Guney Yarimkurede Hidrellez

Bugun cok guzel bir gun. Uzun zamandir tadim kacik oldugundan, birbiri ardina gelen tatsiz haberler yuzunden yazmiyordum. Ama bugun cok ozel, unutmadan herseyi kagida dokmeliyim. Bugunun guzelligi, umudu herseyin ustunu ortsun, cocuklarimizin altin kalplerinin taa dibinden gelerek kagida doktukleri baris dilekleri tez zamanda gercek olsun, butun dunyayi sarmalasin.

Turkiye’de sonbaharken biz burada Hidrellez kutlamiyoruz aslinda ama oyle gibi geldi oldu. Isin asli bizimkilerin okulunda gene UN Day (Birlesmis Milletler Gunu) geldi catti. UN Day’de anneler kendi ulkelerinden bir yiyecek yapip sinifa getirir ve cocuklar farkli kulturlerin mutfagini tanima imkani bulur. Bu gunden bir hafta once evlere bir form gonderilir, bu formda hangi yemegi yapip gonderecegini, icinde neler olacagini yazar anneler. Formun ustunde bir de “kendi kulturume ait geleneksel bir kutlamayi sinifta cocuklarla yapmak istiyorum” diye bir secenek vardir. Ben uc senedir bu kutucugu isaretlerim ama simdiye kadar “hadi gel yap” diyen cikmamisti. Bu sene de yine aliskanlik olarak isaretledim. Pazartesi gunu Lara’nin ogretmeninden “kutlamayi Sali mi yoksa Carsamba mi yapmak istersin?” diye bir mesaj alinca gercekten cok sasirdim.

Cocuklarla her sene kutladigim, cok sevdigim Hidrellez geldi aklima. Yuklenen anlamlar, inanislar ve gelenekler oyle cok ki bu kutlamaya, hepsi de oylesine umut ve yasam sevinci dolu ki, en sevdigim kutlamadir Hidrellez. Ilk anda cocuklara nasil anlatacagimi bilemesem de, kafami toparlayip plani yapmak cok uzun surmedi.

Bu sabah torbalari yuklenip okula gittim. Once cocuklara Turkiye’de dort mevsim oldugunu, baharda doganin uyandigini, agaclarin yesillendigini, ciceklerin actigini, havanin isinmaya basladigini anlattim. Nitekim yavrucuklarin bazilari, yagmurlu ve yagmursuz mevsimden baska birsey hatirlamiyor yada bilmiyor. Sonra doganin bu yeniden dogusunu kutladigimizi, dogada eglenerek, piknik yaparak gecen bir gun oldugunu, bugun yapilan dileklerin gerceklesecegine, hastaliklarin iyilesecegine inandigimizi anlattim. Kirmizi keselere kuru bakliyat doldurup agaca asacagimizi, bunun da sene boyunca evlerimizden istedigimiz yiyeceklerin eksik olmamasi temennisini sembolize ettigini anlattim. Ogretmenleri birkac soru sorarak ve benim anlattiklarimi pekistirerek cocuklarin kutlamanin ruhunu ve felsefesini anlamalarina yardimci oldu.  

Ilk olarak ogretmenleri hepsine yarim sayfa buyuklugunde kartlar verdi. Masalarinin ustu rengarenk kalemlerle doluydu. Hepsi haril haril dileklerini resmetmeye koyuldu. Bir tanesi hep hasta oldugu icin saglikli bir cocuk olmak istedi, baska bir tanesi ilacim ve misir gevregim hic bitmesin dedi, ne ilaci diye sormadim kalbim kaldirmaz diye. Aileleriyle vakit gecirmek isteyenler, geride birakip geldikleri memleketlerini ozleyenler vardi. Avusturalya’dan yeni gelen bir kiz ailesiyle 1 ay boyunca tatil yapip gezdigi Turkiye’ye tekrar gitmek istedi. Biri aynen su yaziyla ” I vant los a mit” bol bol et istedi. Neden diye sorunca “bizim evde sebze meyveden baska birsey yok, ben et istiyorum” dedi. “sebze ve meyve cok sagliklidir ama” dedim, “evet ama biz her aksam quesedilla yiyoruz, baska seyler yemek istiyorum ben artik” dedi. Ogretmene anne babasi vejeteryan mi diye sordum, olmadiklarini soyledi. Icimden bir kilo kofte yapip goturmek geldi, belki yarin yapar goturum. Bir tanesi ise dunya icin baris istedi ki, ogretmenin de benim de gozlerimi doldurdu.

Sonra kirmizi kucuk keselere minik elleriyle bakliyat doldurdular. Bir gun once gazete kagitlarindan yapip boyadiklari agaca dileklerini ve keselerini astilar. Cok yagmur yagdigindan ve diger cocuklar zarar verebilir endisesiyle, ogretmen agacin sinifta olmasini istedi.

Dilekler ve keseler agaca asildiktan sonra bahceye ciktik. Gercek ates yakamayacagimiz icin kirmizi kagitlari bir kutuya doldurup temsili ates yaptim. Bu gercek atesmis gibi yapacagimizi soyledim ve atesten atlamanin bizi hastaliklardan arindiracagina inanildigini anlattim. Hemen bir sira olusturdular. Siranin en arkasindaki bitirim yanima gelip “ben bugun kendimi iyi hissetmiyorum, ilk once ben atlayabilir miyim” diye sorunca, “sirani beklemelisin ama iyilesene dek, istedigin kadar atlayabilirsin” diye cevap verince sevincle yerine kostu. Hepsi nese icinde atlamaya basladi. Bir tanesi atladiktan hemen sonra “basimin agrisi gecti, kendimi daha hissediyorum” diye yorum yapiyordu arkadaslarina. Kivircik sacli baska bir oglan ise yanima gelip, “bak atesim yok, atlamadan once biraz vardi. ama galiba hala biraz sicak” dedi, “o zaman git bir kac kez daha atla” dedim, kosa kosa gitti. Sonunda hepsinin oksurukleri, alerjileri, bas agrilari gecene, atesleri dusene dek atesmis gibi yaptigimiz kutunun ustunden atlayip durdular.

Yanimda piknik ortuleri ve kandil simidi getirmistim. Onlarin da tam ara ogun zamaniydi. Ortuleri hep birlikte yere serdiler, yemek kutularini cikarip yediler. Lara getirdigim kandil simitlerini arkadaslarina ve ogretmenlerine dagitti. Sonra hepsi ortuleri toplayip bana getirdiler ve tesekkur ettiler.

