’ye vermek zorunda kalmis. Muskat, tarcin, sandal agaci, kurutulmus deniz hiyari, deniz kaplumbagasi kabugu, inci, cennet kusu derisi ve kole (!!) gibi ticari degeri yuksek kaynaklarin zenginligi yuzunden Hollanda ve Ingiltere uzunca bir sure itisip kakistiktan sonra bolgeyi aralarinda paylasmislar.

Hollandalilara kalan Bati Papua, uzunca bir sure Hollandilarin fazla ilgisini cekmemis. Bolge ihmal edilmis, aslina bakarsaniz doga acisindan cok da iyi olmus. Sir Alfred Russel Wallace, 1854-1862 yillari arasinda bolgede 8 yil gecirmis. Bu sure esnasinda Asya ve Avustralasya turlerini ayiran ve Wallace cizgisi denen biyo-cografi siniri bulmus ve Charles Darwin’le ayni zamanda bir evrim teorisi gelistirmis. Bu Wallace cizgisi cok enteresan bir konu, ilginizi cekiyorsa arastirmanizi tavsiye ederim.

Bolgeye ciddi arastirma gezilerinin ve yerli kabilelerle anlamli ilk temaslarin yapilmasi 20. yuzyilin baslarini bulmus. Ancak Yeni Gine’nin Bati tarihinde yerini bulmasi, 2.Dunya savasinda Japonya ve diger devletler arasinda cok kanli savaslara sahne olmasiyla olmus. Savasin son catismalari Kus Kafasi Peninsula’sinin ucunda gerceklesmis, ve buranin gunumuzde batik dalisi acisindan cok ilgi cekici bir yer olmasina sebep olmus.

2.Dunya savasinin bitmesiyle Hollanda bolgeyi Endonezya’ya teslim etmis. Ancak devredilen bolgeler arasinda atlanan yer Hollanda Yeni Ginesi olmus. Bolgenin Endonezya’ya katilmasi 1969’u, Irian Jaya adini almasi ise 1973 yillarini bulmus. Gunumuzde “Ozgur Papua” hareketleri hala devam etmekte ve bu yuzden bolgenin bazi yerleri guvenlik sebepleriyle hala turizme kapali. Politik karmasa yuzunden pek cok altin, nikel ve petrol madeni de bolgede faaliyet surduremiyor.

>Foja Daglari

>

Icim icime sigmiyor gene. Ozlemler sona eriyor bugun, bir sureligine en azindan, tekrar ozleme vakti gelene dek. Ruhum kipir kipir, yolculuk var yakinda, dalis malzemeleri elden geciyor yavas yavas. Raja Ampat diye cok ozel bir yerin hayaliyle yanip tutusuyorum bir suredir.

Raja Ampat, Papua’nin Endonezya kisminda, dunya uzerinde motorlu tasitlarla gidilebilecek en dogal ve bakir yerlerden biri. Zaten, Endonezya Papua’si hala ayak basilmamis yagmur ormanlari ile butun insanlik icin heyecan verici bir bolge. Zengin altin ve petrol madenleri yuzunden cikan politik gerginlikler ve bu bolge uzerinde oynanmaya calisilan oyunlardan hic bahsetmeyecegim. Bir sekilde hala korunuyor, ama dogal parklarin ve koruma alanlarinin yeterli olmadigi ve daha da arttirilmasi gerektigi konusunda WWF dahil, pek cok sivil orgut mucadele vermekte.

Gectigimiz gunlerde, bolgedeki Foja daglarina National Geopraphic ve Endonezya hukumeti basta olmak uzere, bir kac cevreci ve bilimsel orgutun daha destekledigi bir arastirma gezisi sona erdi. Bu gezi sonunda bilim adamlari simdiye dek hic bilinmeyen 20 yeni turun bilgisiyle donduler Foja daglarindan. Tur sayisi zamanla artabilirmis, cunku herhangi bir canlinin yeni bir tur oldugunun ispatlanmasi bazan yillar surebilirmis. Ancak ilk asamada bile 20 yeni tur bulduk diyebiliyor arastirmacilar. Iste boyle zengin ve karmasik bir dogal yapiya sahip Papua’nin Foja daglari.

