Yogurtcu Selen Ana*

Bugun Facebook’u actigimda bir arkadasimin  “Dishekimi Abdurrahman Bilmemne” ile arkadas olmasini okudum ve bu beni cok guldurdu. Bu davranis sekliyle normal hayatta karsilasmisligim cok ancak yazili ve umuma acik alanda uygulamasi ilk kez dikkatimi cekti. Ozellikle doktorlarda, avukatlarda ve dishekimlerinde yaygin olarak gorulmekle birlikte, muhendislerde ve akademik basamaklarda ilerledigi halde hayatin diger alanlarinda kendini ilerletememis butun sahsiyetlerde gozlemlenebilir. Yuksek Muhendis Cart, Doktor Curt, Muhendis (yuksegini yapamamis bu ama gene de muhendisligi kimliginden one cikmis) Zirt, Doc.Dr.Zort seklinde ornekler hepimizin hayatinda fazlasiyla vardir eminim.

Yeni tanistigi birine adini soylerken meslek sifatini kullanmak , soyadinin olmadigi zamanlardan kalma antik bir aliskanlik midir diye dusunmedim degil. Nalbant Huseyin Efendi, Hattat Mustafa falan gibi birsey olabilir diyerek anlamaya calistim bu insanlari. Ama yok be kardesim, artik bu devirde kendini lakabiyla, meslegiyle, babasinin adiyla falan, “”Haddehaneli Kel Esref” deyip, elini gogsune vurup, hafifce kafayi one egerek kendini tanitan var mi yahu? Sanmam, baska birsey olmali… Yoksa bunlar acik acik kendi islerini mi pazarliyor? Hadi doktorda, avukatta bu davranis seklini anladik. Bu is kollari icin  “word of mouth” en etkili pazarlama yontemi belki de ki, mantikli bulurum. Ama makine yuksek muhendisinin olayi ne? Ya universitede doktora yapip da kendine doktor diyen cevre muhendisine ne demeli? Doktor dedin mi zaten komsu teyze heyecanlanir, tansiyonu cikti mi kapini calar. Dertsiz basina dert acarsin ama gorulen itibar herseyin ustunde demek. 

Bir de kafami karistirirlar hep, yok yuksek makine muhendisi denmezmis, ayipmis da, makine yuksek muhendisi denirmis. Yoksa tam tersi miydi? Ayip olmasinin sebebi, muhendisin yuksegi alcagi olmaz mantigiymis. Sen yukseksen, ben alcak miyim hesabi. Sanki cumle icinde yerini degistirince anlami degisiyor, bak dogru yerini hatirlamiyorum bile.  Ego oyle buyuk ki baskasinin yukseginden kil kapabiliyor. Mevki yada titr nasil onemli bazi insanlar icin, oysa oylesine kof.

Hep kendime ait oldugunu dusundugum, dogdugumdan beri ismimin, benim bir parcam oldugunu sandigim soyadimdan vazgectigimde kendi icimde olanlara cok sasirmistim. Evlendikten sonra hicbir belgeyi degistirmemistim, benim soyadim degildi ya yeni gelen, kabul edilmemisti icimde. Hatta birseylerin degismesi gerektigine cok bozulmustu o koskoca egom.

Lara dogdugunda ise, ilk is nufus cuzdanindan is e-mailine kadar herseyi degistirmistim. Oyle kolay, cabucak vazgecmistim ki, beni buna iten sebebi anlamam, soyadimi hayatimdan silivermemden cok daha yavas oldu. Beni ben yapan ne ismim, ne de soyadimdi. Oyle cabuk kabuk degistirmistim ki, sasirmistim olanlara. Kendimi bazi seylerin ustunde hissetmistim, icimde koskocaman bir guc vardi, onu gormustum. Anne olabilmistim ya, demek ki her turlu mucizeyi gerceklestirebilirdi o guc. Oyle bir seydi ki, isim, sifat, meslek gibi kavramlar sadece insanlarin onun dis kabugunu algilayabilmesi icin konmus tanimlardan ibaretti. Annelik de o sifatlardan biriydi aslina bakilirsa da benim gozumu acan o mertebeye yukselmek olmustu. Herkes kendisinin ve etrafindaki herkesin icindeki pirlantayi gorebildigi, ucundan kenarindan, bir saniyeligine bile olsa parlakliginin farkina varabildigi gun dunya cok daha guzel bir yer olacak.

*Kendime isim yada lakap secsem ne derdim diye dusundum de, Yogurtcu’yu uygun buldum. Cok guzel yogurt mayaliyorum ben yahu. Yogurdu tutturmanin cok zor, mayalarin bes para etmez oldugu bu iklim ve cografyada, benim yogurtlarim harika oluyor. Muhendis diplomamla, boyle bir basari elde etmedim ben. Herkes evinde kedi kopek besler ben probiyotik ve prebiyotik bakteri besliyorum. O yuzden, bundan boyle biline, Selen’e yogurtcu denile.