Iste boyle harika bir sabahti bu sabah. Onlarin aydinlik yuzleri, isil isil, merak ve umut dolu gozleri capcanli gozumun onunde. Yaydiklari yasam sevinci ise hala kalbimi pir pir attiriyor. Bugun cok guzel bir gun, dunya bugunlugune harika bir yer, bugun gelmis gecmis en guzel Hidrellez kutlandi ve bugun dilenen butun dilekler gercek olacak, butun hastaliklar iyilesecek.

Jakarta’da Ramazan

Endonezya’nin geneli nasildir bilemeyecegim ama Jakarta’yi Ramazan’da bir telastir aliyor. Bazi aliskanliklari ve gelenekleri bize benziyor, bazilari da hic benzemiyor.

Ramazan baslamadan once sanki ertesi gun bir ayligina ulke genelinde kitlik yasanacakmiscasina marketlere hucum edip, deli gibi yiyecek icecek alisverisi yapma aliskanligi burada da var.  Ramazan’dan once is arkadaslariyla, ozel arkadaslariyla ve aileleriyle bol bol „son ogle yemekleri” yeniliyor. Ramazan’da yiyemeyecekleri ogle yemeklerinin acisini bol bol cikariyorlar bastan.

Oruc tutmaya baslanilacak olan gece sabaha kadar camilerde toplaniyorlar. Ne yapiyorlar bilmiyorum, herhalde dua ediyorlardir, ama ertesi gun hepsinin butun gun uyukladigini cok iyi biliyorum. Hayatimda duydugum en cirkin ezan ve dua okunan yer burasi oldugu icin, o gece, camilere yakin oturanlar icin biraz eziyetli geciyor dogrusu. Sahura kalkilacagi zaman geldiginde, mahallenin cocuklari toplanip canak comleklere vurarak gurultu yaparlarmis sokaklarda. Ramazan davulcusu yerine, samataci cocuklar grubu yani bir nevi. Ancak ya bizim mahallede bu cocuklardan yok, yada anlayissiz yabancilardan birinden saglam bir azar isittiklerinden seslerini cikaramiyorlar artik.  Ramazan davulu deyince, burada camilerin kendi davullari var. Yani seyyar davul yerine, sabit davul kullaniyorlar.

Iftarlarini meyve serbetiyle ve hurmayla aciyorlar. O yuzden Ramazan oncesi meyve serbeti ve hurma satislari tavan yapiyor. Insanlar birbirlerine serbet ve hurma hediye ediyorlar. Iftarla ilgili ozel bir yemekleri yada rituelleri var mi bilmiyorum.

Ramazan boyunca alisveris merkezleri ve marketlerde Ramazan temali dekorlar, muzikler ve kostumler kullaniliyor. Erkekler fesli, kadinlar basortulu kostumler giyiyor. Alisveris merkezi calisani olmayip, Ramazan boyunca bu tur kostumler giyen insanlar da var. Erkekler fes, takke, kadinlar basortusu ve uzun kollu tuniklerle gecirebiliyor Ramazan’i. Ramazan bitince hop hop hop gene eski hallerine donuveriyorlar.  Icinde “Allah” kelimesi gecen bilimum sarkilar bangir bangir caliniyor. Sarkilarin icerigi onemli degil, Arapca, Turkce ask sarkilari ve gobek havalari heryerde. Bir de Endonezya’li bir sarkicinin Ramazan’a ozel albumu var sanirim, bayik mi bayik “insaaaaalaaaaah” diye bir sarki var, heryerde o.

Muslumanlarin hepsi oruc tutuyor. Zaten bayrami da tutulan orucun mukafati olarak goruyorlar. Restoranlar gun icinde vitrinlerini bir perdeyle ortuyorlar. Sokaktaki yemek arabalari da ortaliktan cekiliyor. Alkol satisi bazi yerlerde aynen devam ediyor, bazi yerlerde kahve fincaninda geliyor, bazi yerlerde ise tamamen menuden kaldiriyor. Uygulama neye gore hic bir fikrim yok.

Iftara dogru, basliyor Amok kosusu. Acliktan gozu donmus, bir an once yemek yemekten baska birsey dusunmeyen insanlar sokaklara dokuluyor. Trafik iftardan 2 saat oncesinden kilitlenmeye basliyor.  Evine gidebilen sansli, sokaklarda aciliyor oruclar. Gerci evde yemek pisirme aliskanligi fazla olmadigi icin, belki de hedef odur, ben  bosuna dert ediyorumdur „ah be sokaklarda iftar yapiyorlar“ diye.

Bayram kutlamasini ayri anlatayim, bu yazi yeterince uzun oldu. Ozetle Ramazan benim pek de hoslanmadigim bir ay burada. Hayatin zaten ite kaka ilerleyen rayinin iyice yamuldugu, ogleden sonralarinin “acaba bugun eve 3 saatten once gidebilir miyim” umidiyle gectigi bir donem. Neyse ki yarisi gecti, azi kaldi. Bayram sadece oruc tutanlara degil, herkese odul olacak.

Kagit helva arasi pismaniye

Degisik kulturleri tanima seruvenine ilk basladigimda farkliliklar dikkatimi cekerdi hep. Herseyin, herkesin, her sehrin aslinda nasil da birbirinden farkli olduguna sasirir dururdum. Yeni gittigim bir yerin bambaska olacagina oyle hazir olurdum ki, belirsizligin korkuyla tatlandirilmis heyecaninin icimi doldurmasi hosuma giderdi. Neyin nerede nasil olacagini hayal edip, kendimi olasi durumlara karsi hazirlamaya calisirdim ama mutlaka planin disinda birseyler olurdu. Basima beklenmedik seyler gelmesinden icten ice bir haz duyar, sakin bir sekilde icinde bulundugum durumun tadini cikarirdim. Bu anlar, daha sonra ballandira ballandira anlatilacak anilara donusurdu ne de olsa. O zamanlar sinirlar cok kesindi benim icin. Temiz, pis, iyi, kotu tanimlari cok netti. Benim kulturume, bana ait olani gururla tasiyor, agresif bir milliyetcilikle sahip cikiyordum. Benzerlikleri ise reddediyordum, olsa olsa Turk kulturunun etkisiyle dunyaya yayilmis olabilirdi, yoksa unu suyla karistirip hamur yapmayi tahil yetistiren herkesin akil edecegini nedense goremiyordum.