Foja daglari Asya Pasifik bolgesinin, yol girmemis, ayak basilmamis en buyuk yagmur ormanlarina sahip. Bolgedeki insan nufusunun 300 civari oldugu tahmin ediliyor. Orman, 2005 yilinda yapilan ilk arastirma gezisine kadar modern insanin elinin degmedigi bir yermis. Bu gezinin planlamasina ise 1982 yilinda baslamis arastirmacilar. Yani gezinin gerceklesmesi 23 sene surmus! Politik engellerin disinda, zor doga sartlari, bolgeye ulasimin zorlugu da gezinin defalarca ertelenmesine sebep olmus. Ancak ilk gezi kirktan fazla yeni hayvan, bitki ve bocek turunun kesfiyle sonuclaninca sponsorlar ve arastirmacilar uzun suren cabalarinin heyecan verici sonuclarini almislar.

Foja daglarinin hikayesi 1890’larin ortalarinda, doldurulmus tropik kuslarla dolu bir geminin Avrupa’ya gelmesiyle basliyor. Bu tropik kuslar, Avrupa’li zenginlerin sapkalarini ve evlerini suslemek amaciyla getiriliyor. Akilli bir Hollandali tuccar, bu ilginc kuslari gorunce hemen bazilarini kenara ayirip, Avrupa’li doga bilimcilere gosteriyor. Bir tropik kus, Ingiltere’ye, Lord Walter Rothschild’e, bir adet siyah beyaz cennet kusu da Almanya’ya, zamanin unlu kusbilimcisi Otto Kleinschmidt’e gonderiliyor. Her iki bilimadami da, kuslari yeni turler olarak ilan ediyorlar.

Daha sonra, bu iki nadir turun anavatanini kesfe cikmak pek cok bilimadaminin ve ornitolojistin hayali oluyor. Bolgede bu kuslardan baska pek cok yeni turle karsilasabileceklerini dusunuyorlar. Ancak yagmur ormani kesiflere bir turlu izin vermiyor. Kendini ve icindeki canlilari oyle bir koruyor ki, kimse adimini atamiyor ormanin derinliklerine. 1979’da, bir grup arastirmaci helikopterden gozlem yaparak kuslardan birinin esrarini cozuyor. Bu kesif, bati basininda cok ilgi goruyor. Ve boylece gerceklesmesi 23 yil suren, diger kesif gezisinin hazirliklari basliyor.

Bu haberle ilgili beni uzen tek konu, gezi sonuclarinin tartisilmasi icin duzenlenen konferansin Japon’yada yapilacak olmasi. Denizleri katleden, kana bulayan Japonya, cevre ile herhangi bir aktiviteye ev sahipligi yapmayi hakketmiyor bence. Yunus ve balina katili Japonya diye kendimi sokaklara atasim, Japon konsoloslugunun camlarina yumurta atasim var. Neyse, sinirimizi bozmayalim, olumlu sonuclara odaklanalim. Japonlar da bir gun o oldurdukleri hayvanlarin meydana getirdikleri bir zincirin parcasi olduklarini, katlettikleri her yunusla, aslinda kendilerinden birseyleri oldurduklerini anlayacaklar diye umalim.

Pek cok turun yokolmayla karsi karsiya oldugu bir donemde, gezegenimizde hala nefes alan, kendini koruyan, hic bilinmeyen turlere ev sahipligi yapan boyle bir ormanin olmasi beni cok heyecanlandiriyor. Bu ormanin yakinlarina dalisa gidiyor olmak ise kalbimi hizla attiriyor…

>Salata karmasasi

>Bizim mutfagimiz bence dunyanin en guzel, en zengin mutfaklarindan biri. Cok genis bir kulturel, tarihi ve cografi alt yapisi var. Hersey bir yana, her yemegimiz oyle lezzetli ki, mutfagimizi ovmek icin fazla bahane ve beylik laflar aramaya hic gerek yok.Lezzetin ve cesitliligin disinda bizde bazi mutfaklarda hic olmayan bir sey var ki o da sabah kahvaltisinin icerik olarak diger ogunlerden ayri olmasi. Ozellikle Asya’da kahvaltinin diger ogunlerden bir farki yok, istisnasiz, yapilan herhangi bir yemek sabah, oglen yada aksam yenilebiliyor. Ben ise sabah kalkip, yogurtlu biber dolmasiyla yada zeytinyagli enginarla kahvalti etmeyi dusunemiyorum bile. Kahvalti, baska bir ogunun yerini zaman zaman alabilir ve bu cok mutluluk veren, insanin icini hafifleten bir degisikliktir Turk ailesinde, ancak oglen yada aksam yemeginin kahvaltinin yerini almasi kabul edilemez, akla bile gelmez. Sahsen benim bu konuda en radikal hareketim kahvaltida cilbir yemek olmustur ki, bence o bile bir ogle yada aksam yemegi olmalidir aslinda. Yine de gec kalkilmis, kahvaltinin ogle yemegi saatine sarkmis oldugu bir Pazar sabahinda hosgorulebilir ve hatta bu bir yaz sabahiysa gayet ferahlatici olabilir. Sabah kahvaltisinin vazgecilmezi sogus domates ve salataliktir benim icin. Vaktim ve imkanim varsa bu sogus salata taze nane, biber, zeytinyagi ve kekikle zenginlestirilebilir. Vakit yoksa, ofise kostururken bir domates, bir salatalik alsam peynirimin, zeytinimin yanina o da yeter de artar.