Luis Alberto Salvatierra

Senelerdir beraber dalışa gittiğimiz bir Yunanlı arkadaşımız var. Türkiye’ye her gelişinde eli kolu çikolatalarla, domuz pastırmalarıyla ve salamlarıyla dolu olur neşeli, canayakın, dünya tatlısı bir insandır. İpsala’ya yakın bir kasabada annesiyle birlikte oturur ve bir kafe işletir.

Endonezya’ya taşındığımızdan beri görüşememiştik. Şimdi bizde, gene bavulunu hediyelerle ve dalış malzemeleriyle doldurmuş gelmiş. Sohbet ederken Yunanistan’da bizim Türk dizilerinin çok meşhur olduğundan bahsetmeye başladı. Binbir Gece, Ezel ve bir tane daha ama hatırlamıyorum şimdi. Meğer bunlar bizim çocukluğumuzun Brezilya dizileri gibi olmuş. Heryeri kasıp kavuruyormuş da haberimiz yokmuş. Arabeskleşme ekonominin gidişatıyla mı ilgili acaba? 20 sene sonra Yunanistan’da yaşayan bir grup insan bir anda durup dururken, benim şu anda Luis Alberto Salvatierra ismini hatırladığım gibi, Kenan İmirzalıogğlu adını anımsayıp gülümseyecekler.

Neyse, arkadaşa Türk televizyonlarını seyredemediğimizi söyledik, ‘e internetten de mi izlemiyorsunuz?’ diyerek sitem etti. Derken Ezel’in DVD’lerini yanında getirdiğini, akşam beraber seyredebileceğimizi söyledi. Akşam yemekten sonra baktım, çıkarmış DVD’yi getirmiş. Gözlerini koca koca açıp bak Kenan falan diye oyuncuların adlarını sayıyor. Tunç ‘gel dışarı çıkalım, birşeyler içeriz’ dedi, ama o evde oturup dizi seyretmeyi tercih etti.

Şimdi Yunanca alt yazılı olarak Ezel dizisi seyrediyoruz hep beraber. Bakti ki bizim hiçbirşeyden haberimiz yok, fazla ilgi de yok, diziyi övmeye başladı. Hiç sigara içme sahnesi yokmuş, mafya hikayesi olmasına rağmen arabaya bindiklerinde hep emniyet kemerlerini bağlıyorlarmış, senaryo çok iyiymiş, müzikleri de çok güzelmiş. Ben tam bu arada ‘Ezel kız mı erkek mi’ diye sorarak bütün büyüyü bozdum ama sonra seyredermiş gibi yaparak durumu kurtardığımı ümid ediyorum. Fazla dayanamadım gerçi, bilgisayarımı alıp bu hikayeyi yazmaya başladım.

Kopya DVD cenneti Ratu Plaza’da Mahzun Kırmızıgül’ün suratını görünce yaşadığım şaşkınlıktan sonra, Avrupa’yı kasıp kavuran Türk dizisi furyası haberi beni bir daha benden aldı. Yürü be Yeşilçam, kim tutar seni.

Kagit helva arasi pismaniye

Degisik kulturleri tanima seruvenine ilk basladigimda farkliliklar dikkatimi cekerdi hep. Herseyin, herkesin, her sehrin aslinda nasil da birbirinden farkli olduguna sasirir dururdum. Yeni gittigim bir yerin bambaska olacagina oyle hazir olurdum ki, belirsizligin korkuyla tatlandirilmis heyecaninin icimi doldurmasi hosuma giderdi. Neyin nerede nasil olacagini hayal edip, kendimi olasi durumlara karsi hazirlamaya calisirdim ama mutlaka planin disinda birseyler olurdu. Basima beklenmedik seyler gelmesinden icten ice bir haz duyar, sakin bir sekilde icinde bulundugum durumun tadini cikarirdim. Bu anlar, daha sonra ballandira ballandira anlatilacak anilara donusurdu ne de olsa. O zamanlar sinirlar cok kesindi benim icin. Temiz, pis, iyi, kotu tanimlari cok netti. Benim kulturume, bana ait olani gururla tasiyor, agresif bir milliyetcilikle sahip cikiyordum. Benzerlikleri ise reddediyordum, olsa olsa Turk kulturunun etkisiyle dunyaya yayilmis olabilirdi, yoksa unu suyla karistirip hamur yapmayi tahil yetistiren herkesin akil edecegini nedense goremiyordum.

Oysa simdi, benzerlikler daha cok dikkatimi cekiyor. O, gururla bavulumda tasidigim kulturun parcalarini dunyanin farkli koselerinde bulup birlestirdikce, aslinda butun kulturlerin koskocaman birseyin birbirine bagli parcalari oldugunu dusunuyorum. Gittigim hicbir yerde kendimi yabanci hissetmiyorum, bir sekilde herseyin yolunda gidecegini, karnimi guzel yemeklerle doyuracagimi, guzel insanlarla karsilacagimi biliyorum. Her sehir, her mutfak, her insanin ortak noktalari gormeye alistigimiz farkiliklardan daha cok ne de olsa. Yeme icme merakim malum, en cok dikkatimi ceken seyler yemekler.