Oysa simdi, benzerlikler daha cok dikkatimi cekiyor. O, gururla bavulumda tasidigim kulturun parcalarini dunyanin farkli koselerinde bulup birlestirdikce, aslinda butun kulturlerin koskocaman birseyin birbirine bagli parcalari oldugunu dusunuyorum. Gittigim hicbir yerde kendimi yabanci hissetmiyorum, bir sekilde herseyin yolunda gidecegini, karnimi guzel yemeklerle doyuracagimi, guzel insanlarla karsilacagimi biliyorum. Her sehir, her mutfak, her insanin ortak noktalari gormeye alistigimiz farkiliklardan daha cok ne de olsa. Yeme icme merakim malum, en cok dikkatimi ceken seyler yemekler.

Bizim ofisten cikip HSBC’ye dogru yurudugumde, ojeklerin bekledigi sokagin basinda resimdeki seyi satan bir adam goruyordum hep. Pembe pecete parcalarina sarip torbaya dizdigi seyleri kacamak bakislarla inceleyip ne oldugunu cikarmaya calisiyordum. Kagit helvasi ve pismaniye gibi gorunuyordu ama hijyen acisindan sokaktan birsey alip yemeye de cesaret edemiyordum. Gecenlerde kucuk bir alisveris merkezinin icinde yerel yemek standlari gordum. Standlardan birinde hep gozumu dikmis oldugum bu sey satiliyordu. Hemen aldim, eve gitmeyi beklemeden arabada yedik. Kagit helvasinin arasina konmus bildigimiz pismaniyeydi! Adi „arum manis” imis yani tatli kokulu. Rambut Nenek, yani nenemin saci da deniliyormus. Bu arada „nenek“ ve „nene“ kelimeleri arasindaki benzerlik de gozden kacacak gibi degil. Tadi, goruntusu, yapilisi ayni bizim pismaniye gibi, hatta „gibi“ demek yanlis olur, herseyiyle pismaniye. Tek farki yenme sekli, bizim gibi tek basina degil de, kagit helvasinin kagit kismi gibi bir wafer arasinda yiyorlar. Cok da guzel oluyor dogrusu, tavsiye ederim. Ne de olsa kagit helva da var, pismaniye de, koyun arasina tel tel pismaniyeleri, yanaklariniz sekere bulanacak kadar kocaman bir isirik alin ve tadini cikarin.

Tek cocuk ne zormus

Lara babasiyla Turkiye’ye gitti, biz Arda’yla burada kaldik. 3.Haziran’da Arda’nin okulu bittiginde birlikte gidecegiz. Lara Pazartesi gittiginden beri Arda’yla ilk defa basbasa kaldik, iki kardes ilk defa ayrildilar birbirlerinden. Gitmeden once Lara “ben Arda’yi cok ozleyecegim” demisti, ben de “ozlemek bazan iyidir, ozledigin kisinin kiymetini anlarsin” diye cevap vermistim.

Ayrilik sahnelerini goremedim ama cok duygulu olmus, dakikalarca birbirlerine sarilip durmuslar. Aksam eve geldigimde Arda’nin ilk soyledigi sey “Lara’yi cok seviyorum, ozledim” oldu. Ilk iki gun cantasini toplayip gitmek saplantisiyla gecti. Kucuk sirt cantasina minik adamlarini, en sevdigi kitabini koydu. Bu kadardi iste yanina almak istedikleri. Hicbirsey istemiyordu aslinda, sadece kardesini istiyordu. Takvimde kac gun sonra gidecegimizi defalarca gosterdim, defalarca saydik gunleri. Gunlerim okul sonrasi yanlizligini hissetmesin diye onu mesgul edecek seyler bulmakla, playdate ayarlamakla geciyor simdi. Simdi anliyorum cocuklarina haftanin her gunu program ayarlayan anneleri. Tek cocuk annesi olmak ne zormus meger.

Ben de sudan cikmis baliga dondum. Kendime ayiracak ne cok zaman ortaya cikti birden. Ama o zamanla ne yapacagimi bilemez oldum, rahatsiz etti beni o kadar cok zaman. Oysa ne hayaller kurmustum, bol bol yazacaktim, evi elden gecirecektim, ciceklerimle ilgilenecektim, listeye aldigim tarifleri deneyecektim. Duzenli yaptigim seyleri bile yapmaz oldum. Arda durumu kabullenmeye basladi, ben de yakinda alisirim…

Ross-Kubler Egrisinde Mantinin Yeri

Manti ozlemini yurt disinda yasayanlardan iyi bilen yoktur sanirim. Insan her yemegi ozleyebilir, bundan dogal birsey olamaz ama bir saat icinde ve yemegi kendin yapmadan ozlemi giderebilme kismidir zor olan. Bu zorluk baslarda katlanilmaz gelse de, kesfedilmemis yetenekleri su yuzune cikarmakta birebirdir. Mutfagin yanindan yamacindan gecmeyi tercih etmeyen pek cok kisinin, nasil da birer mutfak ustasina donustugunu pek cok kez gozlerimle gordum. Benim de mutfakta birseyler yaratmanin keyfini kesfetmem ancak yurtdisina ciktiktan sonra oldu.
 
Isvicreli psikiyatrist, Elisabeth Ross-Kubler, 1960’li yillarda insanlarin buyuk kayiplar uzerine yasadiklari ruh hallerini incelemis ve sirasiyla icinden gecilen durumlari Ross-Kubler egirisi denilen bir diyagramda ozetlemis. Calismanin cikis noktasi cok buyuk acilar yasayan insanlarin duygulari olsa da, herhangi bir degisiklik karsisinda da uc asagi bes yukari herkesin ayni yoldan gectigi gozlemlenmis ve zamanla daha da gelistirilmis. Bu egri gozumun onunden hic gitmez benim. Yasadigim yada sahit oldugum her olayda benim yada karsimdaki kisilerin bu egride yol aldigini bilirim. Bazi adimlari atlansa da, icinden gecilen durum kabaca her zaman budur. Hayat surekli degisimden ibaret oldugu icin bu semayi cok severim ben.