Mutfagimizin en sevdigim kisimlarindan biri de zeytinyagli, soguk yenilen yemeklerimiz. Bu da sanirim Akdeniz ulkeleri disinda pek bilinmeyen bir olgu. Meze, tapas yada sadece zeytinyagli yemek. Rakiyla, sarapla, yogurtla, yada sadece bir bardak su ve tazecik ekmekle yenilen, genelde limonlu, insanin icini ferahlatan soguk yemeklerimiz. Iste bunlara bayiliyorum ben. Genelde hep dolabimda bir cesit zeytinyagli oluyor. Ancak dedim ya, Akdenizliler disinda pek bilen yok, hele Asya’da hic bilen yok, bu kavrami bir turlu anlayamiyor buradakiler. Onlara gore soguk yenen ve sebzelerden yapilan seyler ancak salata olabilir. Sabah yedigim sogus domates de salata, aksam yapilan bol soganli coban salatasi da salata, zeytinyagli barbunya da salata.

Hafta ici gec kalip trafige takilmamak icin evden erkenden cikip kahvaltimi ofiste yapmak gibi bir aliskanligim var senelerdir surup gelen. Ancak yukarida anlattigim sebepten dolayi, evin disinda, ofis cevresinde kahvalti seceneklerim burada cok sinirli. Yolumun ustunden alabilecegim citir simitler, deli gibi yagli ama harika lezzetli sokak pogacalari yok. Bu yuzden her sabah kahvaltimi evden goturmek durumundayim. Kirmizi potukareli bir beslenme cantam var ve her sabah bununla domatesimi, salataligimi, peynirimi, zeytinimi yanimda tasirim. Evimizde calisan bayan beni bir sure izledikten sonra, bir sabah kahvalti cantami benim icin hazirlayarak supriz yaptiginda oyle sevinmistim ki, gozlerim dolmus, kadina sarilip opesim gelmisti. Cok uzun bir sure menu degismedi. Ta ki bir sabah ise gelip, cantadan peynir ve zeytinin yaninda aksamdan kalan bol sarmisakli cacik cikana kadar. Bundan sonra evden cikmadan cantadakileri kontrol etmeye basladim. Bir sabah kucuk plastik kutulardan birinden zeytinyagli barbunya cikti. Ben saskin saskin bakarken, beni izleyen bayan “Salad Miss” dedi. Gulumsedim, tesekkur ettim. Dolaptan bir domates, biraz da yogurt alip barbunyayi oglen yedim. Ancak bayanin kafasi iyice karismisti sanirim. Baska bir sabah da aksamdan kalan coban salatasini buldum cantada. Her sabah beni bekleyen suprizi merakla aciyorum artik.

Tabii diyebilirsiniz ki, e bir zahmet anlatsana kadina neyin ne oldugunu. Simdi ben iki kelimelik Endonezya’camla nasil anlatayim zeytinyaglilarin ve salatalarin Turk mutfagindaki yerini? Aslinda kadin haksiz da sayilmaz ki, kafasini karistiracak sebep cok. Beyaz peynirin kullanimi mesela. Kahvaltinin olmazsa olmazi, patlican kizartmasinin uyumlu arkadasi, omletin ve boregin en onemli ogesi, raki sofrasinin vazgecilmezi, recelin de, salatanin da, makarnanin da, karpuzun da yaninda beni kendimden gecirebilmesi. Kadin hangi kategoriye soksun simdi bunu? Zeytin de, salamura kulturu tursuyla sinirli mutfaklar icin buyuk bir muamma mesela. Zeytini tursu olarak nitelendirip, sabah kahvaltisinda neden zeytin yiyip de, lahana tursunu asla kabul edemedigimizi anlamak cok guc buralilar icin. Amaan, zaten birisinin benim icin kahvalti hazirliyor olmasi bile cok buyuk lutuf, daha ne isteyeyim, otesi simariklik. Tesekkur edip, sukredip aliyorum beslenme cantami. Ne cikarsa bahtima.