Bizim ofisten cikip HSBC’ye dogru yurudugumde, ojeklerin bekledigi sokagin basinda resimdeki seyi satan bir adam goruyordum hep. Pembe pecete parcalarina sarip torbaya dizdigi seyleri kacamak bakislarla inceleyip ne oldugunu cikarmaya calisiyordum. Kagit helvasi ve pismaniye gibi gorunuyordu ama hijyen acisindan sokaktan birsey alip yemeye de cesaret edemiyordum. Gecenlerde kucuk bir alisveris merkezinin icinde yerel yemek standlari gordum. Standlardan birinde hep gozumu dikmis oldugum bu sey satiliyordu. Hemen aldim, eve gitmeyi beklemeden arabada yedik. Kagit helvasinin arasina konmus bildigimiz pismaniyeydi! Adi „arum manis” imis yani tatli kokulu. Rambut Nenek, yani nenemin saci da deniliyormus. Bu arada „nenek“ ve „nene“ kelimeleri arasindaki benzerlik de gozden kacacak gibi degil. Tadi, goruntusu, yapilisi ayni bizim pismaniye gibi, hatta „gibi“ demek yanlis olur, herseyiyle pismaniye. Tek farki yenme sekli, bizim gibi tek basina degil de, kagit helvasinin kagit kismi gibi bir wafer arasinda yiyorlar. Cok da guzel oluyor dogrusu, tavsiye ederim. Ne de olsa kagit helva da var, pismaniye de, koyun arasina tel tel pismaniyeleri, yanaklariniz sekere bulanacak kadar kocaman bir isirik alin ve tadini cikarin.

İstanbul

Araya HongKong ve Shanghai anıları girdi, İstanbul anıları geçmişte kalıverdi bile. Sanki gitmek için gün sayan ben değildim, hayat öylesine tamgaz bıraktığım yerden devam ediyor ki hiç gitmemişim gibi. Öte taraftan sevdiklerin kalbimi sıcacık ısıtan yüzleri, sımsıkı sarılışları öyle canlı ki gözlerimi kapattığımda, sanki hiç gelmemişim gibi.  Öyle işte, ne oradayım ne burada, hem oradayım hem burada.

İstanbul’daki ilk saatlerimde Anadolu yakasına geçmek için arabalı vapura binince, şehrin güzelliği beni adamakıllı çarptı. Neyse ki Boğaz’ın azalan yeşil/beton oranı kısa sürede kendime gelmemi sağladı. İki senede bu kadar değişmiş olabilir mi, yoksa ben özlemden kafamda fanteziler mi yaratmıştım bilmiyorum ama benim aklımdaki Boğaz görüntüsünden oldukça farklı buldum.

İstanbul çok güzel, yapacak çok şey var ancak şehir insanın enerjisini ve vaktini öyle arsızca yutuyor ki, istediklerini yapacak ne zaman, ne hal kalıyor. Trafik iki haftada bizi öyle bezdirdi ki, Jakarta’nın trafiğinden bir daha hiç şikayet etmemeye karar verdik. Toplu taşıma araçları bazı yerlere gitmek için çok kullanışlı ancak taksilere iş düştü mü, gereken nefes egzersizlerini yapıp desturla  kapıyı açmak gerektiğini kısa sürede anımsadım.

Tahmin edeceğiniz üzere vaktimin çoğunu yeme içme peşinde koşarak ve fiilen yiyip içerek geçirdim. Artan hamurişi ve simit çeşitleri dikkatimden ve midemden kaçmadı. Pastanelerin, fırınların yaratıcıklarına şapka çıkarıyorum. Bazı yiyecekler damağımı mutlu edip, karnımda yağ olarak birikirken, bazıları ruhumu usul okşayıp, midemi pamuklar üstünde ağırladı. Çiya’nın otlu çorbaları, yerel yemekleri, ev ekmekleri, annelerin usta ellerinden çıkan pilavlar, sarmalar, zeytinyağlılar ruha iyi gelen yemeklerin başındaydı. Beyazfırın’ın yaratıcı kahvaltılıkları, tezgahın ardından muzip muzip göz kırpıp insanı baştan çıkaran tatlıları Jakarta’ya benimle artı üç kilo olarak geldi. Hala bir kısmıyla beraberiz. Ancak beni en çok benden alan annemin kendi elleriyle yaptığı siyah zeytinler ve o zeytinin yağına daldırıverdiğim tazecik ekmeklerdi.

Karşıma çıkan her semt pazarını gezdim. Domateslerin mis kokusunu taa içime çektim, belki benimle gelir de buranın tatsız domateslerini yerken kendimi kandırırım diye. Kollarımız kopana dek erik ve kiraz taşıdık eve, ve karınlarımız ağrıyana dek meyve yedik. Herşeyin bu kadar lezzetli olması her lokmada beni şaşırtıp mutlu etti.

Bağdat Caddesini adımlarken  lüks tüketim maddelerine olan ilgi sanki daha da artmış gibi geldi. Sokak çiçekçilerinden aldıkları papatyadan taçları saçlarına takıp, tepeden tırnağa marka kıyafetleriyle çiçek kızlığa özenen genç kızlara, sabah akşam Papua’lı çocuklarla birer saatlik oyun terapisi ve yemeklerden sonra yağmur ormanında yürüyüş  yazdım. Altındaki pahalı arabasını bağırta bağırta kullanıp etrafa tehlike saçan salaklarla ilgili ise daha hain planlar geldi aklıma.