Manti yapmayi bir kez denemistim. Zor degil de yorucu gelmisti. Degisik araclar kullanmistim kapatmak icin, ravioli kalipi, manti kalibi gibi ama hic birini de cok kullanisli bulmamis, sonunda bilege kuvvet bitirmistim basladigim isi. Manti konusu da rafa kalkmisti. Sadece buradaki arkadaslarla bir araya geldigimizde dilimize duser olmustu son zamanlarda. Bir gun hep birlikte manti yapalim, sohbet edip cay icerken acar acar kapatiriz, bitiverir diye. Ara ara Lara manti diye tutturdugunda kalkip yapmak icin icim icimi yese de, tembellik galip gelmisti hep. Ta ki bir gun Tunc gun icinde elcilige ziyarete gittigini ve ogle yemeginde manti yedigini soyleyene kadar. “Ben de yapar cocuklarima yediririm” diye dellenmem o zaman oldu iste.

Yaklasik bir senedir kullanilmadan, hatta kutusundan cikmadan duran makarna makinasinda hamuru acip, cabucacik kesip, evdeki yardimci kadina kapattirma fikri uzun zamandir kafamdaydi. Derken yemek bloglarindan birinde makarna makinesinde acilmis manti tarifi gorunce iyice kafaya taktim. Plan kafamda butun detaylariyla tamamdi. Ben zihinsel olarak olaya hazirdim. Cumartesi gunu hicbir plan yoktu, bu is icin bicilmis kaftandi. Once hamuru yogurdum. Tarifte sert bir hamur olmasi gerektigi yaziyordu, yogurabildigim kadar sert yaptim. Bir sure sonra el, bilek, kol bolgesinde zorlanma yasamaya baslayinca, koylu teyzelerin tekniklerini dusunmeye basladim. Gozumun onune yere serili buyukce bir sofra bezi, bu bezin ustunde alcacik bir tabureye ilismis al yanakli bir teyze ve yere koydugu legeni cevire cevire, vucudunun butun agirligiyla hamur yogurmasi geldi. Hemen ayni duzenegi kurdum ve yogurmaya basladim. Hamur yogurmak ne guzeldi, arada aska gelip hamuru sertce legene atiyordum, gluten denen meretin aciga cikmasi gerekiyordu ya. Hamurdan yillarin bilgeligi akiyordu vucuduma, ellerim beynimden bagimsiz hareket ediyordu hamuru yogururken. Hersey kontrol altindaydi, hayat cok guzeldi.

Ben hamuru yogururken Narsih icini hazirlamisti bile. Makarna makinesini cikarip kurdum. Hersey hala ne guzeldi, hamuru bekletmeye ne gerek vardi canim. O kadar yogurmustum ya, gluten falan tamamdi, tamam olmaliydi. En acik ayardan baslayalim bakalim dedim, hamuru koydum. Ama hamur makineden dumduz bir sekilde cikmiyordu, yamuk yumuk birsey cikiyordu.

INKAR: Hmm, duzelirdi canim, makineyi biraz daha unlamaliydim.

OFKE: Unladim, hicbirsey degismedi, hamuru bekletmedigim icin bir turlu acilmiyordu, nasil boyle bir hata yapabilirdim? Ben kimdim ki makarna makinesinde manti yapacaktim? Demek ki ben makarna da yapamayacaktim bu makineyle, kim aldirmisti bakayim bunu bana?

PAZARLIK: Belki biraz daha un katip yogurursam hamur kendine gelirdi. Ama zaten oyle sert bir hamurdu ki, daha fazla un katamadim, yoguramadim bile.

DEPRESYON: Hersey berbat olmustu. Elimde kullanilmaz bir hamur, agriyan kollar ve aksama manti yemeyi bekleyen uc kisi vardi…

DENEME: Acaba oklavayla acabilir miydim? Oluyordu galiba, biraz bilek gucu gerektiriyordu ama oklavaya direnemiyordu su lanel hamur.
 
KABUL: Is basa dusmustu ne yapalim. Bilege kuvvet acacaktim artik.
 
Iki saat suren bir bogusmanin, iki gun agriyan avuc iclerinin ardindan iki tencere mantiyi iki gun icinde tukettik. Bundan boyle yemek bloglarina girip manti aciveren kisileri okumak, makarna makinesiyle manti yapiveren arkadaslarin gazina gelmek, benden manti talep etmek, elcilige gidip yediklerini evde ballandira ballandira anlatmak ikinci bir emre kadar yasaklanmistir. Ilgili mercilere onemle duyrulur.

>Dil Corbasi

>Yurtdisinda yasamanin eglenceli taraflari cok. Surekli farkli bir kulturun icinde olmak, anadilin olmayan bir dili konusmak zorunda kalmak son derece komik durumlara sokabiliyor insani. Ozellikle dil konusu insan beyninin , yada daha dogrusu kendi beynimin, ne kadar da komik calistigini ortaya koyuyor. Dil ve konusma terapistlerinin dedigine gore herhangi bir dilde konusurken bilmedigimiz kelimelerin yerine, otomatik olarak en iyi bildigimiz dildeki karsiliklarini kullanirmisiz. Cok dilli ortamlarda yetisen cocuklarinin olusturduklari sevimli, karmasik birlesimlerin sebebi buymus goya. Buna cok komik ornekler bizde ve yakin cevremde var. Ancak benim durumum bu teoriye kesinlikle uymuyor.

Buraya ilk geldigimde hemen Endonezyaca derslerine baslamistim. Is ortaminda Ingilizce yaygin olarak konusulsa da, ozel yasamda hayatimi kolaylastirmak icin az bile olsa bu dili konusabilmem gerekiyordu. Ben de ogrenmeye baslamistim. Uzunca bir sure, Endonezyaca konusmam gerektiginde, beynim en iyi bildigi dili degil tam tersi, Endonezyaca’dan sonra en yarim yamalak bildigim dili, Fransizca’yi yerine koyma egilimindeydi. Kendimi defalarca, bildigim uc bes Fransizca kelimeyi kullanirken, sonra da kendi kendime gulerken buldum. Beynimin Endonezyaca’yi kabul etmesi ve Endonezyaca’ya ayni dilde cevap verebilir hale gelmesi bayagi bir zaman aldi.