>Yaz

>
Okulların son haftası, yaz yok burada ama adı ‘yaz tatili’. Portfolyolar gururla gösteriliyor, yıl sonu gösterileri yapılıyor. Bütün minikler heyecan içinde, neyi beklediklerini bilmiyorlar ama sıradışı, harika birşeyler olacağı düşünceleri içindeler. Kim kalıyor, kim gidiyor konuşmaları yapılıyor. Buralarda expat olmanın bir gerçeği bu, bir gün gidiyor olmak. Minicik kafalarına çok net oturmuş bu kavram. Onlar herşeyi daha net görüyor zaten büyüklerden. Bizler kök salmakla, köklerimizi alıp gitmek arasındaki ilişkiyi henüz anlamamışken, kökler bize mi ait yoksa toprağa mı emin değilken. Brajeshwari çok güzel anlatmış, okuyun.

Ben ise bin parçayım. Yazmayı özledim, okumayı özledim, kocamı özledim. Geçecek biliyorum, yine sakinlik hakim olacak yakında bana, yine keşfedilmemiş denizlere gitmek için yola çıkacağız. İçim susacak, içim içime sığmayacak yakında, biliyorum. Bekliyorum.

>itirazim var…

>Bu dunyanin kurulu toplumsal duzeninde cok ama cok yanlis seyler var. Hepsini yazmaya benim omrum yetmez, o ayri da, beni duzenli olarak dellendiren kadinlarin toplumdaki rolleriyle ve gordukleri haksiz muameleyle ilgili kismi. Binlerce sene oncesinin duzenini hala inatla devam ettirmeye calismak, kadinin gorev tanimini ve yerini antik cagdaki haliyle birakmak ve bunun boyle olmasinda israr etmek, bu tanima uymayan herkesi garip karsilamak akil almaz geliyor bana. Insanlik nasil bazi gerceklere kafasini gomebiliyor anlayamiyorum. Bu sorun sadece kadinlari ilgilendirmiyor bence, erkeklerin de sorunu artik ve bazi seylerin degisme zamani coktan geldi de geciyor.

Tarihi karistirmayacagim ise, buraya nasil geldigimizi herkes biliyor. Ancak gunumuzun sartlari cok farkli. Evin temizligi, cocugun bakimi, evdekilerin yemek sorumlulugu „kadin isi“ olarak nitelendirilebilir, genlerimize islemistir bunlar ve bu isleri yapmayi seven kadinlar oldugu gibi, hic hoslanmayan ve hatta bu konularda yeteneksiz olan kadinlar da bulunmaktadir. Gunumuzde evdeki bu gorevler erkeklerle, aile fertleriyle ya da para karsiligi satin aldigimiz hizmetlerle karsilanabilmekte. Ne guzel, atlanan bir konu yok, herseyin caresine bakiliyor, herkes cozumunu bir sekilde buluyor. Bu gunumuzun gercegi, peki neden hala bu isleri evin kadininin asli gorevi olarak gormekten vazgecmiyoruz? Kadinin ilk tanimi hep ev kadini, evi idare eden, diger hersey bundan sonra geliyor. Yuvayi disi kus yapar atasozunu unutmanin zamani coktan gecti. Yuvayi disi kus ve erkek kus birlikte yapar, birlikte beslerler ve buyuturler yavrularini. Benim ailemde ve cevremde gordugum pek cok ailede bu boyle ama toplum bunu kabul etmek yerine, anlayisla karsiliyor, gulumseyerek hafifce kafasini salliyor bizlere, bizim gibilere.