Dondum!

Merhaba! Hala buraya ugrayan varsa, dondum. Iki hafta Turkiye, ardindan Hong Kong seyahatlerinden sonra, onumuzdeki hafta Shanghai’ya gitmeden once bir sureligine evimdeyim.

Turkiye seyahati harika gecti, cok ozlemisim, yedigim ictigim hersey cok guzel geldi. Aile ve dostlarla birlikte olmak harikaydi. Sanirim hayatimda ilk defa plansiz bir zaman dilimi gecirdim. Gunlerimi saati saatine planmadan gittim ve istedigim seylerin cogunu yaptim. Cocuklar icin ise unutulmaz bir tatil oldu. Pek cok guzel sey yasadik bu tatilde ama sanirim en carpici olani Lara’nin halasindan 4 haftada piyano calmayi ogrenip, konsere cikmasi oldu. Onun ve bizim hayatimizda pek cok kapilar acan bir ilk oldu bu. Sevgiyle, sabirla ona piyanoyu ogreten Sezi halamiza, piyanoyu oyun haline getirip Lara’yi calistiran Beste halamiza ne kadar tesekkur etsek azdir.

Bir diger tarihi olay da Arda ve Lara’nin Metin Dede’lerini CRR acikhava sahnesinde canli olarak izleme sansini yakalamasiydi. Ada Muzigin 20. Yili kutlamalari dahilinda verilen konserde Mavi Isiklar da, pek cok degerli sanatciyla birlikte sahne aldi. Tarafsiz olmam mumkun degil ama basinda cikan haber ve yorumlara gore de, seyirciyi en cok costuran grup onlardi. Lara ve Arda’nin dedelerini sahnede izlerken yuzlerinin aldigi ifadelerini gozlemlemek ise benim icin paha bicilmezdi. Saskinlik, mutluluk, gurur ve heyecan dolu gozlerle sarkilara eslik ettiler. Hepimiz icin unutulmaz bir ani oldu bu. Mavi Isiklarin adini daha cok duyacagiz, Metin Dede’mizle daha cok gururlanacagiz, biliyoruz. Ama onlari boyle buyuk bir sahnede, bu kadar kalabalik bir seyirci karsisinda izlemek tatilin en unutulmaz anlarindan biri oldu.
Mavi Isiklari kim animsayamadiniz mi? Yardimci olayim, buyrun.

Arda kucuk bir erkek cocuk olarak futbol takimi tutma muhabbetine dayi ve amca tarafindan maruz birakildi. Diyalog aynen su sekildeydi:

– Hangi takimi tutuyorsun sen?
– Hi ?
– Fenerbahce, Galatasaray, Besiktas ?
– O ne?
– Mmm.. peki hangi renkleri seviyorsun? Sari/kirmizi , siyah/beyaz, sari/lacivert?
– I like blue

Neyse ki mac, futbol kulturunde fazla marine olmadan donduk. Cocuklarla Istanbul’u cok guzel yasadik, Kiz Kulesine gittik, Mehter Takimini izledik, Ortakoy’de gumusculere baktik, Bogaz’a karsi bol bol balik yedik. Bol park bahce gezdik, cok yedik, cok dolastik, cok trafikte kaldik, cok gulduk, cok konustuk. Istanbul’la bol bol hasret giderdim, onunla ilgili izlenimlerini ayrica yazacagim. Cok ozlemisim, hasret gidermek hostu ama evimize, kendi duzenimize donmek harika.

İskeçe yolları taştan

Yeni mezundum, arabayla Yunanistan sınırına yakın, İskeçe’de bir fabrikaya gitmem gerekiyordu sık sık. Bir de Yılmaz Abi vardı şirkette, dünya tatlısı, düşünceli, insancıl, çalışkan, dürüst.

Ne keyifliydi o yolculuklar. Yılmaz Abi sabahın köründe, daha güneş bile doğmadan alırdı beni evden. Annem beni geçirirken Yılmaz Abi’ye emanet ederdi. Ataköy’deki evin bahçesinde kirpiler yollara dökülmüş olurdu sabahın o kör karanlığında. Tekirdağ’a kadar durmadan giderdik. Tekirdağ’da kahvaltı molası verirdik. Bazan Malkara’dan peynir alırdık. Eğer daha geç çıkmışsak illa ki köfte yerdik.

İpsala’ya geldiğimizde içim daha bir hafiflerdi. İpsala sınır kapısında beni Yorgo Amca karşılardı. Gittiğim fabrikada çalışan Maria’nın amcasıydı Yorgo. Beni almak için bizim tarafa geçmiş, Türk gümrük memurlarıyla tavla oynarken bulurdum onu. O zamanlar sorun olmazdı, rahat rahat gelir alırdı beni. Yorgo Amca mutlaka Aleksandropolis’te durur bana frappe ısmarlardı. Frappeyi ne çok severdim. Fabrikadakiler de bilirdi sevdiğimi, gelir gelmez az şekerli frappemi önüme koyarlardı.