Ofiste benimle konusulurken kullanilan dil Ingilizce genelde. Hani toplantilarda falan tamam, zaten o dili konusmayi bekliyor beyin, buna hazir. Ancak tam islere pur dikkat gomulmusken, bir konuya tamamen kendimi vermisken cat diye biri gelip birsey dedi mi “hadi canim!?” , “hay allah”, “ o ne”, “tamam” gibi Turkce kelimelerle cevap verdigim cok oldu. Bu karsi taraf icin hic komik degil tabii ama beni cok eglendiriyor. Cogu zaman karsimdaki sacma birseyler soyledigimi, Turkce konustugumu farketmiyor bence, buyuk ihtimalle soyledigim seyi anlamadiklarini dusunup kafa salliyorlar. Yada cok kibarlar, durumu idare ediyorlar. Eger ben yanlislikla Turkce konustugumu itiraf etmezsem, bozuntuya verilmiyor durum.

Bunu neden yazdim derseniz, az once bana kapiyi acan adama “mersi” dedim. Artik Fransizca’dan miiii, Turkce’den mi alinti yaptim bilemeyecegim ama sizlerin basiniza gelen komik durumlari merak ettim. Onun icin yazayim da sorayim dedim, hadi anlatin bakalim 🙂

>Adalarda konforlu seyahat icin ipuclari

>Genel olarak Guneydogu Asya’da, daha spesifik olursak, Endonez adalarinda tatil yapmis olanlari rahatlikla iki gruba ayirabiliriz: hayran kalip, buralara bir sonraki tatilin hayalini kuranlar ve nefret edip, evine donecegi gunu hatta saatleri sayanlar. Arada kalanlar bence cok az. Herkesin ilgi duydugu seyler, kaldirabildigi macera ve hareket miktari, tatilden beklentileri farkli. Hele de isin icine cocuk giriyorsa, gunluk hayatta alistigi konforu bulmadan rahat edemeyenler de var, agzina kum atan cocuguna gulup gecen de. Ben iki ucta da degilim dogrusu ama ibrenin her yerindeki herkese saygim var. Bu yazida amacim rahat anne olalim, cocuklari cayira salalim, yada aksiyon dolu olmayan tatil tatil degildir gibi fikirleri savunmak degil, sadece buralara gelmeyi dusunenlere fikir verebilmek, beklentilerini mevcut sartlara gore sekillendirmelerine yardimci olmak ve basit tedbirlerle yasanabilecek rahatsizliklari onlemek.

Adalarin guzelligi su goturmez bir gercek, turkuaz deniz, tropik kumsallar, muhtesem bitki ortusu, Bati’da dunya paralar verilip alinan ve koklaya koklaya yenilen tropik meyvelerin bollugu ve cesitliligi, Dogu kulturunun ve inanislarinin mistik cazibesi, kendini prenses gibi hissetiren spalar, guler yuzlu insanlar herkesi kendine hayran birakmaya yetiyor. Bunlara cok daha fazlasi eklenebilir, dunyanin sadece belli bolgelerinde gorulebilen endemik canli turleri, vahsi dogayi cok yakindan gorebilme imkanlari, bizden cok ama cok farkli sekillerde yasayan, bambaska seylere inanan insanlarin hayatlarina kisa bir sureligine dahil olabilme ayrilaciligi mesela. Ozellikle cocuklarin farkliliklari tolere etmeyi, herkesin farkli ama aslinda ayni oldugunu ogrenmesi acisindan bu seyahatlerin essiz oldugunu dusunuyorum. E madem boyle cennet gibi yerler, neden bazi insanlar evine donmek icin dakika sayiyor? Anlatayim.

Gordugum kadariyla en basta gelen sebep yemekler. Asya’daki mutfak kulturu cografyanin genisligiyle dogru orantili. Guneydogu Asya icinde bile hepsi farkli farkli. Insanlar genelde Asya’ya Cin yada Japon mutfagi beklentisiyle geliyor. Oysa ki Endonezya mutfagi bambaska tatlar ve kokular iceriyor. Bazilari bizim damagimizin kaldirabilecegi, hatta guzel bulabilecegi gibi olsa da, bazilarina alismak uzun zaman alabiliyor. Bir de kahvalti diye bir ogun buralarda yok, kahvaltida da normal yemek yiyor Endonezyalilar. O yuzden peynirinize, zeytininize duskunseniz, yemek konusunda tutucuysaniz gelirken yaninizda bir kalip beyaz peynir, bir paket sele zeytini getirmeyi unutmayin. Baliklar ve deniz urunleri tazecik, harika. Gece denize karsi balik yerken, ah bir de raki olsa diyecekseniz, bir kucuk rakiyi bavulunuza koyuverin. Eger cok bakir bir adaya gidiyorsaniz, denizden ciktiktan sonra atistirmalik birsey almak icin bakkala gittiginizde kurutulmus yengec, sushi aromali patates cipsi gibi abuk cerezlerden baska birsey bulamayabilirsiniz. O yuzden siz ne olur ne olmaz en sevdiginiz cikolatadan ve biskuviden de birer paket aliverin yaniniza. Ama ne kadar tutucu olursaniz olun yerel lezzetleri az acili tarafindan denemeden gitmeyin.

Diger bir sebep burali insanlarin dogasi. Burada hayat yavas, basit ve pozitif. Eger herseyin tikir tikir islemesini bekliyorsaniz, restoranda bir masaya siparis edilen yemeklerin hepsinin ayni anda gelmesi sizin icin onemliyse, cocugunuza siparis ettiginiz yemegin kendi kendine once gelecegini umuyorsaniz, markette para ustunun trink diye hemen onunuze konacagini saniyorsaniz, karsinizdaki insanlarin leb demeden leblebiyi anlayacagini saniyorsaniz buraya gelmeden once beklentilerinizi degistirmekte fayda var. Hele de geride biraktiginiz super hizli, tikir tikir isleyen hayatinizin temposundan cikamadiysaniz ve sabriniz tastiginda agresfilesip bagirip cagirarak istediginizi elde edeceginizi dusunuyorsaniz hareket tarzinizi degistirmek size burada buyuk fayda saglar. Agresif davranislarin, cadalozlugun sorunlari cozdugu yerler vardir belki ama Endonezya kesinlikle o yerlerden degil. Tam tersi karsinizdaki insani daha cok korkutup, panik edip, daha yavas ve hatali hareket etmesine sebep olursunuz. Tavsiyem, ucaktan indiginizde yuzunuze carpan sicak havaya birakin kendinizi, birakin eritsin yureginizdeki butun buzlari. Tek amaciniz guzel bir tatil gecirmek olsun, herseyin yavas olacagini bastan kabullenin ve kendinizle yarisa girmeyin. Tatildesiniz ne de olsa, kosturmayin, burada kimse sizin hiziniza yetisemez, siz mutsuz olursunuz. O yavasligi da bir tatil anisi olarak hatiralariniza alin, gulumseyin. Talimatlarinizi bastan cok basit bir dille ve net olarak verin. Restoranda ilk verdiginiz siparisi degistirmeyin, iyi dusunun ve bir kerede dogru siparis verin. Eger cocugunuzun yemeginin yada baslangic olarak siparis ettiginiz yemeklerin once gelmesini istiyorsaniz, mutlaka soyleyin. Aksi halde baslangic yemeginiz, corbadan sonra gelebilir. Birseyler ters giderse sinirlenmeyin, bagirmayin, herkese kibar ve saygili davranin, bunun odulunu fazlasiyla alacaginiza emin olun. Onlar mi yavas, yoksa biz mi cok hizliyiz diye bir dusunun ve gulumseyin.