Gunumuzde kadinlarin cogu calisiyor. Bunu maddi zorunluluklar yuzunden yapanlar da var, tamamen kisisel secimlerle yapanlar da. Calismayi seven, hayatinin bir parcasi yapmis kadinlar var. Sevdikleri isi yapmak icin pek cok riski goze alan ve azimle ugrasan didinenler, sevmedigi bir isi maddi yukumlulukler yuzunden yapmak zorunda olanlar, maddi bir kazanc pesinde olmadan ihtiyac halinde olanlar icin calisip duranlar, kariyer ve statu hirsiyla gozu kararanlar var. Erkekler arasinda nasil bunlarin hepsi varsa, kadinlar arasinda da var. Bunda yanlis hicbirsey yok, degil mi? Oyleyse neden calisan her kadinin icine vicdan azabi duser, neden kendini maddi yukumlulukler yuzunden calistigina ikna etmeye calisir kadin? Cunku butun kulturel, toplumsal butun direk ve endirek mesajlar kadinin erkege bagimli olmasi gerektigi, evinde oturup cocugunu buyutmesi gerekliligi uzerinedir. Neden butun okul toplantilarinda, aktivitelerinde annenin hazir ve nazir olarak bulunmasi dogal bir beklentidir? Calisan, cocugunu tek basinda buyutmek zorunda kalan anneler bu kadar yayginken, artik kadinlara bakisimizi degistirmek gerekmiyor mu? Ben kendimi feminist olarak nitelendirmiyorum bile, goz onundeki gercekler bunlar. Neden kabul etmek bu kadar zor? Erkeklerin egosu bu kadar mi guclu ve guc sahibi?

Ben bir kere bile cocuklarima para kazanmak icin, onlara oyuncak vs almak icin ise gittigimi soylemedim. Benim hayatimin gercegi bu, ben calisiyorum ve hep calisacagim dedim ciktim evden. Bir kere bile arkamdan aglamadilar, aksam gelecegimi bildiler. Icim ciz etmedi, yanlis birsey yaptigimi hic dusunmedim, onlar da herhangi negatif bir hisse hic kapilmadilar benim calismamla ilgili. Neden el kadar bebek bunu anlayabilirken dunyanin geri kalani kabullenemiyor? Neden butun duzen calisan erkeklere gore ayarlaniyor da, kadinlar hic dusunulmuyor? Neden kadinlarin her daim, ev ve cocukla ilgili herhangi birsey icin her zaman, her yerde hazir bulunabilecekleri varsayiliyor?

Bu sorun sadece calisan kadinlar icin degil, calismayanlar icin de gecerli. Calismamayi, evinin ve cocugunun butun sorumlulugunu ustlenmeyi secmis yada buna mecbur kalmis kadinlarin isi calisanlardan daha da zor bence. Bu kadinlar sabah 8, aksam 6 mesai yapmiyor diye zaman planlamalarina, kisisel duzenlerine saygi gosterilmiyor. Ne zaman gerekirse, herhangi bir sey icin musait olabilecekleri beklentisi var. Bu kadinin duzenli bir rutini vardir, bulunmasi gereken yerler vardir dusunulmez. Benim sorunum calisan kadin, calismayan kadin falan degil zaten, sorunum hala bu dunyanin ataerkil bir duzene sahip olmasi. „Kadin haklari“ diye bir kavram oldugu surece, kadinlar esit muameler gormuyor demektir. „Insan haklari“ vardir, herkes icin gecerlidir, herkesi kapsar. Kadinlar icin ayri bir hak hukuktan bahsedilmesini bile asagilayici buluyorum. Neyse, ben yazmayi birakiyorum, yazdikca sinirleniyorum cunku…

Sadece bilmek istiyorum, ne zaman degisecek bu dunyanin duzeni?

>Lara’dan inciler

>Dün akşam yemeğe çıktık, Lara’nın nerden aklına geldiyse benim kaç yaşında olduğumu sordu. ‘Sence kaç yaşındayım?’ dedim, ’14’ dedi, sonra hep birlikte 14’ten 37’ye kadar sayarken o kocaman açılmış gözleriyle bana bakıyordu. Ha yüz, ha otuzyedi, öyle kocaman bir yaş yani…

Yan masada oturan ailenin sanırım 5-6 yaşlarında olan oğlu, yemeğini bitirdikten sonra sandalyesinin arkasına yaslanıp etrafı seyredeken bir güzel burnunu karıştırmaya başladı. Lara’yla gözgöze geldik. Ne kadar kötü görünüyor, değil mi?’ dedim, kafasını sallayıp onaylayarak ‘ben de bırakmaya çalışıyorum’ dedi son derece ciddi bir şekilde.

Şimdi de benim komik resimlerimi yapıyor, beni bıyıklı, üç gözlü, kafadan kanatlı, muzdan ayaklı falan çizip çizip bana gösteriyor gülmesini zor tutarak. Ben gülünce o da kikirdemeye başlıyor.

Bugünkü yazımızı Lara’nın kamerasından sanatsal bir çalışmayla kapatıyoruz sayın seyirciler, kalın sağlıcakla.