Bir seferinde yine Yılmaz Abi beni evden aldı ve her zamanki gibi İpsala’ya gittik. Ancak bu sefer Yorgo amca yoktu, karşıdan da bizim taraftan da gelip almasına izin vermemişlerdi. Bizimkiler Yılmaz Abi’yi de içeri sokmak istemiyorlardı. Yılmaz Abi beni yanlız bırakmamaya kararlıydı, annem ona emanet etmişti ya. Bizim sınır polisleri hemen çözüm ürettiler, sınırı geçmekte olan kamyonlardan birine bindireceklerdi. Yılmaz Abi hemen duruma müdahele etti. Neyse ki hemen bir tur otobüsü geldi de beni Yunanistan tarafına geçirdi. Aynı gidişin dönüşünde arabalarıyla sınırı geçmek için bekleyen bir aileden rica etmek zorunda kalmıştım.

Öyle işte… Nerden aklıma geldi bilmem. Unutulmaz ya, yine de yazayım dedim.

Medeniyetle ilk temas

Bu hafta ilginc bir aileyi misafir ediyorum. Alman bir baba, Avusturalya’li bir anne ve dogduklarindan beri hayatlari Papua’da minik bir adada gecmis 3 ve 1 yaslarinda iki cocuk. Anne ve baba icin medeniyet yeni degil, zaten o tek disi kalmis canavardan kacip siginmislar yagmur ormanlariyla denizin bulustugu o cennet yere. Ancak cocuklar hayatlarini hep kum, deniz ve ormanla cevrili bir ortamda gecirmisler. Oyuncaklari cicekler, bocekler, yengecler, deniz kabuklari olmus. Arkadaslik kurabilecekleri cocuklar olmamis etraflarinda, iletisim kurduklari tek cocuk arada bir gittikleri koydeki Papua’li cocuklar olmus. Hic okula gitmemisler, hic oyun parki gormemisler, tahta bloklarla dahi oynanamislar. Duse kalka buyumusler, ellememeleri gereken hicbirsey olmamis etraflarinda, bocekleri ve isiran hayvanlari da ellememeyi ogrenmisler kendi kendilerine. Ayakkabi giymemisler, denize duse duse yuzmeyi, dusunce aglamamayi ogrenmisler. Sozlu iletisimden cok bagirarak ve jestlerle iletisim kurmayi ogrenmisler. Diger cocugun yuzune yuzunu dayayip, avazi ciktigi kadar bagirarak sinirlarini belirlemisler hep.
Iste bu iki cocuk o ormandan cikip bizim eve geldiler. Sinir konmadan yasadiklari o ozgur ortamdan kopup, dort duvar arasina girdiler, dokunulmayacak, kirilip bozulabilecek pek cok sey kesfettiler. Ne yapilacagini bilmedikleri, oyuncak denen bir suru renkli seyle karsilastilar. Jakarta’nin yogun trafiginde onlari arabada yarim saatten fazla tutmak cok zordu. Anne ve baba da adaptasyon devresinden geciyordu. Babanin cocuklar gibi hissettigi ortadaydi, evden disari cikmak istemiyor, trafikte bunaliyor, cocuklarla disarida olmaktan rahatsizlik duyuyordu. Cocuklari zaptetmek, rahatlatmak zor geliyordu, kendisi de rahat degildi cunku. Annenin ilk yemege oturdugumuzda verdigi tepki, “gercek tabaklardan yemek yemek ne guzel” oldu. Anne mutfagi ve porselen tabaklari olan bir yerde olmaktan cok keyif aldi, mutfaga girip yemek yapmak, bulasik yikamak bile onu mutlu etti. Disari da cikmak istedi, alisveris yapmak, medeniyeti hissetmek, belki bir yerde kahve icmek. Ama esi ve cocuklari el vermeyince kaderine razi oldu.

Bize geldiklerinde kucuk kizin ayakkabisi yoktu. Bizim cocuklarin verilmek uzere ayirdigim kuculen ayakkabilarini getirdim, uygun bulduklari ve begendikleri birsey olursa alabileceklerini soyledim. Bir iki sandalet vardi giyebilecegi, ancak ayakkabisiz yurumeye alismis minik ayaklar, ayakkabiya girince dengelerini saglayamadilar. Yuruyemedi bir turlu ayakkabiyla, dusup durdu. Disarida ayakkabisiz geziyor, sokaklarda, cimende, heryerde. Minicik ayaklari bazan aciyor, ciziliyor, aglamadan gelip gosteriyor aciyan yerini, sonra yine sari lulelerini dalgalandira dalgalandira kosturmaya devam ediyor.