Baska bir kritik sebep de temizlik anlayislarinin farkliligi. Bazi farkliliklar kulturden ve aliskanliktan kaynaklansa da temizlik standardi bizim anlayisimizdan daha dusuk. Jakarta’da temiz tuvalet, tuvaletlerde tuvalet kagidi ve sabun kolayca bulunurken, sehir disina ciktikca bunlar sorun olabiliyor. O yuzden otel disina cikip gezmeyi dusunuyorsaniz, siz pasa pasa islak mendillerinizi, el dezenfektanlarinizi ve klozet ortulerinizi alin yaniniza, basiniz agrimasin. Macera ugruna sokaktaki bufelerden yemek yemeye, sokaktan taze meyve suyu icmeye falan kalkmayin. Adam gibi muslugu, suyu olan restoranlara gidin. Otellerde hijyen sorun yasamadik ama cok titizseniz birer kucuk havlu da getiriverin yaninizda.

Benim aklima gelen son konu yaratiklar. Tropik iklim, bizim saksida zar zor buyuttugumuz kaucuklar, benjaminler burada dev gibi agac oluyor. E ona gore bocekleri de buyuk. Kelebekler nasil kocamansa cekirgeler, karafatmalar, yusufcuklar da dana gibi. Hadi bu boceklerle gunluk hayatta karsilasmalar pek olmuyor ama iki tip kertenkele var ki, heryerde var. Biri buyukce, cok korkak oldugu icin karsilasmasi cok zor ve gekko diye bir ses cikariyor. Ben bayiliyorum bu hayvanin sesini duymaya, hic karsilasmadik. Digeri ise minicik, kucukleri var seffaf gibi, bazilari pembemsi, cok sevimli. Bunlardan bizim Guney sahillerimizde de cok gordum ben. Sivrisinekleri yedikleri ve zararsiz olduklari icin yerli halkin ic mekanlarda bulunmasini dogal karsiladigi bir yaratik. Ancak bizim gibi steril ortamlardan gelenler icin dehset verici olabiliyor. Ha, bir de sivrinekler var. Tasidiklari hastaliklar yuzunden de en buyuk kabusumuz, ama cok sukur ki caresi var. Ne yapiyoruz? Oncelikle havalimaninda cimrilik etmeyip 20-30 dolar para bozdurup, cebinizde bir miktar yerel parayla cikiyoruz. Otel transferini yapan arkadasa yolda bir markette durmasini, bocek ilaci almak istedigimizi soyluyoruz. Otele varmadan yanimiza bir kutu bocek ve sinek oldurucu sprey, sivrisinek kovucu elektrik prizine takilan matlardan iki tane ve vucuda surulen sivrisinek kovucu losyonlardan aliyoruz. Otele gittigimiz gibi hemen matlari fislere takiyoruz ve guzelce ilaclayip cikiyoruz. Ozellikle perde arkalarini, yatak ve masa altlarini, banyoyu ilaclamayi unutmuyoruz. Bir saat kadar oteli geziyoruz, kendimize birer kokteyl soyluyoruz, bu arada odadaki sineklerden, kertenkelerden ve her turlu mahlukattan kurtuluyoruz. Oteller duzenli ilaclama yapiyorlar aslinda ama bu proseduru ben standard heryerde uyguluyorum ve kafam rahat bir sekilde uyuyorum. Sonra gelip odayi havalandirin, camlarda tel yoksa acmayin, klimayi calistirin ve yine 1-2 saat havalandirin. Guzel bir aksam yemegi yiyin mesela bu arada. Hem de hemen uyumayip jet lag’den daha cabuk kurtulmus olursunuz. Bu islemi yaptiktan sonra camlari kapilari fazla acik birakmayin. Sabahlari odadan cikmadan sivrisinek kovucu losyonunuzu surmeyi ihmal etmeyin. Sivrisineklerin en yogun faaliyette oldugu saatlere, gun dogumu ve gun batimina ozellikle dikkat edin.

Bunlarin disinda sizin icin onemli olan esyalari, kozmetikleri yaniniza mutlaka alin. Acil durumlar icin bir kutu genis spekturmlu antibiyotik, ishal ilaci, dekonjestan, agri kesici, vitamin, mide icin antiasit, antihistaminik ve doktorunuzun tavsiye ettigi yada duzenli kullandiginiz ilaclari mutlaka yaniniza alin. Gunes kremi ve sapka olmazsa olmaz da, eger guneslenmeyi seviyorsaniz bir gunes sonrasi kremi de alin yaniniza. Unutmayin ekvatora cok yakin olacaksiniz ve bu gunes bir anda insanin cildini kavurabiliyor.Unutursaniz, otel personeline rica edin size bir aloe vera yapragi getirsin, yapraktan cikan jeli cildinize surun, yogurttan daha etkili oldugunu goreceksiniz. Denizler hep mercan denizleri oldugu icin bir deniz ayakkabisi yada dalis patigi edinip gelmekte fayda var. Bembeyaz kumsal da olsa denizin ortasinda mercan yahut rahatsizlik verecek bir canliya yanlislikla basabilirsiniz. Dalis yapacaksaniz berenizi unutmayin, cunku dalislara genelde hizli teknelerle gidiliyor ve kulaklarla sinusleri etkiliyor malum. Bir de benim tatil demirbasim buralarda sarong, bazi yerlerde pareo denilen buyukce, kare, pamuklu incecik bir kumas parcasi. Asil amaci bikinin ustune beline dolayip sahile gitmek, yada elbise gibi boynuna dolamak. Ancak benim kullanim alanlarim daha genis, cocuklara sahilde carsaf veya ortu yapmak, sapka yada bere gereken durumlarda kafama sarmak, klimali soguk ortamlarda omuzlarima ortmek, piknik ortusu olarak kullanmak, cocuklar dustugunde bardan alinan buzlari ona sararak kompres yapmak, islak mayosunu cikardiginiz ancak kuru kiyafet almayi unuttugunuz cocugu sarmalayip odaya goturmek gibi bilimum annesel islere de yariyor. Hatta cok zorda kaldigimda Lara’nin burnunu sildigim bile oldu. Igrenc migrenc, anne olunca isler boyle degisiyor, n’apalim. O yuzden iki tane aliyorum yanima hep.