>Sulawesi’de piknik, Sumatra’da çay molası

>Taman Mini Indonesia Indah, Endonezya’nın bütün bölgelerini temsil eden parklar, farklı müzeler, kelebek ve kuş parkı, akvaryum, lunapark, çocuk oyun alanları gibi pek çok eğlence, kültür ve aktivite merkezini içinde barındıran dev bir park. Turistik yerlerden pek hoşlanmadığım için buraya karşı biraz önyargılıydım, bu yüzden iki senedir gitmemiştik. Ancak geçen Cuma bir Budist bayramı vesilesiyle tatil olunca, çocuklarla açık havada ama eve de çok uzak olmayan bir yerde vakit geçirmek istedim. Burası en uygun alternatif gibi görünüyordu.

Yaptığım ön araştırma sonucu parkın çok büyük olduğu için bir günde gezmenin imkansız olduğunu, havanın sıcaklığını gözönünde bulundurarak şapka vs alınması gerektiğini, aynı sebeplerden mümkünse arabayla gezilmesinin daha az yorucu olacağını, parkataki yemek alternatiflerinin hep lokal olduğu ama piknik yapmaya müsait olduğunu okumuştum. Planım böcek müzesini, kelebek parkını ve vakit kalırsa kuş parkını gezmek ve duruma göre ya piknik yapmak yada eve dönmekti. Burada topluma açık bazı yerlerin standardını tahmin etmek çok güç. Gideceğimiz yer çok pis olabilirdi, o yüzden bol bol su, ıslak mendil, yedek giysi, portatif lazımlık ve piknik için örtü ve klasik Türk annesi işi börek ve poğaça aldım yanıma.

İlk hedefimiz olan böcek müzesini bulmamız biraz vakit aldı ama parkta neyin nerede olduğunu öğrenmiş olduk. Harika, yemyeşil, temiz ve bakımlı bir parktı ancak bir türlü harita bulamadık. Park içindeki haritalar ise okunmayacak kadar eskimişti ama sora sora, dolaşa dolaşa bulduk. Ancak böcek müzesine girebilmek için bileti akvaryumdan almamız gerektiğini, akvaryum, böcek müzesi ve kelebek parkı için tek bir bilet alındığını öğrenince, akvaryumu da gezmeye karar verdik. Çok ilginç değildi ama çocuklar çok eğlendi. Benim ilginç bulduğum tek bölüm mutant balıklardı. Açıklamalar İngilizce olmadığı için balıkların hikayesini öğrenemedim ama iki kafalı balıklar çok korkunçtu… Kim bilir neler yaptık sulara da bu balıklar bu hale geldi.

Sonra böcek müzesini alelacele gezdik ve hemen kelebek parkına geçtik. Açıkçası kelebek sayısının azlığı biraz hayal kırıcıydı ama yine de kocaman bir iki kelebeği çok yakından görebildik.


Vakit henüz öğle yemeği için erken olduğundan kuş parkını da gezmeye karar verdik. Oldukça ilginçti ama Bali’deki kuş parkı daha hoştu bence. Yine de gitmeye değer kesinlikle.

Şu leyleklerin bakışları çocukları korkuttu, yanlarına bile yaklaşmak istemediler. Aşağıdaki tukan ise fotoğraf çekmeye çalışırken rahatsız olup beni korkutmaya çalıştı ama görevli hemen gelip olayı kontrol altına aldı.

Saat 12’ye yaklaşınca öyle bir sıcak bastırdı ki, hemen arabaya koşup piknik yapmak için önceden gözüme kestirdiğim Güney Sulawesi parkına doğru yola koyulduk.

Güney Sulawesi’deki Toraja bölgesini her açıdan çok ilginç ve çekici buluyorum. Buraya gitmeyi çok istiyorum ama çocukların biraz daha büyümesi gerek. Toraja’nın, Endonezya hükümeti tarafından resmen kabul edilmiş, ‘Aluk To Dolo’ yani ataların yolu adlı bir inanışları var. Bu inanış sadece bir din değil, sosyal hayata, tarıma ve ritüellere yön veren gelenek, kural, alışkanlıklar, hukuk karışımı birşey. Aluk’un detayları köyden köye farklılıklar gösterebiliyor.
Toraja mitolojisine göre, Torajalı’lar cennetten merdivenlerle inmişler, bu yüzden dini törenlerde yaratıcıyla bağlantı kurmak için merdiven kullanıyorlarmış. Evren ise yukarı dünya, insanın dünyası ve yeraltı dünyası olmak üzere üçe ayrılıyormuş. İlk başta yukarı dünya ve insanın dünyası evliymiş, ardından karanlık gelimiş, sonra ayrılık ve en sonunda ışık. Toraja evi işte bu mitolojiyi yansıtıyor. Direklerle desteklenmiş, hayvanların yaşadığı alt dünya, insanların yaşadığı orta dünya ve en tepede gemi şeklinde bir çatı. Bu dev çatılar aynı zamanda pirinç deposu olarak kullanılıyor.