Arda’ya cok fazla ilgi gosterdi ikisi de. Surekli onunla oynamak, bogusmak, bagirip cagirmak isteyen iki minikle karsilasinca Arda bir sure sonra bunaldi. O kadar hareket ve gurultu ona cok gelmisti. Biraz sakinlessinler diye kagit ve boya kalemleri getirdi, ilgilerini 5 dakikadan sonra cekmedi. Oyuncaklarini getirdi, kirilmaya baslayinca toplayip geri goturdu. Oyuncaklar ilgisini cekmiyordu cocuklarin zaten. Sonra tahta bloklari getirdi ama ancak 10 dakika oyalanabildiler. Bir ara ben mutfaktayken 3 yasindaki oglan “Arda benimle oynamak istemiyor” diye soylendi gelip bana. Gittigimde Arda’nin odasinin kapisini kapattigini gordum “biraz tek basima oynamak istiyorum” dedi, saygi gosterdik, yanliz biraktik onu. Ama minik ellerin Arda’yi tutup iceri getirmesi uzun suremedi.

Yarin Almanya’ya gidecekler. Emimim alisacaklar, sakinlesecekler ama o cennet adayi hep cok ozleyecekler. Onlari gozlemlemek benim icin de cok ilginc bir deneyim oldu. Oyle ozgur yetisen cocuklarin her ortama uyumlu olacagini dusunurdum, oysa kafese tikilmis aslan gibi huzursuzlar aliskin olduklari ortamin disinda. Demek ki ister evinin duvarlari arasi, ister ormanin kiyisi olsun, kucuk bir cocuk icin ev diye benimsedigi guvenli yer neresi ise, onun disina cikmak huzursuzluk veren bir deneyim olabiliyor. Oyuncaksiz buyuyen cocuklarin konsantrasyon zamanlarinin daha uzun, cocuklarin da daha yaratici olacagini dusunurdum, ama pek ilgisi yok gibi gorunuyor. Cocugun ilgi duydugu alanlar yetistigi ortamdan bagimsiz sanirim, karakterleriyle, sevdikleri ve sevmedikleri seyleri cok net bilerek dunyaya geliyorlar. Biz anne babalarin en onemli gorevi onlari degistirip kaliplara sokmadan buyutmek icin elimizden geleni yapmak sanirim.

Tek cocuk ne zormus

Lara babasiyla Turkiye’ye gitti, biz Arda’yla burada kaldik. 3.Haziran’da Arda’nin okulu bittiginde birlikte gidecegiz. Lara Pazartesi gittiginden beri Arda’yla ilk defa basbasa kaldik, iki kardes ilk defa ayrildilar birbirlerinden. Gitmeden once Lara “ben Arda’yi cok ozleyecegim” demisti, ben de “ozlemek bazan iyidir, ozledigin kisinin kiymetini anlarsin” diye cevap vermistim.

Ayrilik sahnelerini goremedim ama cok duygulu olmus, dakikalarca birbirlerine sarilip durmuslar. Aksam eve geldigimde Arda’nin ilk soyledigi sey “Lara’yi cok seviyorum, ozledim” oldu. Ilk iki gun cantasini toplayip gitmek saplantisiyla gecti. Kucuk sirt cantasina minik adamlarini, en sevdigi kitabini koydu. Bu kadardi iste yanina almak istedikleri. Hicbirsey istemiyordu aslinda, sadece kardesini istiyordu. Takvimde kac gun sonra gidecegimizi defalarca gosterdim, defalarca saydik gunleri. Gunlerim okul sonrasi yanlizligini hissetmesin diye onu mesgul edecek seyler bulmakla, playdate ayarlamakla geciyor simdi. Simdi anliyorum cocuklarina haftanin her gunu program ayarlayan anneleri. Tek cocuk annesi olmak ne zormus meger.

Ben de sudan cikmis baliga dondum. Kendime ayiracak ne cok zaman ortaya cikti birden. Ama o zamanla ne yapacagimi bilemez oldum, rahatsiz etti beni o kadar cok zaman. Oysa ne hayaller kurmustum, bol bol yazacaktim, evi elden gecirecektim, ciceklerimle ilgilenecektim, listeye aldigim tarifleri deneyecektim. Duzenli yaptigim seyleri bile yapmaz oldum. Arda durumu kabullenmeye basladi, ben de yakinda alisirim…

Ross-Kubler Egrisinde Mantinin Yeri

Manti ozlemini yurt disinda yasayanlardan iyi bilen yoktur sanirim. Insan her yemegi ozleyebilir, bundan dogal birsey olamaz ama bir saat icinde ve yemegi kendin yapmadan ozlemi giderebilme kismidir zor olan. Bu zorluk baslarda katlanilmaz gelse de, kesfedilmemis yetenekleri su yuzune cikarmakta birebirdir. Mutfagin yanindan yamacindan gecmeyi tercih etmeyen pek cok kisinin, nasil da birer mutfak ustasina donustugunu pek cok kez gozlerimle gordum. Benim de mutfakta birseyler yaratmanin keyfini kesfetmem ancak yurtdisina ciktiktan sonra oldu.
 