Benim aklima gelen konular bunlar, atladiklarim varsa yapici elestrici seklinde, cozumleriyle ekleyin lutfen. Amac uc senedir cok mutlu bir sekilde yasadigim bu guzel ulkeyi karalamak degil, sadece buraya seyahat edenlerin daha guzel ve rahat bir tatil gecirmesini saglamak. Seyahat planlariniza yardimci olmasi umidiyle…

>2010 kutlama raporu

>Yoğunluktan biraz gecikmeli oldu ama kutlamalara bu kadar takıkken 2010’un raporunu vermemek olmaz. Kutlamaların yoğunlaşması Halloween’le başladı sanırım. Sokak sokak dolaşıp şeker topladıktan sonra Şükran Günü telaşı başladı. Okuldaki şükran ağacına hepsi şükran duydukları şeyleri astı. Arda’nın kartı aşağıda, fazla söze gerek yok. Bu kartı ergenliği atlatana kadar saklamakta fayda olabilir.


Sonra zencefilli kurabiye evi yaptık, Noel şarkıları söyledik.


Noel’de Tunç’la ben Malezya’daydık. Otel personeli bizi Noel gecesi yapılacak güzellik yarışmasına juri yapmasa, Noel’den falan haberimiz olmazdı ama eğlenceye katıldık her zaman olduğu gibi.



Çocuklar ise evde Ken Dede’yle ağaçlı, hediyeli, bol kırmızı ve yeşilli bir Noel kutladılar. Kırmızı ve yeşilleri Noel’de tüketince, yılbaşı istediğimiz gibi doldurmak üzere bize kaldı. Dekorasyonlar şuradan indirdiğim tasarımları kullanılarak annem ve çocuklar tarafından yapıldı. Bu yılbaşının renkleri mavi, siyah ve beyazdı bizim evde. Bol mumlu, çok ama çok kalabalık, çok kahkahalı, şarkılı türkülü, havai fişekli harika bir geceydi.

Şimdi Çin yılbaşını bekliyoruz. Kırmızılar, kağıt fenerler çıkacak bu hafta sonu kutudan, yeni kırmızı donlar alınacak herkese.

Bu sene herşey çok net, çok yalın ve eğlenceli. Meğer işin sırrı, herşeyi olduğu gibi, sadece olduğu gibi kabul etmek ve kendini akışa bırakmakmış.

>Jakarta Trafiginin Super Kahramanlari Ozel Dosyasi – Bolum 1

>JOKI

Jakarta’nin dillere destan bir trafigi var. Istanbul trafigini oldugu gibi, icindeki butun arabalar, minibusler, taksiler ve otobuslerle birlikte alin. Metrobus, tramvay, vs gibi butun rayli tasit araclarini cikarip, bunlari sadece sehrin disindan, icine gelmek icin kullanin. Otobus, minibus duraklari icin yapilan butun cepleri iptal edin, herkes yolun ustunde hatta ortasinda dursun. Yollardaki butun alt ve ust gecitleri kaldirin, hersey yoldan direk sapmalar ve u donusleriyle olsun. Simdi bir de araba sayisindan biraz daha fazla motorsiklet ekleyin. Daha bitmedi, senenin 50-60 gunune siddetli yagmur ve arabanin yarisina kadar yukselen sular yuzunden kapanan yollar ekleyin denkleme. Bir de bizim okuzlerin “kadin sofor” diye nitelendirdigi, yavas, agir tepkili soforleri ekleyin, hani donerken iki seridi birden kaplayan, herhangi bir manevra yapmak icin 10 dakika dusunup, 15 dakika da arabayla ugrasan tipler var ya, hah iste suruculerin yuzde 90’inin onlarla degistirin. Iste size Jakarta trafigi. Abartiyorsam yada atladigim yerler varsa gelenler, burada yasayanlar duzeltsin lutfen.

Bu trafik sorununa cozum olarak is merkezi olan Kuningan bolgesinde “1’e 3” uygulamasi var, yani sabah 7-10 ve aksam ustu 4-7 arasi bir arabada sofor dahil en az 3 kisi bulunmasi sarti var. Olmuyorsa ya arka yollardan trafige girip gideceksin evine, yada uygulama saatinin bitmesini bekleyeceksin. Ama ben rahatimi bozamam, arkadan falan kirk saatte gidemem, isim gucum var, oyle saatlerce bekleyemem, ama keyfime de cok duskunum, arkadaslarimla falan sozlesip, ayarlayip car pool yapacak halim hic yok diyenlerin imdadina super kahraman yetisir: JOKI.

Joki’ler Kuningan bolgesine cikan butun yollarda, yolun kenarinda beklerler. Onunde duran aracin on koltuguna otururlar (burada arka koltuk makbul, onu da sonra anlatirim artik), mutlaka emniyet kemerlerini baglarlar. Gidecegi yere varan arabadan inerler ve 1 dolar alirlar. Boylece keyfine duskun arkadaslar, arka koltukta gazetesini okuyup, kahvesini icip isine gucune gider, hem de ekonomiye katkida bulunur, “1’e 3” uygulamasi bir anda “3’un 1’i” ne donusuverir. Arabadan inen Joki’ler, otobusle tekrar bekledikleri yere donerler ve uygulama suresince gidip gelip dururlar ve mumkun oldugunca cok para kazanmaya calisirlar. Bazilari bebekleri yada kucuk cocuklariyla beklerler, bunlar iki kisi sayildiklarindan tek basina arabasini kullananlara eslik eder ve 2 dolar alirlar. Jokilerin cogunun yeri bellidir. Soforler de bilmedikleri, tanimadiklari jokileri almak istemez, oyle kolay kolay joki begenmezler. Jokinin yaslisi, bayan olani, eli yuzu duzgun olani, az konusani makbuldur.

Joki uygulamasi yasal olmadigindan polise caktirmadan alip birakmak gerekir. Bazan polis jokilerin bekledigi yerlere baskin yapar, bir kismini toplar goturur, kalanlar da duvarlarin arkasina, sokak aralarina saklanir. Her yolun joki saklanma yeri de bellidir aslinda. Bazi sabahlar bakariz yolda hic joki yok, bir insaat kapisinin onunde yavaslariz, siradan bir jokiyi hop diye arabaya atar, yolumuza devam ederiz. Joki alirken yada birakirken yakalanan soforler ise ya efendi gibi cezasini oder, yahut polisle sigara parasi (uang rokok) pazarligina girer. Artik kim daha yuzsuzse, ona gore belirlenir ucret, belli bir tarifesi varsa da ben bilmiyorum.

Her yol kenarinda bekleyen joki mi peki? Tabii ki degil, otobus bekleyeni var, karsidan karsiya gecmeyi bekleyeni var, musteri bekleyeni var. Jokiler isaret parmaklarini kaldirarak beklerler, neden yol kenarinda beklediklerini acikca ifade ederler bu sekilde. Gunde iki kez, hic tanimadigi biriyle, kendi arabasinda yolculuk yapmak Jakarta sakininin gununde siradan bir durum haline gelmistir.

Iste boyle… Nerden esti bu yazi derseniz, bu sabah joki aldiktan 50 metre sonra polis durdurdu ve jokiyi arabadan indirdi. Bize bulasmadi, adama ne oldu bilmiyorum. Biz 50 metre sonra bir joki daha aldik ve ilerdeki polis tam arkasi donukken olay gerceklestigi icin ikinci kez yakalanmadik. Yarin sabah ne olur bilmem, jokilerin nesli tukenmeden yaziyi yazayim dedim ben de.

>Hikaye

>


@font-face { font-family: “Cambria”; }p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal { margin: 0cm 0cm 10pt; font-size: 12pt; font-family: “Times New Roman”; }div.Section1Genelde klavyenin başına oturup yazmaya başladığımda yazının başlığı kafamda şekillenmiştir çoktan. Ancak bu kez uygun başlığı bulamadım. Komik mi, hazin mi, karizmatik mi, esrarengiz mi yoksa ilginç mi bilemedim yazacağım hikaye. O yüzden sadece hikaye diyorum bu yazıya, yorumu size kalmış.

Bundan 2,5 sene önce Endonezya’ya taşınan bir Türk aile (biz, daha doğrusu Tunç ve ben), otobüslerin üstünde, otobüs duraklarında, sağda solda, heyerde gördükleri bir enerji içeceği reklamıyla çok eğlenirler. Bu aileyi ziyarete gelen Türk konuklarun da hemen dikkatini çekip, eğlencesi olur bu reklam. Bu kadar komik bulunmasının sebebi ise enerji içeceği mi, kocakarı ilacı mı olduğu anlaşılamayan ürünün adının Kuku Bima olmasıdır.

Mart 2010’da bir grup blogger kendi aralarında komik ilaç isimleriyle dalga geçerken Kuku Bima yine gündeme gelir. Nedense Kuku Bima hep gündemde, gözümün önündedir, hala da öyle. Otobüslerin bir tarafında yaşlı mı yaşlı bir adamın resmi, diğer tarafında ise vücut şampiyonu Ade Rai’nin fotoğrafı olan, bugüne dek pek anlam veremediğim bir reklamları var. İlacı içince seksenlik amca Ade Rai gibi aslan mı kesiliyor diye dalga geçilmişliği var.


Yaşlı amcanın hikayesini bugün öğrendim. Maridjan Gaul adındaki bu adam Merapi yanardağının bekçisiymiş. Görevi yanardağın ruhlarıyla iletişim kurup çevrede yaşayan halkın zarar görmesini engellemek, kızdıklarında ruhları sakinleştirmek, gerektiğinde onların mesajlarını insanlarla paylaşakmış.

Maridjan Gaul, 2006 yılında Merapi hareketlendiğinde ‘patlamayacak’ demiş ve gerçekten de Merapi tam olarak patlamamış, sadece kül ve gaz püskürtmüş. İşte bu olay ülke çapında bir anda ünlü olmasına sebep olmuş. 79 yaşında olmasına rağmen ceylan gibi sekerek hergün koca dağın tepesine çıkıp inen yaşlı adamın Kuku Bima reklamının yıldızı olması da bu olay üzerine olmuş.

2010 yılında Merapi hareketlendiğinde ‘patlayacak’ demiş. Patlayacağını bildiği halde görevinden ayrılmayı reddedip son ana kadar elinden geleni yapmak için yanardağın başında kalmış. Ekim 2010’da kızgın küllerin altında kalarak canını teslim etmiş. Cansız vücüdu dua eder pozisyonda bulunmuş.

Kuku Bima’ya gelince, kökleri İÖ 1280 yılı öncesine, Batı Java’da kurulmuş olan Pajajaran krallığının dövüş tekniklerine dayanıyormuş meğer. Bu Sunda krallaı çok güçlüymüş. Halk bir kral öldüğünde, ruhunun kaplana dönüşüp ormanlarda dolaştığına inanırmış. Sunda dilinde kaplana Pak Macan (büyük kaplan) yada pamacan deniyormuş. Kaplan pençesi de Kuku Macan imiş. Sunda halkı kendilerine has geleneksel kılıçlarına, işte bu kaplan efsanesi yüzünden Kuku Macan adını vermiş. Ancak Kuku Macan çok büyük ve ağır bir silahmış. Savaş alanlarında idaresi zor olduğundan boyutlarını küçültmüşler ve avuç içine saklanabilen, ölümcül, küçücük bir bıçak yapmışlar. Adına da Hint mitolojisinin cengaver kardeşlerinin sihirli pençesine ithafen Kuku Bima yada Kuku Hanuman yani Bima’nın yada Hanuman’ın pençesi demişler. Bir diğer adı da karambit.

Şimdi biraz da Bhima ve Hanuman’ı okumak gerek. Hanuman, Kecak Dansında anlatılan hikayedeki beyaz maymun çünkü. Bu kadar çok karşıma çıktığına göre Bhima ve Hanuman kardeşlerin anlatacağı birşey olmalı, dinlemek lazım.