Toraja’da yaşam ve ölüm törenleri çok önemli ve görkemliymiş. Ancak Hollanda’lılar bu güzel insanları ve toprakları sömürdükleri dönemde yaşam törenlerini yasaklamışlar. Hangi akla hizmet ettiler bilemiyorum ama (aslında biliyorum ya neyse..) sadece ölüm törenlerine izin vermişler. Ölüm törenleri çok masraflı olduğu için aileler, tören parasını biriktirene kadar ölüleri evlerinin altında saklıyormış. Törende ne kadar çok su bufalosu kurban edilirse o kadar gösterişli demekmiş. Kurbanlar birkaç gün süren ziyafetler ve şenliklerle köy halkıyla paylaşılıyormuş. Kesilen bufaloların kafaları evin girişine asılıyor, boynuzları da üstüste dizilerek evin girişine konuyormuş. İnanışlarına göre bu bufalolar uyku halindeki sahiplerini yani ölen kişiyi bekliyorlarmış. Ölenlerin cennete yani yukarı dünyaya bufalolar yardımıyla gideceğine ve ne kadar çok bufalo kurban edilirse cennete yolculuğun o kadar çabuk ve kolay olacağına inanıyorlar.

Bu hikayeler mi ,yoksa hala yüzyıllar öncesindeki gibi yaşan insanları mı beni çeken bilmiyorum ama Toraja’yla aramızda birşeyler olduğu kesin. Replikası bir parkta bulunmak bile bana mutluluk verdi. Çocuklar için ise çok fazla birşey ifade etmedi tabii ki. Onlar çimenlerde yuvarlandılar ve uyduruk kağıt uçurtmaları keyifle uçurdular.


Lara’nın uçurtma uçurma yeteneği beni şaşırttı, ben bu konuda çok yetenekli değilimdir zaten ama benden başarılı olduğu kesin.

Ben de o gördüğünüz koca yeşil alanı tamamen gölge yapabilecek kadar büyük bir ağacın gölgesinde oturup keyfime baktım. Bir daha gidişimde kesinlikle bir termos da çay olacak yanımda.

>Basagrisina son ! :)

>Bir sure once, ara ara cok siddetli bir sekilde basim agrimaya basladi. Genelde basagrisinin ne oldugunu bilmeyen bir tip oldugum icin hem garip geldi bana, hem de cok etkiledi. Ilac almayi sevmedigimden kendimi incelemeye basladim. Anladim ki gokyuzune bakmiyorum, hep onume bakip sacma seylerle mesgul olup gerilmeye isyan ediyor vucudum. Ne zaman isten cikiyorum, kafami kaldirip gokyuzunu seyrediyorum, omuzlarim gevsiyor, sirtim diklesiyor, iste o zaman agri magri kalmiyor. Bulutlari, agaclari, dev binalarda gunesin son isiklarinin oynasmalarini seyrediyorum. Sehrin gobeginde ne cok renkli kus, ne cok buyuleyici kelebek, ne cok sincap gordum inanamazsiniz. Gunluk dozlardaki bu minik surprizler beni butun gun idare ediyor simdi.