Isvicreli psikiyatrist, Elisabeth Ross-Kubler, 1960’li yillarda insanlarin buyuk kayiplar uzerine yasadiklari ruh hallerini incelemis ve sirasiyla icinden gecilen durumlari Ross-Kubler egirisi denilen bir diyagramda ozetlemis. Calismanin cikis noktasi cok buyuk acilar yasayan insanlarin duygulari olsa da, herhangi bir degisiklik karsisinda da uc asagi bes yukari herkesin ayni yoldan gectigi gozlemlenmis ve zamanla daha da gelistirilmis. Bu egri gozumun onunden hic gitmez benim. Yasadigim yada sahit oldugum her olayda benim yada karsimdaki kisilerin bu egride yol aldigini bilirim. Bazi adimlari atlansa da, icinden gecilen durum kabaca her zaman budur. Hayat surekli degisimden ibaret oldugu icin bu semayi cok severim ben.

Manti yapmayi bir kez denemistim. Zor degil de yorucu gelmisti. Degisik araclar kullanmistim kapatmak icin, ravioli kalipi, manti kalibi gibi ama hic birini de cok kullanisli bulmamis, sonunda bilege kuvvet bitirmistim basladigim isi. Manti konusu da rafa kalkmisti. Sadece buradaki arkadaslarla bir araya geldigimizde dilimize duser olmustu son zamanlarda. Bir gun hep birlikte manti yapalim, sohbet edip cay icerken acar acar kapatiriz, bitiverir diye. Ara ara Lara manti diye tutturdugunda kalkip yapmak icin icim icimi yese de, tembellik galip gelmisti hep. Ta ki bir gun Tunc gun icinde elcilige ziyarete gittigini ve ogle yemeginde manti yedigini soyleyene kadar. “Ben de yapar cocuklarima yediririm” diye dellenmem o zaman oldu iste.

Yaklasik bir senedir kullanilmadan, hatta kutusundan cikmadan duran makarna makinasinda hamuru acip, cabucacik kesip, evdeki yardimci kadina kapattirma fikri uzun zamandir kafamdaydi. Derken yemek bloglarindan birinde makarna makinesinde acilmis manti tarifi gorunce iyice kafaya taktim. Plan kafamda butun detaylariyla tamamdi. Ben zihinsel olarak olaya hazirdim. Cumartesi gunu hicbir plan yoktu, bu is icin bicilmis kaftandi. Once hamuru yogurdum. Tarifte sert bir hamur olmasi gerektigi yaziyordu, yogurabildigim kadar sert yaptim. Bir sure sonra el, bilek, kol bolgesinde zorlanma yasamaya baslayinca, koylu teyzelerin tekniklerini dusunmeye basladim. Gozumun onune yere serili buyukce bir sofra bezi, bu bezin ustunde alcacik bir tabureye ilismis al yanakli bir teyze ve yere koydugu legeni cevire cevire, vucudunun butun agirligiyla hamur yogurmasi geldi. Hemen ayni duzenegi kurdum ve yogurmaya basladim. Hamur yogurmak ne guzeldi, arada aska gelip hamuru sertce legene atiyordum, gluten denen meretin aciga cikmasi gerekiyordu ya. Hamurdan yillarin bilgeligi akiyordu vucuduma, ellerim beynimden bagimsiz hareket ediyordu hamuru yogururken. Hersey kontrol altindaydi, hayat cok guzeldi.

Ben hamuru yogururken Narsih icini hazirlamisti bile. Makarna makinesini cikarip kurdum. Hersey hala ne guzeldi, hamuru bekletmeye ne gerek vardi canim. O kadar yogurmustum ya, gluten falan tamamdi, tamam olmaliydi. En acik ayardan baslayalim bakalim dedim, hamuru koydum. Ama hamur makineden dumduz bir sekilde cikmiyordu, yamuk yumuk birsey cikiyordu.

INKAR: Hmm, duzelirdi canim, makineyi biraz daha unlamaliydim.

OFKE: Unladim, hicbirsey degismedi, hamuru bekletmedigim icin bir turlu acilmiyordu, nasil boyle bir hata yapabilirdim? Ben kimdim ki makarna makinesinde manti yapacaktim? Demek ki ben makarna da yapamayacaktim bu makineyle, kim aldirmisti bakayim bunu bana?

PAZARLIK: Belki biraz daha un katip yogurursam hamur kendine gelirdi. Ama zaten oyle sert bir hamurdu ki, daha fazla un katamadim, yoguramadim bile.

DEPRESYON: Hersey berbat olmustu. Elimde kullanilmaz bir hamur, agriyan kollar ve aksama manti yemeyi bekleyen uc kisi vardi…

DENEME: Acaba oklavayla acabilir miydim? Oluyordu galiba, biraz bilek gucu gerektiriyordu ama oklavaya direnemiyordu su lanel hamur.
 
KABUL: Is basa dusmustu ne yapalim. Bilege kuvvet acacaktim artik.
 
Iki saat suren bir bogusmanin, iki gun agriyan avuc iclerinin ardindan iki tencere mantiyi iki gun icinde tukettik. Bundan boyle yemek bloglarina girip manti aciveren kisileri okumak, makarna makinesiyle manti yapiveren arkadaslarin gazina gelmek, benden manti talep etmek, elcilige gidip yediklerini evde ballandira ballandira anlatmak ikinci bir emre kadar yasaklanmistir. Ilgili mercilere onemle duyrulur.

Belgesel Iskencesi

Dijital teknolojinin ilerlemesi, ucuzlayip yayginlasmasi goruntuleme dunyasinda pek cok seyi degistirdi. Fotografcilik acisindan cok iyi oldu bence, cunku fotograf kitaplarindaki temel kurallara uyulup cekilen, birbirinin ayni ama cok guzel fotograflari herkes cekebilir oldu. Herkesin albumunde, facebook profilinde, blogunda son derece estetik, gozumuzu gonlumuzu acan fotograflara rastlar olduk. Altin noktalara objeyi yerlestirip cekilen fotograflar bu kadar hayatimizin icine girince, gorsel olarak one cikan fotograflar yaraticiligin ve farkli yaklasimlarin kullanildigi sanat eserleri olmaya basladi. Ornegin gun batimi fotograflarini fotograf yarismalari kabul etmemeye baslayinca, cok daha degisik seyler dusunup bulmaya basladi fotografcilar. Cok iyi oldu ozetle, bu isi ciddiye alan herkes kendini zorlayip gelistirmek zorunda kaldi. Benim gibi izleyiciler ise birbirinden harika fotograflari daha cok gorur oldu.
Ancak video acisindan ayni seyin gerceklestigini soyleyemeyecegim ne yazik ki. HD goruntuleme teknolojisi kuculup, heryere girdikce belgesellerin kalitesi dustu de dustu. Eline kamerayi alip tatile giden belgesel cekmeye basladi. Aslinda cok guzel bir gelisme, guzel olmayan tarafi HD teknolojisinde cekilmis yapim sikintisi yasayan kanallarin onlerine konulan herseyi, herhangi bir suzgecten gecirmeden yayimlamasi ve bunun sonucunda dogal hayata saygi gosterilmeden cekilmis belgesellerin dolayli yoldan desteklenmesi. Belgesel mafyasi BBC’nin ve Nat Geo’nun yuksek butceli yapimlari degil bahsettiklerim. Bu devler zaten sonsuz kaynaklari ile harika isler cikarmaya devam ediyorlar. Bilim adamlariyla ve isin uzmanlariyla calistiklari icin goruntulerde hayvanlara ve dogal hayata karsi falsolu birsey olmuyor genelde. Arka planda neler oldugu hep tartisilmistir, hatta hepimizin idolu Kaptan Cousteau’nun kopekbaliklarina yaptiklari hala zaman zaman gundeme gelir, ancak ben ekrana baktigimizda gorduklerimizden bahsediyorum.
Bir grup heyecanli genc belgesel cekmeye heveslenmis. Guney Afrika’ya gidip bir tekne kiralamislar. Buyuk beyaz kopekbaligini inceleyeceklermis.Suya olu balik falan atip hayvani cekmeye calisiyorlar, nihayetinde buyuk beyaz geliyor. Buraya kadar guzel. Derken uzun, kocaman bir kanca cikiyor ortaya. Baligi agzindan yakaliyorlar ve buyuk bir mucadele basliyor. Hayvan can derdi icinde kurtulmaya calisiyor, bunlar daha cok asilip hayvani teknenin kenarina baglamaya ugrasiyorlar. Kazanan insan tabii ki. Benim filmim burada koptugu icin nasil bir luzumsuz sebeple hayvana bunca iskencenin yapildigini ogrenemedim. Hayvanlarin orasina burasina birseyler takilmasina oldum olasi karsiyim. Balinalarin, yunuslarin, kaplumbagalarin, kopekbaliklarinin yuzgeclerine birseyler takip duruyor insanoglu senelerdir. Herbirinin bir amaci var mutlaka da, bunlar ne ise yariyor? Sonucunu gorduk mu? Baliklarin soyunun tukenmesi durdu mu? Populasyonlari artmaya basladi mi? Habire data topluyoruz da, bunlar ne ise yariyor? Gecen sene Sipadan’da daldigimizda pek cok kaplumbaganin zimbalanmis oldugunu gordum. Sordugumda, ne yediklerini tespit etmek icin yurutulen bir calisma icin oldugunu soylediler. Asil bakilmasi gereken kaplumbagalarin degil, insanlarin ne yedikleri. Butun Asya’da her turlu iktidar sorununun cozumu olarak icilen kopekbaligi yuzgeci corbasi ne kadar tuketiliyor diye arastirmali mesela, yada mercanlari yiyip olduren bir cesit denizyildizini yiyen deniz hiyari tuketimine goz atmali. Gozunu kirpmadan yunuslari, balinalari katleden, sadece kendi cevresindeki denizleri degil, butun dunya denizlerini somuren Japonya’yi durdurmali birileri. Dinamitle ve trolle avlanma yasaklarini dunya capinda uygulatmak icin savas vermeli. Birilerinin bir yerine zimba takilacaksa, baliklara degil, insanlarin bogazlarina takilmali acil tarafindan.
Ben hayvanlara karsi siddet iceren goruntuleri belgesel adi altinda izlemek istemiyorum. Saygideger belgesel kanallarinin mafyavari yaklasimlari yuzunden kaliteli belgeselleri dislamalarini, destek vermemelerini kiniyorum.