Bir de ayni anda bir suru sey yapmaya calistikca yahut gun icinde gelisen olaylari kendi kafamdaki plana uydurmaya calistikca gerildigimi, gerildikce basimin agridigini farkettim. E gunaydin bana, degil mi? Neyse iste, bir daha farkettim diyelim. Simdi aklima geldikce, herhangi birsey yapmaya basladigimda, kendime ne yaptigimi hatirlatiyorum. Cok komik geliyor kulaga degil mi? Boyle anlatinca komik gercekten ama deneyin, minicik bir hatirlatma neleri degistirecek gorun. Mesela cay koyuyorum kendime ve diyorum ki “Farkindayim, cay iciyorum” ve sadece cay iciyorum. Kitap, gazete okumuyorum, TV seyretmiyorum, yazi yazmiyorum, sadece cay iciyorum. Cocuklarla oyun oynayacaksam, yine once kendime hatirlatiyorum “Farkindayim, cocuklarimla oynuyorum”, hatirlatiyorum ki yarina ne yemek yapacagimi, ofise giderken ne giyecegimi, hafta sonu neler yapacagimi, cocuklarin ertesi gunku planlarin ne oldugunu, ofise yetismek icin kac dakikam kaldigini dusunmeyeyim.
Boyle iste. Deneyin, kafanizi kaldirip gokyuzunu izleyin ve ne yaptiginizi yada yapacaginizi kendinize hatirlatip ise ruhunuzu da katin. Sonra gelip bana soyleyin, nelerin degistigini.

>kutlayalım.. kutlamayalım.. kutlayalım!

>Anneler günü benim için Prenses Sendromunun uzantısı olmuştur, insanı zor durumda bırakan o saçma günlerden biri olarak görmüşümdür her zaman. Ancak bu günün, diğer toplu kutlamalardan farklı olarak daha hassas ve bazı insanlar için daha acı verici olduğunu düşürüm. İmkanların yetersizliğinden bebeklerini kaybeden, bütün yıl boyunca şiddete maruz kalan anneler varken, yılın bir günü annelik kavramının putlaştırılmasında hain bir ikiyüzlülük görürüm. Peki ya hiç anne olamamış kadınlar, annesi olmadığı halde bir çocuğu canı kadar sevmiş kadınlar, komşu teyzeler, ablalar, öğretmenler? Onlar nasıl hisseder kendilerini bugünlerde? Ya annelerini kaybeden yada hiç tanımamış, belki de anneleri tarafından terkedilmiş çocuklar?

Terazinin bir de öbür kefesi var tabii. Çocuğuna gerekli bakımı ve özeni göstermeyen, yeterli ve doğru eğitimi vermeyen hatta şiddet uygulayan anneler var. Toplu olarak anneler gününü kutlayıp bu sıfatı hakketmeyen insanlara da ‘cennet senin ayaklarının altında’ ‘annenin vurduğu yerde gül biter’ tarzı öğretilerle teşvikte bulunmak da var işin içinde. Bu yüzden hiçbir zaman sıcak hislerim olmamıştı anneler gününe dair.

Osho’nun bir yazısını okumuştum, diyordu ki, doğumda bebekle birlikte bir de anne doğar, o ana kadar kadın anne değildir. Doğru, bebeğimi kucağıma alana dek anne değildim ben, anneliğin ne olduğu hakkında hiç bir fikrim yoktu. Beni anne yapan o minik insandan başkası değil gerçekten de. Benzer bir yorumu Evren’in blogunda okudum geçenlerde ‘benim için anneler günü anne olduğum gündür’ demiş bir anne. Nasıl da anlamlı buldum.

İşte ben bu düşüncelerle bu seneyi de anneler günü yazısı olmadan sessiz sedası geçiştirmeyi planlarken, Lara elinde bir kartla heyecanla yanıma geldi. Kartı okulda benim için hazırladığını gözleri parlayarak anlattı. Açtım, üstünde benim ve onun el izimiz olan bir karton, bir de şiir var. Gururla ezberden şiiri okudu. Sonra gözlerimin içine bakarak ‘ Happy Mothers Day mom, thank you for ….YOU! ‘ dedi.

Daha önce hiçkimse bana ben olduğum için teşekkür etmemişti, benimle birlikte olduğu için hissettiklerini bu kadar saf dile getirmemişti. Şaşırdım kaldım. Sıkıca sarılıp ‘beni annen olarak seçtiğin için asıl ben teşekkür ederim’ dedim. Bütün sivri köşelerimi bir bir törpüleyen minik öğretmenim bana yine birşeyler anlatıyordu. Kafamı allak bullak etti, gitti. Ben daha çok düşünürüm bunun üstünde, bakalım ne zaman içinden çıkarım? Belki de hiç çıkamam, belki de içinden çıkmam gerekmiyordur, sadece yargılamayı bırakmam gerektiğidir bu dersin özü…

Ne diyeyim, bari kutlayalım o zaman bugünü. Bütün annelerin, kalbine herhangi bir çocuğun eli dokunmuş bütün kadınların anneler günü kutlu olsun.

Uzaktaki sevdiklerim için bir adet yavrulamış Selen otoportresi: